KADIN DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR
Çiğdem Vitrinel
Namus aslında gayet uniseks bir kelimedir. Doğruluk, dürüstlük, ahlak adına takınılan tavrı, bir nevi katlanılan sıkıntıyı anlatır. Bu yüzden zaman zaman erkekler için de kullanıldığı görülmüştür. Olumlu kullanımını bir kenara bırakacak olursak namussuz erkeğin neredeyse sevimli bir tınısı vardır. Hele içine biraz zamparalıkta karışırsa adama iyice iş bilir bir hava gelir, tadına doyum olmaz.
Oysa “namussuz kadın” elinizde tuttuğunuz her an patlamaya hazır bombadır. Yedi Kocalı Hürmüz hariç sempatik olanına rastlanmamıştır. Onun da yatak odasına hiç sokulmadığımız için herhalde. Hürmüz dudağından bile öptürmeden bir sürü adamı idare etmeyi becerir. Hürmüz’ün sevimliliği ve başarısı o adamlardan hiçbiriyle yatmadığını bilmemizden gelir. Yedi adamla evli bir kadının hikâyesini anlatan eserin sinema versiyonunun yönetmeni –ki yıl 2009’dur- basına şöyle bir açıklama yapma gereği hisseder: “Kesinlikle ahlak dışı bir film değil. Cinsellikle ilgili değil, kadınlarla ilgili” Oysa ahlakdışı ne kelime, hikâyenin enikonu anarşist ve devrimci olma potansiyeli vardır. Çok eşli bir kadın olan Hürmüz ezkaza kocalarıyla sevişmiş, hangisine ait olduğunu bilmediğimiz yavrular doğurmuş olsaydı medeniyetin böğrüne silahını dayamış olurdu.
Kadının namusu denince pek öyle ortalarda dolanıp düşünmenize sözlük falan karıştırmanıza gerek yoktur. İki bacağını öyle canı istedi diye ya da rahatına geliyor diye açmayan kadındır namuslu kadın. En tipik örnekleri toplu taşıma araçlarında yaşanır. Adam bacaklarını sere serpe iki yana açmıştır. Kadın dizler birbirine yapışık geriye kalan o dar alanda var olmaya çalışır. Gençliğinde kızıp “biraz bacaklarını toplar mısın?” gibi babasının cici kızına yakışmayan laflar etmişse bile zamanla erkeklerin o yeri hayattan nasıl doğal bir şekilde talep ettiklerini, başkalarını rahatsız ettiklerini cidden fark etmediklerini, erkeklerin hep çocuk kalma şansları olduğunu anlar, yılarak susar ve bacaklarını bitiştirerek köşelerine çekilirler. Sorun sadece annelerin yol arkadaşlarımızı terbiye etme konusundaki gönülsüzlükleri değildir. Ebeveynler oğullarını daha çok yer işgal etmeleri için sokağa doğru iteler, kızlarından ise kibar olmalarını isteyip eve doğru çekelerken neyi korumaya çalıştıklarını gayet iyi bilirler. Şu makus medeniyetimizi… şu değeri beş para etmez malımızı mülkümüzü… Kadınlar otobüslerde dizlerini bitişik tutarak, yer talep etmeyerek, cinselliklerini yok sayarak, evlenip kendilerini tek bir erkeğe sunacaklarına, bunu beceremeyeceklerse de çenelerini kapalı tutacaklarına, saman altından su yürüteceklerine söz vererek soyumuzun sopumuzun sağlıklı bir şekilde takip edilmesini, miras hukukunun düzgün bir şekilde işlemesini sağlarlar. Kadının namusu işte bu yüzden canhıraş bir şekilde korunmaya çalışılır. Her şeyin ortak paylaşıldığı ilkel bir toplumda yaşamadığımız, artık herkesin kendi malı mülkü olduğu ve o malı mülkü kan bağımız olduğunu bildiğimiz çocuklara bırakmak istediğimiz için. Modern, medeni yaşamlarımız için kadınların tek eşli hayatlar sürmesi, yatak odalarının kontrol altında tutulması kritik derecede önemlidir.
Marx ve Engels’in övgüsünü kazanmış hatta Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökenini” isimli şaheserinin ilham kaynaklarından biri olmuş olan antropolog Henry Morgan, bir dönem Kızılderililerle de yaşayıp uzun süre araştırma yaptıktan sonra insanlığın tarih öncesi dönemine dair şu sınıflandırmayı yapmıştır: Yabanıllık, barbarlık ve uygarlık. Söz konusu dönemler ve aşamalar arasındaki ayrım -ortaokul kitaplarından hatırlayacağınız gibi-, yaşam araçlarının üretimindeki gelişmelerden kaynaklanır. Yabanıl dönemde doğanın sunduğu ürünler onları hiç değiştirmeden kullanılır. Barbarlık döneminde artık tarımcılık gelişmeye başlamıştır, hayvan yetiştiriliyordur ve üretim yapılmaya başlanmıştır. Bize en tanıdık gelecek uygarlık döneminde ise insan artık doğal ürünleri hammadde olarak kullanmayı öğrenmiş, tabiatla kıran kırana mücadeleye girmiş, bilgisini ve ustalığını arttırmış, sanayileşmeye geçmiştir. Morgan’ın tam bu noktadaki önemli saptaması ise ailenin de insanlıkla paralel geliştiğidir. Çünkü insanlığın gelişimindeki bu üç aşamaya denk düşen belli başlı üç evlilik biçimi vardır. Yabanıllığa grup halinde evlilik, barbarlığa iki-başlı evlilik, uygarlığa ise tek-eşlilik denk düşmektedir. Morgan bu çalışmalarıyla insanlığın gelişiminin, Anaerkil dizgenin önemli olduğu –grup ve iki başlı evlilikler dönemini kapsayan- toplumsal örgütlenmeden, toprak ve mülkiyet birliğine doğru gittiğini göstermiş, bizim bugün ilkel dediğimiz, özel mülkün olmadığı, kimsenin birbirine tahakküm etmesinin gerekmediği tarih öncesi toplumların daha demokrat olduklarını ispatlamaya çalışmıştır.
İlkel komünal oluşumlarda ortada bir mal mülk olmadığı, olanda çok sınırlı ve biriktirilemez olduğu için sömürüsüz toplumlardı. Çok başlı evliliklerin doğal kabul edildiği bu toplumlarda soyağacı kadınlara göre şekilleniyordu ve kadınların bu toplumda önemli bir yeri ve saygınlığı vardı. Ne zaman ki üretim teknikleri gelişmeye, ortada bir servet birikmeye başladı özel mülkiyet adım adım gündeme geldi. 1900’lü yıllarda yaşamış ve Alman sosyalist hareketinin önemli isimlerinden biri olan August Bebel bu durumu şöyle özetler: “Eski centil düzenden bu kopuşla, kadının etkisi ve konumu hızla düştü. Analık hukuku gitti, yerini babalık hukuku aldı. Özel mülkiyet sahibi olarak erkek, yasal sayabileceği ve mülkiyetinin varisi yapabileceği çocuklara ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle kadına başka erkeklerle ilişki yasağı koydu. Buna karşılık, kendi karısının ya da karılarının yanısıra, olanakları elverdiğince metres tutma hakkını kendisine tanıyordu. Ve bu metreslerin çocukları, yasal çocuklar gibi muamele görüyordu.”

Zaten bu yüzden Engels de tek-eşliliğin eş aldatma ve fuhuşla tamamlandığını söylemeden edemez. Gereken sadece kadının sadakatidir.
Servetlerin artışı aile içinde erkeğin önemini arttırırken bir yandan da miras hukukunun düzenlenmesini zorunlu kılar. Servet aile içinde kalmalıdır. Kadın tek eşli olmalıdır. Babaları kesin olarak bilinen çocuklar önemlidir çünkü çocuklar dolaysız mirasçı olarak babalarının servetine sahip olacaklardır. Kadının cinselliğini özgürce yaşaması düşünülemez bile. Doğanın armağanı olan analık güzelce kadının ayağına dolanır.
Pek çok feminist haklı olarak kapitalist sistemi ortadan kaldıracak bir devrimin kadınların özgürleşmesi için yeterli olmadığını ataerkil sistemi de yıkmak gerektiğini söyler. Ama üzücü bir şekilde miladı çok daha eskilere dayanan, var olmak için kapitalistlere ihtiyacı yokmuş gibi gözüken ataerkil sistemin üyeleri de en az onlar kadar mal mülk düşkünü gözüküyor. İşimiz zor, yolumuz uzun… Ölümüzü dirimizden, kederimizi neşemizden daha çok seven bu namus bekçilerinden kurtulmak istiyorsak bize medeniyet dedikleri yaşamlarımızın dibine kibrit suyu dökmemiz, insanlığı yeniden tanımlamamız, en başa dönmemiz gerekiyor. Hepimize kolay gelsin
cvitrinel@gmail.com