Fotoğraf: Murat MRT Seçkin

MIRILDANMALAR


Murat MRT Seçkin

Her zamanki gibi sıkıntılı bir gecenin başlangıcındayım. Sevgilim çoktan hafif mırıldayarak uykuya dalmış gitmiş. Bense hep yaptığım gibi bilgisayarın karşısında sinir bozucu basitlikteki bir grafik ile manasız şekilde saatlerce uğraşmaktayım. Televizyonda Samanyolu veya Kanal 7’nin herhangi bir iç aydınlatıcı dizisi dönmekte… kedim sekizinci firar haftasına girdi… uykudan ise eser yok…

Televizyon demişken aklıma geldi… demişken aklıma geldi ile başlayan cümleler aklıma geldi. Aklıma gelme durumu her zaman geçmişi hatırlamak, anmak ve foyaları ortaya dökmek şeklinde gelişen bir eylem gibi. Aklımıza gelir, hatırlarız… ama her nedense o kadar ile kalır. Hatırlayıp üzerinde tartıştığımız, sohbetlerden gına getirdiğimiz konularda her nedense pek bir “nostaljik” oluyor. Çoğu zaman izole hayatımızdan ama bence genellikle sakladığımız cahilliğimizden kaynaklanan unutkanlığımız bizi, istemediğimizi, hafızamızın ulaşılamaz dehlizlerine saklamaya zorluyor. Hatırlarken bile popülist yaklaşımlarımızdan  ödün vermiyoruz. Moral bozan anılarda duygularımız engellenemez şekilde error veriyor. Hemen “aman içimiz karardı, hanım koy oynak bir şeylerde neşemizi bulalım” tavrı bizi kurtarır. Sevimli, tombik Özal saltanatının bize bıraktığı miras, samimiyetsiz Roman açılımına kadar getirdi mesela bizi. Ne güzel bak herkes oynadı, terlerini, sıkıntılarını döktü de… pardon Sulukule ne oldu?.. hani o toplantılar düzenleyip yıkımını protesto ettiğimiz, güya şehrin yok edilmesi gereken çıbanı…

2010 kültür başkentimizin yaşayanları olarak gurur duyduğumuz şehrimizin, özellikle seksenli ve doksanlı yıllarında Taksim ortamlarına kayanlar iyi bilirler Beyoğlu karakolunu. Meşhur hortumlu dayaklar, azarlamalar, aşağılamalar bini bir para. Tenzilattan halka satış. Mükemmel kampanya. Çoğu zaman benden ufaklara ağabeylik taslamadan bu konulara girmiş buluyorum kendimi. Ancak şimdi o unuttuğumuz ve yeterince anlatmadığımız emniyet hikayeleri yüzünden bugün belki de fiziksel şiddet psikolojik baskıya dönüştü. Bir gün içinde altı kere gbt’ye girip ikisinde de gayet güzel azarlandığımı hatırlamıyorum.  Asker çocuğu olduğum anlaşılınca yapılan minik aşağılamalarda cabası. Şimdi düşünüyorum da kolluk kuvvetlerinin beni korumak yerine beni düşmana çevirmeye yönelik tavrının, bu seviyeye ve güce gelmesinin sebebi benim (bizim) yeterince anlatmamış olmam belki de.   

Saat dört civarı, televizyonda yine içki içenlerin kötü olduğu, fakirhanelerinde yaşayan dini bütün insanların iyi olduğu bir dizi dönüyor. Sokakta her hafta sonunun sonunda   olduğu gibi bol bol kavga sesi. Küfürler, itişmeler, alkolden şaftı kaymış cümleler. Maillerime bakıyorum, mecmua bellek’e konduracakmış bu ay. Şöyle bir zorluyorum anılarımı…acaba işe yarar bir şeyler hatırlayacak mıyım diye. Belki de işe yaramayan her şeyi doldurmuş olabilirim. Kim bilir, o laf attığım eleştirdiğim, kızdığım izole hayatın içinde yok olup gidenlerden biri de benim belki de.

Yıllarca her türlü yayın organı, meydan çığırtkanları duygularımızı, yatırımlarımız sömürüldü. Maddi hayatımız zaten genel olarak dibe vurmuşken, manevi birikimlerimizde yavaş yavaş ishal kıvamına getirildi. Fazlasıyla Mor ve Ötesi tavrına girip “Onlar biliyor”, “Onlar yapıyor” tarzı açıklamalara da kaymayalım tabii ki. Onlar her kimse biz de gayet güzel bir şekilde destek olduk kendilerine. Meydanlarda her ne kadar onlar bizi durduramazlar diye bağrınsak da yine birileri durdurur bizi, sizi. Stanislav Lem’in Gelecek Bilim Kongresi kitabındaki gibi yok edilmiş anılarımızın yerine işimize gelenler yerleştiriliyor radyo frekansları ile.

Ankara DTCF’de sol bir grubun düzenlediği ilk ve ortaöğretimde giyim kuşam zorunluluğunun faşistçe ve insanlık dışı bir davranış olduğu üzerine yapılan bir konuşmada küpeli olduğum için dışarı atıldım, çıkarılmadım gerçekten atıldım. Üstelik kapının önüne konulduktan sonra da uzatırsan seni ülkücülere veririz gibi bir tehdit bile aldım. Mesela hafızam bunu silmiyor, silemiyor. Bu insanların hafızalarında yaşadıkları sıkıntılar yer değiştirmiş sanki. Bir şeyler yapıyorlar, insan olmaktan bahsediyorlar ama hiç sıkılmadan seni, beni imha edebiliyorlar. Sonra bunu konuşup anlatmadığım arkadaşlarım kendi aynadaki suretlerine bakmadan bambaşka insanları yerin dibine sokuyorlar. Dönüp dolaşıp kendime kızıyorum. Arkadaşını olduğun gibi kabul etmek ne kadar  doğru acaba. Sosyal anlamda seni sürekli sırtından bıçaklayan bir bakış açısı ile ömrünü, saatlerini ne kadar paylaşabilirsin? Tüm çevrende yok edilmiş dürtüler yüzünden düşmanlık akın akın akarken bu insanlara geçmişten, geçmişin acılarından bahsetmek ne kadar doğru…. tabii ki dosdoğru…

Ölümcül bir jenerasyona bırakılmak üzere olan bu dünyada akıl sağlığını kaybeden koskoca bir beyinden başka bir şey değiliz artık. Umutsuzluk değil panik için öten bir alarm benimkisi…. bu yazı da tamamen bir sayıklamadan ibaret zaten.

Dönüp sevgilime bakıyorum… güzel güzel uyuyor, kedimi özlüyorum… o da beni özlüyor mu? Unutmak istemiyorum. Cayır cayır yananları, kafasından gözünden vurulanları, yazıları, filmleri, müzikleri yok edilenleri. Unutmak istemedikçe korku tekrar geliyor. Sezonun şu önemli kritik maçında kısa süreli bir kutlamanın ardından gerçeğe dönen Fenerbahçe taraftarlarının Caddebostan tarafında zıvanadan çıkmış görüntüleri geliyor gözüme.

Bir arabanın tavanı siyah beyaz diye linç etmek için önünü kesen taraftarların gözündeki nefreti, arabanın içindeki kadının korku dolu bakışlarını görüyorum. Anı yaşandığı andan itibaren anıdır, ister on saniye geçsin ister on yıl. Sonra yanımdaki arkadaşın “aman zengin fahişeler, gebertsinler, bana ne” isimli tepkisi ile vizyona girişini irkilerek seyrediyorum.

Bugün bu yazıyı gözden geçirirken okuduğum kötülük ise beni daha da fena çarpıyor. Sevgili başkanımız maden ocaklarının doğasında bu kazaların (iki gün önceki Zonguldak kazası) olduğunu ve bu arkadaşlarında bile bile bu işi yaptıklarını gönül rahatlığı ile söyledi. Bu hükümetin kaş yaparken bırak göz çıkartmayı, neredeyse kelleyi komple götürüşünü şaşkınlıkla izliyorum. Bu ve bunlardan önceki tüm kravatlıların halkı, aşağıdakileri küçük görmesi unutuldu gitti. Bazılarına büyüklerimiz neredeyse birer peygamber gibi taptı. Bugün o eski market siyaset anlayışı tüm heybeti ile yükseliyor. Bizim unuttuğumuz ise makinenin çarkı değil enerji kaynağı olduğumuz…şöyle bir bakınıyorum da pek yerimizi değiştirecekmişiz gibi gelmiyor.

Yine de güzel şeyler dönüyor kafamızda. O güzelliklerle çirkinlikleri karıştırdıkça ortaya güzel bir hayat çıkacak. Arka bahçedeki kedilere, sokakta yan yana uyuyan köpeklere, mekanda samimi sohbetlere, çalan müziklere, seyrettiğim filmlere baktıkça şartlar ne olursa olsun geçmişin birikimini bize tatlı olarak sunan birileri var… hatırlatan… çoğu zaman acıtarak hatırlatan…. ama olsun acısın, hepimiz Marki de Sade’ın torunlarıyız belki de….

Tatlı uykular….

muratmrtseckin@hotmail.com