Ve Rashit Konuşur…
Tayfun Polat
Rashit ile mesaim çok eskilere, hatta onların ilk ortaya çıktığı günlere dayanır. Arada yaşanan kopuşlar, yeni elemanlar, eski Rashit ve yeni Rashit’in arasında kalmalardan sonra, yıllar içinde pek çok şey birikti konuşacak. Tolga’nın uyuşturucu ve askerlik meselelerini hallettiği 5 yıllık aradan sonra Rashit yine doludizgin devam ediyor. Ama süreç içerisinde Rashit tabiri caizse ağzıyla kuş tutsa birilerine yaranamadı. Ayrılık sürecinde yaşananlar, eski elemanların dışarıda kalması, o kavga dönemleri, Rock ‘n Coke’da sahne almaları, Teoman ile çalışmaları, Her Şeyin Bir Bedeli Var albümü ve hatta son EP’de CMUK’un “Dinozor” şarkısını yeniden kaydetmeleri… Her daim Rashit’e laf ettiler. Ama onlar pek konuşmadı. Orkun, Bülent ve Levent’in de yer aldığı bir sohbet için çok kastırdık ama yoğunluklar buna müsaade etmedi. Oğuz ve Tolga ile aramıza kayıt cihazını koyduğumdaysa, pek fazla soru sormaya gerek kalmadı. Sohbet ilerledi…
Tayfun Polat: Aslında, siz bu aralar sağda solda bayağı çıktığınız ve EP çok konuşulduğu için bu röportajın EP değil de Rashit üzerinden olmasını istedim. Özellikle sürekli sizin etrafınızda üretilen spekülasyonlar… Neredeyse Teleşa Mahal Yok albümünden ve o ayrılma döneminden beridir, müzikle birlikte sizin yanınızda yürüyen bir durum var. Sizse bu konuları konuşmadınız çok fazla. Bir şekilde sükunetinizi korudunuz. Siz ne düşünüyorsunuz peki?
Oğuz Taktak: Ben kendi adıma çok sıkılıyorum. Şunu anlayamadılar galiba, biz bir müzik grubuyuz. Sadece müzik yapan bi grubuz. Tamam, bi politik kimliğimiz var. Herkesin bi politik kimliği var zaten. Ama öncelikli olarak müzik yapmayı tercih ettiğimiz için bir aradayız. Böyle bakılsa Rashit’e, biraz daha kolay anlaşılabilir. Rock ‘n Coke’a çıkmamız daha rahat anlaşılır, Teoman’la çalışmamızın müzikal kaygıdan olduğu anlaşılır. “Dinozor” şarkısını tekrar kullanmak istememiz de. Spekülasyon üretilmek istenirse bir sürü şey bulunabilir.
Tolga Özbey: Ben hoşuma gitmeyen bir müzik olduğunda onu eleştirmek yerine, hoşuma gidenleri dinliyorum ya da takip ediyorum. Onlara saldırmayı tercih etmiyorum. Burada biraz art niyet de devreye giriyor. Daha iyisini istiyorsan, kendin yapabilirsin, yapan varsa onları takip edebilirsin, yapamadığını düşündüğüne saldırmanın bir anlamı yok.
OT: Ramones’un nasıl kurulduğunu hepimiz biliyoruz herhalde aşağı yukarı; Beatles Amerika’ya geliyor, bunlar Beatles konserine gidiyor, nefret ediyorlar, Beatles’dan daha iyi müzik yapabileceklerini düşünüyorlar ve Ramones’u kuruyorlar. Eğer birileri bizden nefret ediyorsa, bizden daha iyi bir grup kurmak için çalışabilirler. Bize bok atmak yerine daha iyisini yapmaya çalışmak herkes için daha iyi.
TÖ: Bazı eleştirilerin de ülke şartlarının ne olduğunu bilmeyen insanlar tarafından yapıldığını düşünüyorum ben. Bir ekonomi içerisinde yaşıyoruz. Para olmadan yaşanabilen bir dünya daha olmadı. Herkesin de yapmak istediklerini yapabilmek için bir yerden paraya ihtiyacı var. Belirli bir dönemde beraber vakit geçirdiğimiz insanlar zaten, genelde saldırgan eleştirileri yapanlar. Bunların bir kısmı zaten başka işlerde bir yerlere gelerek para kazanır hale gelmiş durumdalar. Ve sanki bu konuyla ilgili bir acıları varmış gibi saldırıyorlar. Bir kısmı da biz bir misyonun sözcüsüymüşüz, dünyayı değiştirecek bir örgütmüşüz de ihanet etmişiz gibi saldırıyorlar. Halbuki ihanet edilen bişey yok. Müzik endüstrinin içerisinde var. Müzik ne elektriksiz olur, ne plak şirketsiz olur, ne CD fabrikasız olur…
OT: Ne gitarsız olur.
TÖ: Plastik endüstrisi bizim yaptığımız. CD’nin plastik maliyeti 20 kuruşsa biz bunun 6 lira etmesini sağlıyoruz. Müzik budur, plastiğe değer katmaktan başka bir şey değil. Ya da hakikaten elektriksiz yapacaksın ama bunu da kaç kişiye duyuracaksın, nerede duyuracaksın? Yani çok da romantik olmamak lazım bu konuda.
OT: Bir yandan da böyle sansasyonel olmak çok da kötü değil. Demek ki yaptığımız iş birilerinde bi etki bırakıyor. Ben de Tolga’ya katılıyorum. Popüler müzik plastiğe değer katmak için uydurulmuş bişey. Kayıtlar satılmaya başladığı andan itibaren müzik ticari. Ve çıkan ürünlerin de %90’ı çöp. Geri kalan %10’u da bazı insanlarda etki bırakıyor. Bu da yıllar sonra ya bi akım haline geliyor, ya birilerinin kafasını karıştırıyor, ya birileri o müzikten nefret edip daha iyisini yapmaya çalışıyor. Ramones örneğindeki gibi, mesela ben de Mor ve Ötesi’nin müziğini sevmem. Kişisel olarak tanıyorum, arkadaşlarım. Ama Mor ve Ötesi’nin müziğinden daha iyisini yapmaya çalışıyorum. Kendi adıma tabii, müzik zevki çok göreceli bişey. Ama Mor ve Ötesi’ne bok atmaktansa, ondan daha iyisini yapmaya çalışıyorum.
TP: Plastiğe katma değer katmayı, müzik piyasasının içinde bulunduğu bu açmazda nasıl yorumluyorsunuz?
TÖ: İnternete döndü işler ama yine bişey değişmiyor ki. Yine vergi üzerinden dönüyor. İnsanlar en basiti, internete bağlanabilmek için bir ücret ödüyor. Biz demo çıkarttığımız zaman da çok temiz değildik ki. Unkapanı’ndan boş kaset alıyorduk. Kasetler Raks Fabrikası’ndan geliyordu falan. Bunlar esasında iyimserlikten kaynaklanan şeyler. Fotokopi çektiriyorsun, kapağını fotokopiden yapıyorsun tamam da, kağıt da bu endüstrinin içerisinden geliyor. Çevreci bir insanın kitap basmaması, dergi çıkartmaması anlamına geliyor bu.
TP: Son 10 yılda internette dosya paylaşımının bu kadar çok artmasıyla bir sürü müzisyen plak satışından bişey beklemeyip, işin özünü paylaşmaya ve belki de konser performansının iyi olmasına bağlıyor. Bu noktada hâlâ albüm üretiyor, buna kafa yoruyor olmak nasıl geliyor size?
TÖ: Biz albüm çıkartmıyor olsak bir sonra üreteceğimiz şeyin kayıdını yapma imkânını bulmayız. Bu bir gerçek. Kayıt maliyeti de altından kalkılamayacak durumlara gelebiliyor.
OT: Albüm biraz da prestij için. Biz Rashit olarak her albümde bir içerik seçeriz ve içeriğe dair albüm yaparız. Bu albüm de “Dinozor” şarkısını sansürsüz olarak yayınlama takıntısı ile yapıldı. Bunun CD formatında basılmasının anlamı -çok satmayacağını biliyoruz ama masraflarını kurtarması yeterli-, “Dinozor” şarkısının Kültür Bakanlığı’nın bandrolünü alması ve “Girsin götüne dinozor taşağı,” sözleriyle birlikte literetüre girmesi. Bu bizim için yeterli. Albüm basmak bizim için ticari kaygıdan çok albümün içeriğini literatüre sokabilmek anlamına geliyor.
TÖ: Daha dağıtılmadan bizim albüm internete, Rapidshare’e düştü, bu da beni hiç rahatsız etmiyor. Destekliyorum da hatta. Bana çelişkili gelmiyor. Sonuçta bir geçiş dönemindeyiz, yeni çıkan bir teknoloji var, diğerinin yerine geçecek, şu an ikisi bir arada sadece. Ben ilerde CD kalacağına inanmıyorum.
TP: Tolga, sen askerden döndükten sonra kısa bir sohbet yapmıştık ve sen Rashit’le ilgili uzun vadeli planlar yapmadığından, eldeki kayıtları çıkarabilmekten falan bashetmiştin.
TÖ: O kayıtları çıkarabilmek o kadar da kolay değilmiş. Benim yok olduğum dönemde müzik piyasası öyle bi hale gelmiş ki. Bir grubun CD bastırabilmesi imkânsızlaşmış gibi.

TP: Sizin önceden üç tane albümünüz olması mı kolaylaştırdı işi?
TÖ: Avantaj tabii. Biraz da şu şansımız var, basın ilgi gösteriyor yaptığımız işe. Demek ki medyatik değeri var Rashit’in yaptığı albümün. Bu da herkes gibi kuralına göre hareket etmek zorunda hissetmememizden kaynaklanıyor. Hakikaten, herkesin beklediği müziği yapmak da var.
OT: Ben açıkçası medyanın tedirgin olmasını tercih ederdim. Bize eski dostlarımız sürekli bok atıyorlar ya, onun yerine medyanın bok atmasını tercih ederdim.
TÖ: Hangi grup biz “Dinozor”la Eurovision’a katılmak istiyoruz diyor. Radikal geliyor, eğlenceli buluyorlar belki.
OT: Adam Olmak İstemiyorum albümünün üçte ikisi medya eleştirisiydi. Medyadan nefretin kusulduğu bir albümdü. Medya buna da ilgi gösterdi. Yandaş medya, alternatif medya gibi durumlar var ya, birtakım medya falan. Birtakım medya, diğer takım medyayı eleştiriyor aslında. Biz medya eleştirisi yaptığımız zaman sol medya bizi sahipleniyor, sağ medyaya yazdığımızı zannediyor o sözleri. Oysa ki biz medyanın tamamına söylüyoruz bunları. Sahiplenmeleri garip geliyor bana yani.
TP: Bu EP’den sonra, albüm için nasıl bir zamanlama öngörüyorsunuz?
TÖ: Bahar deyip sallıyoruz aslında. Bahar da sonbahar. Çok mantıklı da değil bu kadar üst üste bişeyler çıkarmak. Zaten albümü bitirdik. 12 şarkı. Kaydetmedik ama bitirdik şarkıları. Kayda girsek 1 hafta içerisinde o kaydı bitiririz. Bu EP’deki sound’a yakın bir şarkı da yok. Belki bir tek “Yakın Ölüm Deneyimi”.
OT: Bir de bu EP’nin konserlerini verelim, insanlarla buluşalım, eğlendirelim herkesi. Hemen ardından albüm yaparsak bu albümün eğlencesini yaşayamayacağız. Neşeli bi albüm bu çünkü.
TP: Bu soruda Orkun ve Bülent de olsa daha iyi oludu ama, Tolga’nın yokluğundaki dönemi nasıl geçirdiniz?
OT: Sıkıcı geçirdik.
TÖ: Benim kadar sıkılmamışsınızdır (gülüşmeler)
OT: Zordu gerçekten.
TP: Bi de o arada da bi albüm çıkarttınız.
OT: Evet, Erdem (Helvacıoğlu) çaldı gitarları. Erdem aslında prodüktör olarak dahil oldu gruba. Tolga’nın zoraki ayrılışından sonra mecburen gitara geçmek zorunda kaldı. Çok yetenekli, iyi bir gitarcı ama sonuçta Tolga gibi değil.
TP: Bir de Too Much dönemini de hatırlarsak, daha Brit Pop tınlardı gitarı. Albüme de yansıdı bu zaten.
OT: Yansımasını da istiyorduk zaten. O yüzden prodüktör olarak onu seçtik.
TÖ: Her Şeyin Bir Bedeli Var için çalıdığım demolar var. Orada da çok farklı bir sound yoktu. Ben de olsam çok daha farklı bir albüm olmayacaktı. Belki ikinci gitarlar biraz daha kirli olabilirdi. Şarkı sözleri olarak da, kendi adıma yazdığım şarkı sözleri arasından en çok o albümdekileri seviyorum.


OT: Kayıt aşamasından çok konserler ve turneler heyecanlandırıyor beni. Erdem çok iyi bir adam, tamam da, rock ‘n roll yıldızı değil. Sahnede Erdem’i izlemek müzikten çok anlayan birisi için eğlenceli olabilir. Çünkü adam gitarına gömülüp deli gibi çalıyor. Ama Tolga başka türlü, Tolga şov yapıyor, yıldız yani aslında. Rock ‘n roll dediğin zaten seyirciyi etkilemek değil mi? Erdem’in öyle bi kusuru vardı.
TÖ: Doğru çalmak uğruna ruhu öldürüyorsun.
TP: Ben aslında şunu sormak istiyorum, adam beş sene yoktu, o zaman da sizin hakkınızda bir sürü eleştiri oldu…
OT: Çok doğru bi eleştiri vardı, şu anki Rashit’ten hiç birisi Rashit’i kuranlardan değil diyorlardı.
TÖ: Başka grupların da başına gelmiştir canım bu. Yurt dışında çok örneği var. Olabiliyor böyle şeyler.
TP: Zaten mecburiyetten oldu.
OT: Ya açıkçası eski kadroyla devam edemezdik. Gökhan (Tunçişler) ve Tolga Koçak’ın olduğu kadro ile devam edemezdik. Yaş otuzu geçtikten sonra anlıyorum. Beceremezdik, dağılırdık.
TÖ: Kopuş anımız belki hakikaten çocukça, birbirinden nefret etmeye dönüşerek olmuş olabilir. Ama sonradan, oturup ılımlı olarak düşününce “İyi olmuş,” diyorsun. Geri dönüp düzeltebileceğin bir hata anlamında değil de…
OT: Daha insani boyutlarda ayrılabilirdik. Daha dostça ayrılabilirdik…
TÖ: Yaş itibariyle belki o da beklenemezdi.
OT: Ya Tolga Koçak’la görüşmüyor olmamız beni üzüyor açıkçası. Onun dostluğunu ben severdim. Gerçi Tolga’yla bir şey yaşamadık biz aslında. Ama taraf tutmak zorunda kaldı.
TP: Hepimizi o durumda bıraktınız. Ben ki seni hiç tanımıyor olmama rağmen ama Tolga’yı (Özbey) çok sevdiğim için arada kaldım hep ama herkes bir tarafı tutmak zorunda kaldı.
TÖ: Şimdi şöyle de bişey var, Adem yok, gruba Oğuz dahil olmuş, bundan Gökhan’da, Tolga da hiçbir şekilde şikâyetçi değil.
OT: Hatta ben dahil olduğumda Gökhan askerdeydi.
TÖ: Tabii, KOD Kaan vardı. O çalıyordu davulları. Gökhan askerden gelince ben “Üzgünüm Kaan,” dedim. Birçok açıdan pişmanlıktır benim için bu. Kaan çok kötü bir insan mıydı? Gökhan’ı satmamak için yaptık bunu. Ama zaman içerisinde işler öyle bir hale geldi ki, Telaşa Mahal Yok albümü beklenenin üstünde bir başarı gösterince herkesin kaldıramayacağı şekilde egoları yükseldi.
OT: Benim de hatalarım oldu.
TÖ: Tabii, benim de oldu. Ama geri dönüp de düzeltmek istemiyorum. İnsan bazen hatalarıyla devam etmeli.
OT: Bir evliliğin boşanmayla sonuçlanması gibi bu. Hiç kimse istemez herhalde boşanmayı ama bir noktadan sonra boşanırsınız. Artık anlaşamadığınızı farkedersiniz. Kimisi medeni bir biçimde boşanır. Daha sonra görüşür falan. Biz bunu beceremedik.
TÖ: Bi de Bülent ve Orkun olmasa, belki bu şekilde devam etmezdik. Çünkü bu kadar kafa dengi adamlarla bişey yapmak da ayrı bir zevk. Bülent ve Orkun’dan önce müzik yaptığım döneme bakıyorum, benim için bir eziyetmiş bir nevi. Çünkü insanlarla mücadele ederek bir şeyler yapmak istemiyorum. Olayı akışına bırakıyoruz, güzel güzel çıkıyor bir şeyler ve mutlu oluyoruz. Müzik biraz da mutlu olmak için yapılan bir şey ya.
TP: Bunları konuşmayı ummuştum ama deşme niyetinde değildim çok fazla…
TÖ: Ama bununla alakalı ya bütün bu eleştirilerin çoğu. Belli bir döneme kadar üzülüyordum Gökhan’la ilgili. Ama artık sıkıcı olmaktan bile çıktı, espri konusu haline geldi. Punk yapmayı bu kadar seviyorsa, bir grup kurup punk yapsın.
OT: Bunlar beni postalasalardı ve ben Rashit’i bu kadar seviyor olsaydım, Rashit için çalışırdım. Kurduğum grupsa eğer. Götlük de yapsalar böyle düşünürdüm. Ki götlük yaptığımızı da düşünmüyorum.
TÖ: Öyle olsa zamanında “Niye Adem’le (Kurt) yapmıyoruz albümü de Oğuz vokal yapıyor,” derdi.
OT: Adem kendi istemedi ki.
TÖ: Adem, son hafta, KOD Müzik’ten albüm çıkmadan önceki ve kayıtların bittiği sırada gelip kendisinin de vokal yapmak istediğini söyleyecek kadar enteresan bir insandır. O zaman Gökhan ve Tolga da saçma buldular bunu.
OT: Bilmiyordum bunu. Saçmaymış.
TÖ: Teknik olarak mümkün tabii ama, Adem zamanında doğru tepkiyi veremeyip, çok sonradan acayip bir tepki verebilen bir arkadaşımız.
Tayfun: O zamanlar açılmış web sitenize “Tamam, siz devam ediyorsunuz da, o adamlar hiç yokmuş gibi davranamazsınız,” mealinde bir mail atmıştım. Sitede isimleri bile yoktu çünkü.
TÖ: O zamanlar internetle hiç alakam yoktu. Ama o mail’i okumuş olabilirim. Çünkü son yazdığım “Kendi Rashit Tarihim” isimli yazı, biraz da ondan yola çıkarak yazıldı. Sırf Gökhan, Tolga, Adem değil, hatırlayabildiğim kadarıyla emeği geçen herkesin adının geçmesini sağlamaya çalıştım.
OT: Bu biraz şundan kaynaklanıyor galiba, tamam, aşağı yukarı hepimiz eğitimliyiz ama eski Türk rock müziği grupları gibi elit de değiliz. MFÖ mesela, Kurtalan Ekspres. Yıllarca sürmüşler. Onların gelişimine baktığım zaman adamların çok fazla elit olduğunu farkediyorum. 3 Hürel’in, MFÖ’nün belgesellerini izliyorum. Gerçekten bayağı entelektüel takılıyorlarmış. Biz de o eksiklik vardı. Biz sallapatiydik.
TÖ: Müzisyen değildik. Akordsuz gitarla müzik yapmaya başlayıp, sonradan akord etmeyi öğrenen insanlarız.
OT: Onların hedefi müzik yapmakmış bir de. Biz öyle başlamadık. Bir araya gelelim, eğlenelim, şarkılar yapalım…
TÖ: Ramones’in dediği gibi işte, deri montumuz vardı, gitarları sonradan aldık. Yapma isteğin var tabii ama doğru formları zaman içerisinde buluyorsun.
OT: Rashit Orkun ve Bülent’in katılmasından sonra buralara geldi.
TÖ: Evet, müzikal kimlik olarak ne yapacağımıza dair bir şeyler öğrenmeye başladık. Onlar nota falan gibi şeyler de öğrenip kendilerini geliştirmişler. Bizse tamamen haytalığa vurduk. Onlarla çakışınca çok daha iyi şeyler yapabileceğimizi gördük.
OT: Bizim bir de hayatımızda uyuşturucu var, alkol var, uykusuzluk var, gerçekten rezil bir hayat yaşıyorduk aslında. Onlarsa çok daha steril yaşıyorlar. Katalizör oldular.


TÖ: Onlardan gördüğümüz dostane desteği de hiçe sayamam tabii. Yeri geldiğinde sana mektupla kitap gönderebilirler. İşi sadece müzikal ortaklık gibi görmediler hiçbir zaman.
OT: Levent’in gruba katılması da öyle oldu. O da kendini grubun elemanı olarak görüyor ve sahip çıkıyor.
TÖ: Yeni albümdeki iki şarkı emprovize. Bizim aramızda bir telepati oluştuğunu gösteriyor benim için.
TP: Bu albümdeki küçük İskender ve Teoman katkısını sizin dönüşünüze destek olarak görebilir miyiz?
TÖ: Yalan değil, öyle. Yaptığımız işi sevdikleri için, insan olarak da seviyorlar herhalde, destek verdiklerini söylüyorlar.
OT: Teoman tabii ki süperstar ve PR adına etkili. Ama bunun yanında “Yakın Ölüm Deneyimi”nde onun sesi çok yakıştı.
TÖ: Esasında 4-5 sene önce Teoman’la yapılmak üzere yazılmış, sonradan nakaratı değişmiş bir şarkı. Yapılamamış bir iş. İskender’in şarkı sözü de öyle, birkaç kere denenmiş, yapılamamış bir işti. EP’nin eğlenceli bir tarafı da bu. Geçmişte yapılamamış şeyleri bir araya getirdi. Biraz kendimizi de ısındıralım, zort diye albüm kayıdına girmeyelim istedik.
OT: Bence küçük İskender büyük bir şair. Ve ben rock ‘n roll’la böyle önemli şairlerin bir araya gelmesini çok isterim.
TÖ: Telaşa Mahal Yok zamanından beri bir şeyler yapmak istiyorduk adamla zaten.
TP: Hep rock ‘n roll diyorsunuz, hiç punk lafı duymadım. Punk bir yafta olarak mı kaldı üzerinizde?
TÖ: İnsan gençliğinde bir şeylere dahil olmak istiyor. Bir şeylere ait olmak istiyor. Punk olasılıklar arasından seçebileceğin, fikir açıcı bir felsefe. Do it yourself’i öğretiyor, üç akorla müzik yapabileceğin fikrini veriyor. Punk’u hâlâ seviyorum da, belli bir kategoriye ait olma hissiyatı yok artık bende.
TP: Başa dönersek, sizin de eski dostlar dediğiniz punk camiası –dağıldı gerçi, belki de hiç olmadı…
TÖ: Bence hiçbir zaman olmadı.
OT: Yalandı.
TÖ: Biz de yalandık.
TP: İşte o insanların size bok atmasının önemli olmamasının nedeni bu belki de. Punk yapmıyorsunuz artık, müzik yapıyorsunuz sadece.
TÖ: Aynen öyle. Müzik yapıyoruz.
OT: Rock ‘n roll. Sürekli rock ‘n roll’u kullanmamın sebebi bu aslında, çok büyük bir pencere rock ‘n roll. (Eliyle içerideki stüdyoyu göstererek) Post Dial’da rock ‘n roll yapıyor.
TP: Ki en rock ‘n roll hareketi onlar yaptı bu sene Rock ‘n Coke’da.
OT: Öyleymiş, belki de çalamayacaklar hiçbir yerde artık. Kariyerleri için belki çok kötü oldu ama bunu yaptılar. Bu rock ‘n roll. Bunu punk’la falan sınırlamak istemiyorum ben. Gördük punk gruplarını da.
TP: Size Rock ‘n Coke’da çaldınız diye laf ediyorlar ama Sex Pistols parası bittikçe bir turne yapıyor mesela…
TÖ: Ve bize ömür boyu yetebilecek parayı kazanıyorlar.
OT: David Byrne de öyle. Talking Heads’ten sonra solo kariyerine devam etti. Punk munk da kalmadı.
TÖ: Dead Kennedy’s geldi Rock ‘n Coke’a. Jello Biafra gelmedi de. O da diğer grup elemanların kurduğu bir şirkete kaybetti müzikal haklarını. Ama eski grubuna vokalist olmaya çalışıyor şu sıralar. Biraz da gerçekçi bakmak gerekiyor olaya. Müzikle dünyanın değişmesi mümkün değil. Bu kadar saf olmamak gerekiyor. En fazla sorunlarla ilgili mesaj verebilirsiniz. Bu da iyimser bir yaklaşımdır. Pop piyasasındaki isimlere alternatif olabilirsiniz ancak. Bir yandan da başka şeyler var. Telaşa Mahal Yok albümü bandrollü çıkmasa ne olurdu? Bu bir kapı açmıştır başka insanlara. Böyle bir amacı yoktu. Böyle bir şeyin bilincinde bile değildik. Ama gitar müziği yapan grupların işini kolaylaştırmıştır. Bu bile basılıp 10 bin tane satılabiliyorsa, indie bir label bunu yapabiliyorsa, demek ki herhangi bir grup da bunu yapabilir.
TP: Aslında indie label’ların çoğalması gerekiyor burada.
OT: Mesela Remoov Records, Doruk’un yaptığı iş, aslında indie label, dahili olduğu tüm gruplar da iyi gruplar, duruşu olan gruplar.
TP: Önümüzdeki ay mecmuanın konuğu olacaklar zaten…
OT: Müzik yapmak zordur. Ama kafaya takan müzik yapar. İyi de yapar hatta. Şu stüdyodan çıkıyor. Bir taraftan da primitif sayılabilecek bir stüdyo. (Albümün kayıtlarının yapıldığı sütüdyo, Off Beat. Aynı zamanda Remoov Records)
TÖ: Bir yandan da müzik yapmak istiyorsan –do it yourself felsefesine de uyar- bir tane lap top yetiyor.
OT: Zor, anlıyorum. Ülke şartları zor. İsteyen yapıyor ama. Hip hopçular bunu yapıyor mesela.
TÖ: Türkiye’de hip hop’un daha iyi bir yer bulmasının nedeni de bu. Biz başladığımız zamanlarda rock müzik orta sınıf ve orta sınıf üstüne hitap edebilen bir şeydi. Zaten kaynak olarak İngilizce müzik dinliyorsun. Rock müziğin kendine ait bir geçimiş yok bu ülkede. Arabeskin gelmesiyle kesintiye uğramış. Feyz alınabilecek bir rock temeli yok.
OT: Var, Bulutsuzluk Özlemi falan ama hepsi elit.
TÖ: Hip hop dansa daha müsait bir müzik, halk ezgisine daha müsait. Punk gibi makine ya da robotik bir ritmi yok. Mesela Stooges ya da MC5 gibi ilk punk grupları diyebileceğin gruplar Detroit’ten çıkmış, endüstri şehri. Diyorlarki her yerimiz araba fabrikasıydı, başka türlü bir müzik yapmamız beklenemezdi. Rock müziğin ya da punk’ın çıkışıyla ilgili belki böyle bir sorun da var, endüstri devrimini gerçekleştirememiş olduğumuz için. Halk müziğine daha yakın müzikler her zaman daha çok tutacaktır.
OT: Şu da bir gerçek, punk ve güzel sanatlar hep bir arada olmuş. Pistols’ın ilk konseri St. Martin Sanat Okulu’nda olmuş. Bu da biraz antipatik. Güzel sanatlar zordur, pahalıdır ve yanına yaklaşamazsın. Punk’ın güzel sanatlarla görsel ilgisi varoşları uzak tutuyor. Varoşlar sevmezler, çağdaş sanat falan sevmezler.
TP: Peki çeşitli müzisyenlerle birlikte çalışmalara devam edecek misiniz?
TÖ: Edeceğiz ama yüzde yüz kesinleştirmeden isim vermemek daha iyi.
OT: Gönül Yazar’a, bildiğiniz Gönül Yazar’a bir aranje yapmaya çalışıyoruz mesela. Onu başarabilirsek olur.
TP: Eskiden de cover’lar yaptınız. “Sevdan Olmasa”, “Ağlama Değmez Hayat”, They Might Be Giants’ın “İstanbul”u, Yeni Türkü’nün “Fırtına”sı. Bu cover’ları rock ‘n roll ya da punk’ın kitlelere ulaşmasında bir araç olarak mı görüyorsunuz?
TÖ: Yok, “Ağlama Değmez Hayat” stüdyoda çıkmıştır. Ben gerçekten seviyorum da şarkı olarak. Adam Olmak İstemiyorum’un “Ağlama Değmez Hayat” ile başlaması, bahsettiği konular bir tarafa, biz de ağlamıyoruz demek için.


OT: Bilinen bir şarkıyı cover yapmak çok büyük bir avantaj. 1-0 öndesin anaakım için. Bizim de böyle düşüncelerimiz vardı. Herkesin bildiği, sevdiği şarkılar bunlar. Bununla ilgili ilginç bir şey de var. “Ağlama Değmez Hayat”ı cover yapmak istiyorduk. Kurban Deniz de dahildi bu sürece. Onun stüdyosunda provalar yapıyorduk. Deniz “Biz de yapacağız,” dedi. Deniz’le küçük bir münakaşa yaşadık. Ama eyvallah, yapın dedik. “Ağlama Değmez Hayat”ın iki farklı, hatta üç, hatta belki de daha fazla versiyonu oldu. İyi de oldu. İyi bir şarkı. Darbe sonrası, askeri darbenin sansürüyle çıkan bir şarkı. Her şey berbat, kimse kafasını kaldıramıyor ve kadın (Neşe Karaböcek) çıkıp “Ağlama Değmez Hayat,” diyor. Bu şarkının farklı versiyonlarının olması iyidir. Aynı şeyi “Dinozor” için Bülent Üstün (CMUK) Aslı’ya (Tampon) söylemiş. “Sen de yap,” demiş.
Tayfun: Zaten Bülent Üstün’ün söylemesi ya da Cengiz Üstün’ün facebook’a yazması yeterliydi ortalığın karışmaması için.
TÖ: Neyse.
OT: Bülent söylemiş zaten ama “Sana n’oluyor, Timur öldü, Allah rahmet eylesin, ben yaşıyorum, Allah ömür versin. Bizim için bir sakıncası yokken sana n’oluyor, istiyorsan sen de yap” demiş. Ben de Aslı’ya farklı bişey demezdim.
TP: Var mı ekleyeceğiniz bir şey?
TÖ: Bu aralar o kadar çok röportaj yaptık ki, böyle bir sohbet iyi geldi.
tayfunpolat@kargamecmua.org