Namus ve Kadınlar
Ayşe Toksöz
“Namus” konulu bir yazı yazmam istendiğinde, tam olarak ne yazacağımı kafamda kurarken, aslında tartıştığım ilk şeyin “namus” kavramından ziyade “namus cinayetleri” olduğunu farkettim. Böylece yazıda namustan ve namus cinayetlerinden olduğu kadar, bende bu refleksi oluşturanın ne olduğundan da bahsetmeye karar verdim.
Gerek akademik, gerek politik feminist çevrelerde kadın cinayetlerinin güncel bir sorun olmasının nedenlerinden biri kuşkusuz; “namus cinayetleri” konusunu kültürel bir “namus” kategorisi üzerinden düşünmek yerine “kadına yönelik erkek şiddeti” olarak kabul ettirme konusundaki ısrarlı uğraş. Öte yandan, bu beni “namus”u temize çıkarmaya mı itiyor diye de kendime sormam gerek, diye düşünüyorum. Tüm bunlarla ne kastettiğimi biraz açayım.
Dediğim gibi, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri başlıkları, halihazırda feminist grupların başat gündemlerinden biri. Öte yandan, yekpare bir feminist hareketten söz edemeyeceğimiz için, konuya yaklaşımlar da çeşitlilik gösteriyor. Ben burada, bu yaklaşımları sınıflandırıp tanıtmaktan ziyade, kendi yakın durduğum pozisyonu açıklamaya çalışacağım.
Bana göre, kaçınılması gereken belki de ilk nokta, namusu geleneğe, geleneği de geri kalmışlığa, modernleşememeye, cahilliğe atıfla açıklamak. Keza Kemalist söylemden kulağımızın çokça aşina olduğu bu açıklama, bir yanıyla geleneği eskiden kalma, değişmeyen, çerçevesi belli bir kurallar kümesi gibi resmederken; sorunun çözümü olarak da eğitim, kalkınma ve modernleşme sayesinde gelenekten kurtulmak olarak belirliyor.
Halbuki “internette yabancı erkeklerle konuşuyordu, öldürdüm,” son derece geçerli bir “namus cinayeti” nedeni. Bunu geleneğe atfen açıklamak mümkün olsa da -cinayetin asıl sebebi internet kullanımı değil, yabancı erkeklerle konuşulmasıdır-, geleneğin zaman içinde değişmeden kalan bir içeriğe sahip olmadığını, tam tersine gündelik hayata etki eden değişimlere -internet- cevap veren dinamik bir yapısı olduğunu görmemiz mümkün. Dolayısıyla sorunun çözümünün “geri kalmışlık batağından çıkmak” kadar basite indirgenemeyeceğini de...
Bahsettiğim bu varsayım, bir başka imayı da içeriyor: kadın-erkek eşitliğinin savunucusu olan modern hukuk devletinin, cahil halkın geri kafalılığıyla mücadelede bir nefer olduğu... Nitekim bu bakış açısı, geleneği ve hukuku belli bir benzeşim ilişkisi içinde düşünürken, içerik bakımından daha ilkel olan geleneğin, modern olan hukukla ikâmesinin hem eşitlik, hem adalet açısından bir ilerleme sağlayacağını öngörüyor.

Oysa kendini aile benzetmesi üzerinden kuran ulus-devlet (keza yetmiş milyonluk bir aileyizdir), kadınları esasen (orduya hizmet edecek erkek evlatları, o da olmazsa onları yetiştirecek başka kızları yetiştirecek olan) “anneler” olarak görür. Annelerden beklenilen, belli davranış kalıplarından çıkmamaktır –yoksa nasıl “iyi anne” olabilir, çocuklarını “doğru” biçimde yetiştirebilirler ki? Buna karşın “hepsi asker doğan” erkeklerin şiddet eğilimleri beslenir; bu şiddet kadınlara yöneldiğindeyse devlet daha ziyade mazur gören baba rolünü üstlenir: yakın zamana kadar namus nedeniyle işlenen cinayetlerde ceza indirimi yapılırken, son yıllarda bu yasa değişmiş olsa da, şimdi aynı indirim “haksız tahrik” adı altında uygulanıyor.
Haksız tahrik maddesi; özetle, şiddetin mağduru olan kişinin (“kadınların” da diyebiliriz), bu fiilin ifa edilmesine neden olan, faili üzen ve öfkelendiren, hukuki anlamda haksız (yani yasalara aykırı) bir davranışta bulunması esasına dayanıyor. Öyle ki şiddetin, önceden tasarlanmaksızın, bu davranışa ani tepkiyle ortaya çıktığı varsayılıyor. Uygulamada ise bu bir “erkeklik” indirimi; çünkü daima erkekler tarafından işlenen kadın cinayetleri davalarında uygulanıyor.
Bu noktada son yıllarda vuku bulan bir değişiklikten daha söz etmek mümkün: töre – namus cinayetleri ayrımı. Buna göre, namus duygusal bir şey. Namusunun lekelendiğini düşünen erkek, kendini kaybediyor ve ne yaptığını bilmez halde şiddet uyguluyor. Oysa töre, kara kaplı, tozlu bir defter; belli hareketlere belli cezalar kesiyor ve bu cezalar soğukkanlılıkla uygulanıyor. Bu yüzden, ağır tahrik indirimi, (Batı bölgelerinde işlenen) namus cinayetlerine uygulanırken, (Doğu’ya has olan) töre cinayetlerine uygulanmıyor. Devlet, kadınlara şiddet uygulayan erkeklerle, ulusu istediği biçimde kurgulamak adına işbirliği yapıyor.
Bu bakış açısı, Batı’nın (Avrupa ve Amerika) Batı-dışı dünyaya (Türkiye dahil) bakışının da bir kopyası: Batı’da kadın cinayetleri –onlar “modern” olduğu için- tutku adına işleniyor; “biz”de ise, -geri kalmışız ya- namus ya da töre adına. Bu bağlamda, tutku “modern” insanın her şeye rağmen baş edemediği içgüdüsünü (dolayısıyla zaten karşı konulamayacak bir gücü), namus ise modernitenin dışında kalan bir kurallar silsilesini temsil ediyor. Oysa adını ister aşk, ister namus, ister töre koyalım, öldürülen hep kadınlar. Mesele modernleşememek değil (sanki küreselleşmenin bu aşamasında, modernitenin dışında kalmak mümkünmüş gibi...) erkek egemen sistemin kadınlar üzerinden tahkim ettiği iktidarıyla hesaplaşmak...
Yukarıda sunduğum çözümlemeleri yapan feminist bakış açısı, töre / namus / kıskançlık ayrımı yapmaksızın, kadın cinayetlerinin hepsinin aslında belli bir toplumsal tahayyülü hayata geçirmek için kadınların bedenlerinin ve cinselliklerinin kontrol edilmesi mantığı üzerine kurulu olduğu görüşünü savunur. Neticede, savunulan tutum, bir eğitim seferberliğinden ziyade, erkek egemenliği ile şiddetin karşılıklı birbirini beslediğini ve gündelik hayatı büyük ölçüde şekillendirdiğini ifşa etmek ve buna karşı mücadele etmektir.
Peki bu, “namus” kavramının kendisini temize çıkardığımız anlamına mı geliyor? Elbette hayır: namus biz kadınlara nasıl davranmamız, nasıl giyinmemiz, ne şekilde düşünmemiz gerektiğini dikte ettiği ölçüde, ama ancak kozmetik endüstrisi, moda ve anaakım medyatik kadın temsilleri kadar karşı konulması gereken bir olgu. Nitekim sorun, ilerlemeden ziyade, hem “ileri”, hem “geri” toplumların, kadınlara yönelik şiddet üzerinden baskıcı ve şiddet yüklü bir toplumsal yapıyı yeniden üretmesi. Bununla mücadele etmenin yolu ise, şiddetin her biçimini -fiziksel, psikolojik, sembolik, duygusal... – görünür kılmak; bunların erkek egemen sisteme nasıl hizmet ettiğini ifşa etmek ve bu şekilde “yola getirilmeye” karşı çıkmak...
toksozayse@gmail.com