Beck ve Tom Waits: Alakasız Konular (2. Bölüm


Utkan Çınar
Beck’in websitesi beck.com’dan naklettiğimiz Beck-Tom Waits sohbeti geçen ay kaldığımız yerden devam ediyor…
 
Beck: Los Angeles’i ne zaman terkettin?
TW: Tanrım, 20 yıl önce. Uzun süredir de gitmedim. Dediğim gibi babam Belmont’da hocaydı. Union Bulvarı’nda yaşardık.
Beck: McArthur Park’ın orada di mi? Pico Union?
TW: Temple ve Beverly arasındaki. 7 tane felan kilise vardı o sokakta.
Beck: Nasıldı mahalle o zamanlar?
TW: Karışık. Latin, Orta Amerikalı, Koreli vesaire…
Beck: Ben de Union’a bir kaç blok ötede doğdum. 8. ve 9. Cadde’lerin orada. Burlington’ın aşağısında.
TW: Burlington’u hatırlıyorum. Hâlâ oradasın. İşine yarıyor olmalı. Muazzam bir enerji. Pil gibi. Sürekli fişe takılı.Uzaklaşıp daha ufak bir yere yerleşince kablosuz bir alet gibi olmayı tecrübe ediyorsun. Şehri düşünüyorsun da tabi. Eskiden şarj olmak için giderdim LA’e, ama bir zamandan sonra… Şimdilerde heyecan verici bir yer benim için. Çünkü çok canlı. Arabanın ön camından nereye baksan bir söz görüyorsun. Sürekli, her yönde. Reklam her yerde. Bakmayı düşüneceğin her yere biri “Buy This” (Bunu Satın Al) yazmış.
Beck: Billboard’ları televizyona dönüştürdüler şimdilerde gördün mü?
TW: Yok, hayır.
Beck: Bakıyorsun bir bilbord, 3 saniye sonra başka bir bilbord. Arabayla giderken değişen bilbordlar görüp duruyorsun.
TW: Of. Bana gelmez
Beck: Son bir iki yıldır yapmaya başladılar. Merak ediyorum da şimdilerde geldiğinde buralara, değişimler daha mı çarpıcı geliyor sana? Yoksa aynı eskisi gibi bir yer mi?
TW: Bazen. Çünkü hatırladığın şeyleri görüyorusun. Ama bu 100 fincan kahve gibi. Bazı simgeler arıyorsun ve diyorsun ki: “Hey burası eskiden berberdi, ondan önce kafe, ondan önce bankaydı.” Her şeyi eskiden oldukları gibi hatırlıyorsun.
Beck: Biri bana Ed Ruscha’nın bir kitabını vermişti, ‘60’larda Hollywood Bulvarı’nda dolanıp tüm caddenin resimleri çekip birleştirdiği. Sonra bir kaç yıl evvel gene yaptı bunu. Resimler yanyanaydı.
TW: Hangi caddeler?
Beck: Sadece Hollywood Bulvarı. Silver Lake’ten Beverly Hills’e kadar.
TW: Western Bulvarı’nın dünyanın en uzun caddelerinden biri olduğunu biliyor muydun?
Beck: Bunu hep duyarım. Bir ucundan ötekine yolculuk etmek isterim. Öteki tarafta ne olduğunu görmek.
TW: Ben de hiç yapmadım bunu. Western Bulvarı’nın çamurla kaplı olduğu zamanlardan resimlerini görmüştüm. Eski bir western kasabası gibiydi. Atlar, teslimat ahırı, bir salon. Tahtadan kaldırımda duran bir adam.
Beck: Bir kaç resimli kitabım var öyle. Hiç ağaç yok. Çok az. Dümdüz. Sadece çamur.
TW: Sadece çamur. Oralar şarkı fikirleri olarak heyecan yaratıyor olmalı. Gezerken, çevreden etkileniyor musun?
Beck: Evet. LA’de plastik bir tat var. Ama her zaman altında bir şeyler barındırdı. Kendimi “Bütün bunlar ne olacak?” diye sorgulayan şarkılar yazarken buluyorum. Her şeyin “çakma Akdeniz alçılı perakende yaşam ünitesi”ne dönüşmesi hakkında şarkılar.
TW: Bunların inşasından hepimiz sorumluyuz. Tüm şehir bir folk şarkısı gibi. Kamu malı gibi. İnşasında parmağın var. Tek bir adam tarafından inşa edilmedi. Tahayyül ettiğim buydu, herkesin beraber çalışması. Kendi evine bile bir şeyler yapıyorsun, ee birileri daha yaşayacak orada. Onlardan sonra başkaları da yaşayacak. Her gün karşılaşıp da bir daha hiç görmeyeceğim insanlar beni rahatsız ediyor. Yabancılar tarafından sarılmışız. Milyonlarca insan görüyorsun her gün, balıklar gibi. Yıldızı olduğun filmin figüranları gibi ki sen de onların filmlerinde figüransın. Tuhaf. Bunun farkına şehirde daha çok varıyorsun çünkü çok fazla insan var ve seni itip kakıyorlar. Sanki kamışını sağa sola çekiştiren bir sperm gibi, şehrin yolunu bulmak isteyen.
Beck: Kimi tanıdığın veya hangi insanlarla nasıl durumlarda bulunduğun tamamen rastgele. Açabileceğin sonsuz sayıda kapı var.
TW: İçeri gir veya başka kapıyı aç ve altı blok ötede yeni bir hayata başla.
Beck: Artık bunu yapabiliyor muyuz bilmiyorum? Daha yeni Japonya’ya gittim. Gözlerini scan ediyorlar ülkeye giriş yaparken. Parmak izini okuyan bir bilgisayarları var.
TW: Havaalanında mı?
Beck: Evet, gümrükten geçerken.
TW: Gözünü mü okuyorlar? Vay anasını!
Beck: Evet gözbebeğini.
TW: Japonya 7000 dolarlık portakalın vatanı.
Beck: Yediğin en güzel portakal. Kutsal bir portakal deneyimi. (gülüyor)
TW: Tabii öyle olmalı. Sadece sen ve portakalın için bir oda istemelisin. (gülüyor) Ağacın tüm çiçeklerini çıkarıp sadece bir tanesini tutuyorlar ki bu da portakalınki. Tüm besinler tek bir portakala gidiyor. Bir de küp şeklinde karpuzları var, bildin mi? Tahta bir kutunun içinde büyüyor. Sonra tahtayı çıkarıyorlar ve bu küp şeklindeki garip meyve kalıyor ortada. Bir ekmek gibi kesip, ambarda istifleyebilirsin.
Beck: Japonya’ya çok gittin mi?
TW: Uzun zaman oldu. Otomattan iççamaşırı alabildiğimi hatırlıyorum. Çok heyecan vericiydi.
Beck: Arabalarına Toyota President, Nissan Cedric gibi isimler veriyorlar.
TW: Oo, sevdim bunu.
Beck: Sen de ordayken var mıydı bilmiyorum, taksilerin hepsinde dantel işlemeli örtüler var. Dantel endüstrisi 70-80 yıl önce kurumuş olmalı ama orada hâlâ canlı.
TW: Çok zaman oldu, nereye gitti bu danteller?
Beck: Hepsi Japonya’da. Ayrıca taksilerin kapıları kendiliğinden açılıyor.
TW: Şaka yapıyorsun herhalde? Meksika’da en kötü iş yapan Chevy modeli Nova’ymış. İspanyolca’da Nova “gitmeyen” demekmiş. Bunlar da almıyormuş. Kimse “gitmeyen” bir araba almak istemez.
Beck: Belki ters psikoloji kullanabilirler. Değişik araba isimleri; mesela Dodge Apocalypse (Kıyamet)…
TW: The Sleep Walker (uyurgezer), The Viking, The Zipper (fermuar) mesela. Dodge Neon. Neon’u süremem.
Beck: The Aspire (hevesli). Tam olmamışsın. Ama çaba gösteriyorsun (gülüyor)
TW: Hevesli! Evet kesinlik No Va’dan iyidir.
Beck: Ehliyetimi ilk aldığım zamanlarda ilanlardan ikinci el araba alabiliyordun. Kimse onları istemiyordu; belki ‘80’ler olduğu içindir. ‘50’lerin veya ‘60’ların arabalarını 200-250 dolara alabiliyordun.
TW: Yine de yeni araba sayılır. “Kullanılmış,” demiyorlar, “önceden sahibi olmuş,” diyorlar. Kenara çekmiş, kafası motor kapağının altında bir adamı en son ne zaman gördüm bilimiyorum. Hani elde civata. Şimdi tamamen bilgisayarlı. İnsanlar arabaları stop ettiğinde ne yapacağını bilmiyor.
Beck: Bir kere bir araba satın almıştım ve akünün şoför koltuğunun altında olduğunu bilmiyordum. Yağını değiştirmeye götürdüm. Almaya gittiğimde tamircinin pantolonu yanmıştı. Koltuktaki metal parça aküye çarpmış ve alev almış.
TW: Pantolonu mu yanmış?
Beck: Evet. Almanya’da uzman bir tamirciymiş. Ama Amerika’ya geldiğinde tabii aynı sicile sahip olmadığından Salvador’lu bir lastik dükkânında çalışıyordu. Dahi bir tamirciydi. Bir kere gidip dedim ki “Sadece 15 dolarım var ve araba artık bitmiş”. Arkadaş olduk ve “Bakalım ne yapabiliriz,” dedi. Sonra gittiğimde adam bir parça telle vites teçhizatını tutturuvermişti. Bir ay daha sağlam gidebilirdi. Ama pantolonunu yakınca tamamdı artık. Devam etmedi. Arabaya Jaws diyordum çünkü ön kapağı vuruktu ve kapak hafif açık duyordu. Bir pikaptı ve köpekbalığı gibi görünüyordu. Diş falan çizdim böyle.
TW: Tutulabilir bu… Einstein’ın dediği gibi; eğer hatalı ve onarılamaz ise, başka bir şeye dönüştür. Eğer sürekli krepleri yakıyorsan kapının önünde “Yanık Krep 99 sent,” diye sat. Her şeyi bir parça telle tamir edebilen insanlar yok oluyor. Bence birçok şey ufak bir tel parçasıyla onarılabilir ama bunun hatırlatılması gerekiyor bize. Tabii bilgisayarına Fresca (limonlu bir içecek) dökersen veya televizyonunun arkasına kola dökersen tel işe yaramayacaktır. Hemen bir sehpaya dönüştürülebilir.
Beck: Chris Jordan diye beraber bir klip de yaptığımız bir fotoğrafçı var. Çöplük fotoğrafları çekiyor. Birinde lastikler, birinde sadece pet şişeler, birinde sadece cep telefonları. Bir şekilde nasıl yapıyorsa, o obje her
gün ne kadar atılıyorsa tam olarak aynı sayıda resme dahil ediyor. Çok güzel fotoğraflar. Devasa. Arkana yaslandığında ne olduklarını anlamıyorsun, soyut resim gibi. Yaklaştığında görüyorsun ne olduğunu. Rakamları tam hatırlamıyorum ama işte dakikada 350.000 meşrubat kutusu gibi. Bu sadece Amerika’da bu arada. Günde 400.000 cep telefonu atılmışı var bir tane, inanılmaz.
TW: E biliyorsun uzay şimdiden kalabalıklaşmaya başladı. Tüm çöpleri uzaya fırlatmayı düşünüyorlar Kontratlarda böyle konular var şimdi. Bazı materyallerin atılması. Söz vermen gerekiyor, onları bir rokete koyup uzaya fırlatarak atacaksın.
Beck: Üretim maaliyetinden daha pahalı olmayacak mı uzaya fırlatmak? Bir şeyler alırken sanırım roket de yer satın alman gerekecek Bir mikrodalga fiyatına.
TW: Uzay gemisinde olacak.
Beck: Uzaya nakliye ücreti. Neyse. Ne zamandır fotoğraflarla uğraşıyorsun?
TW: Bir kaç senedir. Bazıları çılgınca şeyler. Onlarla benim kadar ilgilenen olur mu bilmiyorum. Şekiller oldukça garip (yerdeki yağ lekeleri gibi). Popülerlik kazanacaklarını düşünmüyorum. “Bak tatlım ordaki Jackie Gleason, kafasından fırlayan bir at var. Sanki bir kuş çenesini yiyor. Bir deve var. Gördün mü deveyi? Deve gölün içinde kayboluyor. Şimdi de Richard Benjamin’i havaya fırlatan bir fıskiye belirdi.” Kimsenin görmediği şeyler görüyorum. Ev için sadece. Benim kendi tuhaf eğlencem.
Beck: Buna katıldığın için teşekkür ederim. Seni rahatsız edip, kulağını çekmek için güzel bir bahane oldu.
TW: Bir kere dünyaya geliyoruz. İyiydi. Buna devam etmek isterim. Bana çok enteresan geldi. Bir daha sefere notlar alırım belki. Mesela yo-yo Filipinler’de 16. yüzyıldan kalma bir silahmış. 2 kilo çekiyormuş ve 6 metrelik bir kordonu varmış. Amerika’ya ancak 1929’da gelmiş.
Beck: Bakalım 2029’da 14. yüzyıldan neyi keşfedeceğiz. Belki kanat konusunda başka olasılıklar da vardır.
 
khgv@hotmail.com