Otel Odaları #3


Şenol Erdoğan
 
Dissosiyatif Füg1
 
tempus fugit et nos fugimus in illus2
 
Gözlerini genelde olduğu gibi beyaz bir tavana açtı. Ölmemişti. Ölememişti belki de. Yavaşça sol tarafındaki pencereye doğru başı sabit bir şekilde gözlerini çevirdiğinde gökyüzünden başka görecek hiçbir şey olmamasından dolayı binanın çok yüksek bir katında olduğunu düşündü. Gök; yağmurumsu ve grinin çoklu metalimsi tonlarında, gerilere doğru apokaliptik bir izlenim bırakan skalaya sahipti. Bakışlarını önce tavana geri çevirip sonrada karşısındaki duvara döndürdüğünde gördüğü düzenekten net olarak anladığı buranın kaliteli denebilecek –ki bu pahalı olduğu anlamına da geliyordu- bir otel odası olduğuydu. Yatak, kaidesinden neredeyse yarı yarıya, TV sehpasına değene dek kaymış ve büyük ihtimalle de ancak o şekilde durabilmişti. Nedeni üzerine düşünmek aklından bile geçmiyordu ki kalkmak için hamle yapmayı düşündüğü anda kanında hâlâ ciddi oranda viski dolaştığını hissetti. Yatağın çarşafını avuçlarında sıkarak elleri üzerine doğruldu ve bu sefer kafasını sadece gökyüzünün görüldüğü pencereye doğru çevirdi. Kalın camlar, beyaz PVC kaplamalar… soğuk post-modern saçmalıklar… gök: yağmuru bir çamurmuşçasına sıçmak isteyen bir göt deliği gibi kasılmış ve damarlarını meydana çıkarmıştı. Duvara tutunup aşırı ışıklandırılmış banyo-tuvalete girip lavaboya dayanarak bir süre gözlerinin içindeki maviyi izledi, kısıktı gözbebekleri ve böyle anlarda hep yosun kokusu duyardı. Lavabonun beyazına önce tutunup sonra da ağrıyan başını yaslayarak alkol sıçmığının bağırsaklarından yağmur gibi boşalmasını dinledi. Yosun kokusu. Duş. Soğuk su. Gözünün önüne gelen cinsiyetini kestiremediği kareler. Dissosiyatif Füg. Bir erkeği becermiş olabilme ihtimali. Bir kadının kıç deliğini şampuanladığına dair noise, karıncalı ve atlayan 70 model ahşap kasalı bir televizyon ekranı. Hiç kusmadı bugüne dek, bunu düşündü. Yatağa geri döndü. Kalktı. Dolabın kapısını açıp ücretsiz suyu içti. Oda servisini aradı. Telefonda flörtleşmeye başladığı görevli kadına, oda servisiyle birlikte kendisinin de odasına gelip gelemeyeceğini sordu. “Akşam 6’da bitiyor mesaim,” dedi kadın. “1103,” dedi adam, o sakin, cool, orospu ses tonuyla kadına, kadının ıslandığına yemin edebilirdi. Et yığınlarının merkezindeydi bu anlamsız rock n’ roll hikâyesinde. Oda servisi. Taze sıkılmış koca bir bardak portakal suyunu komidinin üzerine bırakıp, elleri Londra’dan daha geçen hafta aldığı süet –ve çok sevdiği- çantasının içinde küçük bir gezinti yaptı ve gümüşi ufakça bir kutunun içinden sol avuç içine 8 adet anzepteminox boşalttı, aynı şekilde önce ağzına… sonra portakal suyu-asit idi gerekli olan- ve sonra midesine. Kendisini sırt üstü yatağa bıraktığında bunun sonsuza dek sürecek bir düşüş olduğunu ve zaten bunun fizikte sonsuza dek sürecek bir eylem olduğunu düşünürken 4 yıl önce yaptığı ilk paraşüt atlayışında kalbinin nasıl çarpmaya başladığını düşündü ve bu onu gülümsetti. “Kadındı,” dedi. Umursamamakla anımsamamak arasında tam 34 sene geçirmişti ve insanlar 29 olduğuna yemin edebilirdi. Gülümserken başının ağrısının hızla ortadan kaybolmaya başladığını fark etti ve bunu fark etmesi bu kaybolma sürecinin ivmesini artırdı. Bir otel odasında kaybolmuş olmak onun en çok geri dönmek istediği yerdi. Telefonu kaldırdı: “Görüşmek istediğim bir numara var”… “Selly,” dedi, “kabul ediyorum”, “ama Stuttgart Hissizliği romanıyla başlamayacağız, bana az bir süre vereceksiniz ve ben yeni kısa romanımla geleceğim…” …. “Siz nasıl isterseniz Bay André,” dedi Selly. Kızıl, dar kalçalı büyükçe memeli bir hatundu ve daha ilk martinisini ısmarladığında André, kulağına eğilip şöyle demişti “Beni bu gece sabaha kadar becermeni istiyorum.Yumurtadan kusarcasına tiksinirdi. Gözüyle görmemek için servis tabakları fazlasıyla üzerini örttü ve sonsuza dek bitmezmiş gibi görünen kahvaltısına koyulduğunda birden ayağa kalktı, pencereye yürüdü, aşağıdaki yılankavi tren yolunu neredeyse uzunca izledi, odaya baktı tekrar, cam yağmurdan hafif hafif ıslanmaya koyulmuştu, “Bunu seviyorum” diye yan odaların net duyabildiği bir sesle haykırdı, ve tekrarladı “bunu seviyorum”. Yıllarca “bu” dediği şey üzerine düşünmüştü André, onu yazmıştı, hayatından, kendisinden başka bir şey değildi “bu”. Şanslı olduğunu düşündü. Tüm boktanlıklara rağmen. Gene de. Şanslı. Rio’ya nasıl geldiğini önemsememekle birlikte düşünmeden yapamıyordu. Ellerini tekrardan süet çantasının içinde gezdirdi. Sonra vazgeçip geri çekti parmaklarını. Filtresiz 50 sentlik Camel paketinden dişleriyle bir sigara çekti ve yaktı. Kurulanmamış bedeninden hâlâ -yer zaman hâlâ- su damlacıkları damlıyordu. Çıplak ve sessiz dönendi durdu birkaç kez odada odayı. Bazen canı sigara içerken sigara içmek istiyordu. “En son…” diye düşündü,” “São Paulo’daydım…” O an odanın içinde geçirdiği tüm zaman diliminde ilk defa panikleyerek nerde olduğunu bilmemesi -etrafa fırlattığı sert, hızlı ve şaşkınlaşan bakışlardan da anlaşıldığı gibi-, büyük valizini aramaya koyulması, onu –valizi- odanın giriş kapısıyla banyo-tuvalet arasındaki antrede bulup rahatlamasıyla sona erdi. Çok az da olsa elleri titremeye devam ederek hiç bitmeyecekmiş gibi kayıp giden fermuarı rayından çekmeye başladı ve sesiyle beraber fermuarın yolu da bitti. “ São Paulo,” diye mırıldandı… valizin içi HD bir Panasonic kamera, kasetler, kablolar, bir alan mikrofonu, bir dip ses mikrofonu, kulaklık ve ses kayıt cihazından ibaretti. Valizin küçük bölümündeki not defterini çıkarırken artık sakinlemiş ve ikinci filtresiz sigarasına geçiş yapmış, bir şeyler atıştırmaya devam etmekteyken ayağa kalkıp TV’yi açarak sesini kıstı, kanalları gezdi, yayın akışı olmayan karıncalı bir ekrana geldiğinde kumandayı elinden bıraktı ve Apple’ına yüklediği kayıtları TV ekranına bakarak dinlemeye başladı: bir sanayi şehrinden başka hiçbir şey değildi duyulanlar, uçak sesleri -inişler ve kalkışlar-, otoban kenarı ses kayıtları, metro anonsları, insan kalabalığı sesleri, polis ve ambulans sirenleri. Görüntülerin seslere eşlik ettiğini, dahası görüntüler için sesler bulduğunu -eşleştirdiğini- böyle olması gerektiğini yazdığı not defterine bir süre donuk bakışlarla bakıp her şeyi gerisin geri toplayıp onu Rio’ya getiren ve sabaha karşı otele beraber girdikleri kadına dair görüntüler sara nöbetinin ilk kasılmaları gibi geldi kendisine. Küçük çantasından mat siyah renkte karton kapaklı çizgisiz bir defter çıkarıp ilk sayfasına keçeli bir kalemle “OTEL” yazarak kısa bir süre –kalem dudaklarında- bekledikten sonra daha ince uçlu ikinci bir kalemi eline alıp küçük bir alt başlık karaladı: “São Paulo-Rio Arasında Kayboluş”. Tekrar yayıncısıyla konuşup kendisine Rio’da bir süre kalması gerektiğini ve masraflara sponsor olup olamayacaklarını sorduğunda, kadın kendisine bunun şu an için mümkün olamayacağını ama dilerse kitap için bulunduğu adrese avans çeki gönderebileceklerini söyledi. André saniye bile düşünmeden dudaklarını oynatıverdi “Evet, evet”.
Küçük masanın üzerini boşaltarak yazı masasını yarattıktan sonra, onu sadece göğün gözüktüğü, altından tren raylarının geçtiği kalın PVC pencerenin önüne çektiğinde yağmur durmuştu ve şimdi yazmaya başlayabilirdi.
 
Kadındı.” diye başladı André. Anımsıyordu. Kadındı.
Neden ağlamaya başladığını bilmiyordu. Gözlerini sıktı birkaç görüntü kırıntısı aşkına ama bu salt karanlıktan başka hiçbir şey vermedi ona. Bir süre bekledi kağıdın üzerinde sol elindeki kalemle. Ve devam etti yazmaya.
 
Gözlerini genelde olduğu gibi beyaz bir tavana açtı. Ölmemişti. Ölememişti belki de. Yavaşça sol tarafındaki pencereye doğru başı sabit bir şekilde gözlerini çevirdiğinde gökyüzünden başka görecek hiçbir şey olmamasından dolayı binanın çok yüksek bir katında olduğunu düşündü.”
 
1 Tamamen gerçek bir hikâye olmakla birlikte sözde ahlak kuralları gereğince yazar ve yayıncısının adı gizli tutulmuştur. Bunun haricinde geçen şehir isimleri ve kurgu bütünü gerçektir. Metne malzeme desteğinden dolayı hikâyenin sahibi R.C’e –her ne kadar bu yazıyı okuyamayacak olsa da- teşekkür ederim.
2 Zaman uçuyor, biz de onun içinde…
senolerdogan77@yahoo.com