Yeni Sermaye: “Postkapital”


Orton Akıncı

Başak Şenova’nın küratörlüğünü yaptığı, Daniel García Andújar’ın “Postkapital. Arşiv 1989-2001” isimli sergisi Balat’taki Opal Çağdaş Sanat Mekanı’nda 27 Haziran’a kadar devam ediyor. Sergi, sanatçının 1989-2001 yılları arasında internetten topladığı ve “arşiv”lediği 250.000’in üzerinde dokümanın bir kısmını temellük ederek yeni bir senaryoda bize sunduğu çeşitli modüllerden oluşan büyük bir enstelasyon. Serginin kalbini oluşturan ise bu arşivin tamamının yer aldığı kapalı sistem çalışan bir sunucu (server).
 
Başak Şenova’nın Daniel García Andújar ile birlikte üzerine çalışıp, Opal’de uyguladığı serginin mekansal tasarımı sunucuda yer alan arşivi kullanma deneyimini fiziksel bir mekânda tekrarlıyor. İzleyiciyi “kullanıcı” (katılımda bulunan ve mekânı / sergiyi kullanan) olarak kabul edip, öncelikle yönlendirme konusunda ona seçenekler sunuyor. Sergi mekânına ilk girildiği zaman kullanıcının karşısına çıkan iki koridor bir seçim yapmaya zorluyor; ya koridorlardan biri seçilecek ya da iki koridor da es geçilip, sol taraftaki boşluktan mekâna girilecek. Mekân ancak koridorlar geçildikten sonra tam anlamıyla algılanabiliyor. Mekânda kutucuklar, koridorlar ve bölümler var. Her şey birbirine bağlamlarla ve bu bağlamlara bağlı etiketlerle bağlanıyor. Asma kat ise kartografya ve arşiv bölümlerine ayrılmış durumda. Kullanıcı burada kapalı devre çalışan arşivin tamamına ulaşılabiliyor.
 
Hepimizin günlük internet pratiğimizde sıkça yaptığımız gibi Daniel García Andújar da 1989’dan bu yana, “ağ ile birbirine bağlanmış arşivler” (networked archives) olarak tanımladığı internette karşılaştığı enformasyonun bir kısmının “dijital kopya”sını alarak “arşiv”lemiş. İşte bu sergide kullanılan imajlar, videolar, metinler gibi dokümanlar da sanatçının kendisine oluşturduğu bu “arşiv”den seçtiği dokümanların bir kısmı. Daniel García Andújar’ın ilgilendiği meselelerin başında bilginin üretilmesinde enformasyonun yorumlanmasının önemi geliyor. Sanatçının bu sergide yaptığı da bu “arşiv”inden seçtiği bazı imgeleri, videoları, metinleri vs yan yana koyarak bunlar arasında yeni ilişkiler kurmak, bunların bağlamlarını değiştirerek yeni anlamlar, yeni bilgiler üretmek, bunları yorumlamak; bunları temellük etmek…

Daha önce eşi benzer olmayan yeni bir sanatsal üretimde bulunmaktansa, etrafta var olan mevcut nesneleri, üretimleri ve fikirleri alarak bunları yeni bir senaryo içerisinde, yeni söylemler oluşturacak şekilde, yeni bağlamlarla yeniden sunma pratiği sanatta genel olarak “temellük etme” olarak adlandırılıyor. İngilizce’deki appropriation kelimesinin karşılığı olarak Türkçe’de “temellük etme”nin yanında  “kendine mal etme” ve “kendine çalma” gibi çeviriler de karşımıza çıkabiliyor. Modern sanat düşüncesinden beslenen Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarına ve hatta daha da geriye dayandırabileceğimiz bu pratiğin “temellük etme sanatı” (appropriation art) olarak adlandırılması ise  postmodern sanat düşüncesi ile birlikte 1960’ların sonundan itibaren yeni imgeler üretmek yerine hali hazırda var olan imgeler üzerinde yeniden çalışmayı seçen ve “pictures kuşağı” olarak da adlandırılan Sherrie Levine, Richard Prince, Cindy Sherman gibi sanatçıların çalışmaları ile yaygınlık kazandı. Günümüzde bilişim teknolojilerinin ve dijital kültürün bir ürünü olan  sample’ların remix’lenmesi ile gerçekleştirilen üretimler de temellük pratiği içerisinde yer alıyor. Fransız küratör ve eleştirmen Nicholas Bourriaud, “alıntılama”, “ödünç alma”, “kullanma”, “yeniden değerlendirme”, “geri dönüşüme sokma”, “seçme”, “çerçeveleme” olarak da adlandırılan bu pratikleri “post-prodüksiyon” olarak kavramsallaştırıyor. Bu arada, yüzyılın başından beri sanatta “orijinal” olanın nesne değil de fikir olduğunu hatırlatmakta fayda var. Özellikle Pictures kuşağının etkili çalışmalarından sonra artık temellük etme pratiğine dayalı sanatın orijinalliği ve geçerliliği dünya genelinde “güncel sanat” alanında tartışılmıyor bile.
 
Temellük etme pratiğinde sanatçıların yeni anlamlar üretmek için faydalandıkları temel unsur çoğunlukla temellük ettikleri üretimlerin kendi hafızalarıdır. İzleyicinin, kendisine tanıdık gelen bu temellük edilmiş üretimler ile daha önce kurduğu ilişki, bu yapıtlar ile ilgili deneyimleri sonucu onların sunduğu enformasyonu yorumlayarak elde ettikleri kişisel bilgi ve deneyimleri sayesinde onlarda oluşturduğu hafıza ise çoğu zaman yapıtı okumada ilk çıkış noktası olur. Sanatçının yaptığı ise temellük ettiği bu üretimin mevcut hafızasını deşip, bağlamını değiştirecek yeni ilişkiler kurgulayıp bunlar üzerinden yeni okumalar önermek, yeni anlamlar üretmek, üretimi geri dönüşüme sokmak, kısacası kültürü geçmiş üzerine inşa etmektir. Aslında kültür hep geçmiş birikim üzerine inşa edilmiştir. Çoğu zaman farkında olmasak da her türlü üretimimiz -bilinçli ya da bilinçsiz- geçmiş deneyimlerimizin bir unsurudur.

Özellikle kitlesel iletişim araçlarının yaygınlaştığı 1960’lardan bu yana sürekli bir imge bombardımanı altındayız. Pictures kuşağı sanatçılarının temellük pratikleri de etraftaki bu imge bolluğuna bir cevaptı. Daniel García Andújar’ın da söylemi Pictures kuşağı sanatçıları gibi etraftaki onca imgeye yenilerini eklemeden önce mevcut imgelerle hesaplaşmamızın gerekliliği üzerine. Daniel García Andújar “Postkapital. Arşiv 1989-2001” yerleştirmesinde internetten bulduğu bu imgelerin ve diğer dokümanların kendilerine müdahale etmek yerine çoğu zaman sadece bunları yan yana getiriyor. Nitekim bu imgelerin bir çoğu zaten daha önceden reklam endüstrisi tarafından “temellük edilmiş!” imgeler. Fakat bir sanatçının daha önceki üretimleri temellük etmedeki amacı bunlar üzerinden yeni sorular sormak, entelektüel bir tartışma alanı açmak iken reklam sektörünün tek amacı tüketimi artırmak için bunların hafızalarından faydalanarak insanlara daha kolay ulaşmak. Daniel García Andújar da reklam sektörünün temellük ettiği imgeleri tekrar, bu sefer sanat adına temellük ederek bir taraftan da reklam sektörünü deşifre ediyor.
 
Kültürel üretimler her şeyden önce insanlığın geçmiş birikimleri üzerine kurulurlar ve bu yüzden de insanlığın ortaklaşa sahip olduğu, kimseye ait olmayan ama aynı zamanda da herkese ait olan üretimler olmalıdırlar. Bu özellikteki üretimler için İngilizce’de, Türkçe’de tam bir karşılığını bulamadığımız commons kelimesi kullanılıyor. Richard Stallman’ın öncülük ettiği “özgür yazılım hareketi”nden ilham alan “özgür kültür hareketi” de katı copyright yasalarına karşı çıkarak kültürel üretimlerin herkes tarafından özgürce deneyimlenebilmesi, paylaşılabilmesi ve yeni üretimlere kaynaklık edebilecek şekilde temellük edilebilmesi gerekliliği üzerinde yoğunlaşıyor. Copyleft yaklaşımı ise sadece bununla kalmayıp, bir kültürel üretim temellük edilerek elde edilen yeni bir üretimin de yine izleyicilere aynı özgürlükleri sunacak şekilde deneyimlenip, paylaşılıp temellük edilebilir olmasını şart koşuyor. Bu noktada copyright korumasını en aza indiren, hatta tamamen ortadan kaldıran tüm yaklaşımların copyleft olarak adlandırılamayacağına dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin, kendisini özgür kültür hareketinin sözcüsü ilan eden Creative Commons’ın sunduğu lisansların sadece bir tanesi, “Atıf Şartlı Aynen Paylaşım Şartlı İşleme” (Attribution Share Alike cc by-sa) lisansı bu hareketin temel referans noktası olan GNU Genel Kamu Lisansı’nın (GNU GPL) sunduğu tüm özgürlükleri birden sunan bir “copyleft lisansı”dır. Şu an dünya çapımda Creative Commons lisansı kullanan üretimlerin yaklaşık olarak sadece %37,02’sinin “Atıf Şartlı Aynen Paylaşım Şartlı İşleme” Creative Commons lisansını kullandığını düşündüğümüzde, Creative Commons’ın toplamda sadece bir özgürlük simulakrası yarattığını söyleyebiliriz. Creative Commons’ın “Gayri-Ticari” (Non Commercial nc) şartını taşıyan lisansları ise özgür kültür düşüncesinin temel referans noktasını oluşturan özgür yazılımın katma değer üretmeye dayalı ticari modelini imkânsız kılarak aynı zamanda “armağan” ve bağışa dayalı bir kültürel paylaşım olanağı karşısında bizi tekrar artı değeri zapt eden “kültür endüstrisi”nin müşterisi olma konumuna hapsediyor. Gerçekten de sağlık, eğitim ve kültür için endüstrilere ihtiyacımız var mı? Daha da önemlisi bunlar birer “endüstri” olmalı mı?

Daniel García Andújar, sergi mekânına gelen izleyicilere, neredeyse tamamının copyright hakları başkalarına ait olan “arşiv”ini “dijital kopya” olarak kendilerine alma olanağı sunuyor. Bu “arşiv” aynı zamanda García Andujar’ın “entelektüel sermayesi”. “Ağ ile birbirine bağlanmış arşivlerden yaşam aracılığı ile” edindiği “bilgi”si. Bu bilgiyi yorumlayarak oluşturduğu yapıtı “Postkapital. Arşiv 1989-2001” ise bu yeni tip “entelektüel sermaye”ye dayanıyor. Belki de sanatçının “Postkapital” olarak tanımladığı tam da bu: üretimin kaynağı olan entelektüel sermayenin yeni elde ediliş biçimi ve statüsü. Bu sermaye, mülkiyetini ele geçirmediğimiz fakat paylaştığımız, ama aynı zamanda bilişim teknolojileri ve dijital kopyalama sayesinde deneyimlerimizi “yedekleyebildiğimiz” yeni tip hafızamız aynı zamanda. Hatta bu hafızamız dağıtık bir biçimde “orada”; internette duruyor. Fakat bu hafızamıza erişimin sürdürülebilirliği, bunları depolayıp sunan sunucuları ve bunlara erişimin kontrolünü elinde tutanlarda. Kültürel üretimlerimizi “paylaştığımız” Youtube’a, hatta Blogger’a, hatta bu yeni tip hafızamızı tutan internetin büyük bir bölümüne erişimin kontrolü başkalarının elinde. Oysa “başka bir internet mümkün!”. Hem de” başka bir dünyanın mümkünlüğüne” ilham kaynağı olacak özgür, anonim, tam anlamıyla dağıtık, ve P2P bir internet.
 
Daniel García Andújar’ın ortaya attığı “Postkapital“ kavramı burada bahsettiğim, kültürel üretimlerin gerçekleşmesine kaynaklık eden yeni bir “entelektüel sermaye” biçiminden çok öte. Sergi için hazırlanan “Rota” isimli sergi kitabında “Postkapital” kavramına çeşitli yaklaşımları bulmak mümkün. Bunu en kolay okuma biçimi herhalde dünyada komünizmin sonu olarak sunulan “Berlin Duvarı’nın çöküşü”nün ardından yaşanan dönemin sosyo-ekonomik şartlarının okunmasında komünizmin değil de kapitalizmin yetersizliklerine bakmak. Sergide kapitalizmin, komünizmin mirasını nasıl sermayeye dönüştürdüğü ile birlikte günümüzün gerçekliklerine dair daha birçok şey görmek de mümkün. Projenin tanıtım metninde yer alan “…kapitalist toplumların bir zamanki eşdeğerlerinin yokluğunda ne ölçüde değiştiği ve 1989 ile 2001 olaylarını [Berlin Duvarı’nın çöküşü ve İkiz Kuleler’e gerçekleştirilen saldırılar] takip eden küresel siyaset ortamında başka hangi yeni duvarların örüldüğü” sorusuna benim verebileceğim cevaplardan biri, kapitalist üretim biçimlerinin işleyişine çomak sokan internet çağında enformasyonun üretilmesi ve paylaşılması olanaklarına karşı kültür endüstrisinin karlılığını korumak için elinde kalan tek silah olarak sarıldığı katı copyright yasalarının, yaratıcılığın ve kültürün gelişimi önünde ördüğü duvardır. Copyright yasaları temellüke dayalı üretimleri yasadışı ilan etmek eğiliminde. Şimdilik sanatın sunduğu iddia edilen özgürlük alanı içerisinde Daniel García Andújar’ın “arşiv”i sergi mekânında izleyiciler tarafından dijital olarak hard disk ve DVD’lere “kopya”lanabiliyor. Fakat kendileri de internetten derlenmiş olan bu yeni tip hafızanın, bu yeni tip sermayemizin, sanatçı tarafından yeni bağlamları ile temellük edilmiş halinin, yani arasında yeni ilişkiler kurulmuş olarak “arşiv”lenmiş halinin, “ağ ile birbirine bağlanmış arşivler”den, yani internetten tekrar paylaşılması bir copyright ihlali ve bu yüzden arşive sadece sergi mekânında ulaşılabiliyor. Daniel García Andújar’ın Opal’deki enstelasyonunun sadece bir modülünü oluşturan arşivin tamamına bir GNU/Linux dağıtımı olan Ubuntu işletim sistemi yüklü bilgisayarlar üzerinden sergi mekânında ulaşabilirsiniz.
 

copyleft!_  
.tekrar dağıtmak için bir copyleft lisansı kullandığınız sürece ilgili içeriği dilediğiniz şekilde temellük etmekte özgürsünüz_
.ama yine de referans vermek ve özgür / açık formatları tercih etmek iyidir

ortonak@yahoo.com