Merhaba Prekarya
Mehmet Sinan
Hepimiz geleceğin kadrodışılarıyız.
André Gorz, 1980, Elveda Proletarya
André Gorz’la üç kez tanıştım.
Bugün eski kitaplarına sahaflarda tek tük rastlayabildiğim AFA Yayınları’nın yayınladığı Elveda Proletarya’nın yazarıydı Andé Gorz. Fransızca ilk baskısı 1980 yılında yapılmış, altı yıl sonra dilimize çevrilip basılmıştı. Kitabın adının ilk anda beni rahatsız ettiğini çok iyi anımsıyorum. “Ulan bi bu eksikti, ne diyo bu adam şimdi be,” diye geçirdiğimi de anımsıyorum. Tabii, alıp okumadım. Ama içimde bir vicdan azabı gibi yer etti. Hoş o günkü kafayla alıp okumaya çalışsam da bir şey anlayamazmışım ya. Çünkü ‘80’li yılların Türkiye’si, benim içinde bulunduğum yerden görebileceğim bir biçimde, o kitabın anlattığı topluma dönüşmeye başlamamıştı bile. Ya da başlamış da benim kendimce haklı olarak, dünyadan haberim yokmuş o zamanlar.
Ama bu arada André Gorz adı (ses yapısından ve kitabının çarpıcı adından olsa gerek) aklıma kazınmıştı. Sonraları Ayrıntı Yayınları bu yazarın başka kitaplarını da yayınladıkça Gorz bana kendisini anımsatmaya devam etti. Şu anda, bu yazıya başlarken masamın üstünde Gorz’un beş kitabı bana bakıyor.
2007 yılındaki ikinci karşılaşmam çok daha dramatik oldu... André, 58 yıl birlikte yaşadığı eşiyle birlikte, 84 yaşında yaşamına son vermişti. Eşi Dorine ise 83 yaşındaydı. Radikal Gazetesinde Ahmet İnsel’in bu haberi ve Gorz’un hayatını anlatan kısa ve içten yazısıyla, bir zamanlar Stefan Zweig ve eşinin birlikte intiharları, ardında bıraktıkları mektup ve ölüm yatağındaki resimlerinin içime nasıl işlemiş olduğunu anımsadım. Haberden kısa bir süre sonra bu kez, yine Ayrıntı, Gorz’un ölümünden bir yıl önce, Dorine için yazmış olduğu Son Mektup – Bir Aşk Hikâyesi’ni yayınladı. Sanki böyle bir mektup yeryüzünde bir daha hiç yazılamayacakmış gibi bir duyguyla okumuştum o incecik kırmızı kitabı.
“Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.” cümlesiyle biten, sevgi üzerine, sevgiyle yazılmış, “Keşke herkes bulup okuyabilseydi,” diyeceğim zerafette, su gibi bir kitaptı. Gorz’un hayatına imrendim. Aşkla, sevgiyle, birlikte üretimle ve kalıcı, yaşamaya devam eden izler bırakarak, yanyana birbirini tamamlamış iki ömür. Eski vicdan azabım buruk bir biçimde yeniden canlandı. O günden sonra sahaflarda “Proleter”i aramaya başladım.
Son olarak. Yani yirmidört yıl sonra...

Şubat kargamecmua’nın “Dalga” yazısı için kafa yorarak ortalıkta gezinirken Kadıköy’ün aziz sahaflarından birinde yıpranmış, sararmış, okunmuş olduğu belli olan nesli tükenmiş bir “Proletarya” buldum! Eski bir kitap koca bir günün mutlu geçmesini sağlayabilirmiş. Öyle oldu. Umarım yine Ayrıntı, bir yolunu bulup bu kitabı yeniden basar ve Gorz külliyatına ekler. Çünkü bu külliyattan döne döne çıkarılacak acayip sağlam malzeme var.
Geçen ayki kargamecmua’nın orta sayfasındaki sözel / görsel tasarımla yaşamakta olduğumuz geçiş dönemini yorumlamaya çalıştık. Yer alması gereken en az elli sözcük daha buldum şimdiden. Oradaki kavramlardan biri olan prekarya’dan sözetmek için yazıya Gorz’la başlamıştım. Şöyle diyordu Elveda Proletarya’da.
“Proletaryayla kastettiğim, üretim ve toplum içindeki konumlarından dolayı, sömürülerine ve güçsüzlüklerine, ancak kolektif olarak, sınıf olarak, iktidara ve burjuva sınıfının egemenliğine son vermekle, ortadan kaldırılabilecek işçilerdir. Burjuva sınıfıyla kastettiğim, sermayenin ‘tüm görevlileri’, yani sermayeyi ve gerektirdiklerini yöneten, temsil eden ve onlara hizmet edenlerdir.”
Günümüzden otuz yıl önce yazılan bu kitaptan uzun ama önemli bir alıntı daha. Bugün bizleri doğrudan ilgilendiren, bu yazıya konu olan ve güncelliğini koruyan bir bölüm:
“Geleneksel işçi sınıfı, artık ayrıcalıklı bir azınlıktan başka bir şey değil. bugün nüfusun çoğunluğu, basit yardımcılık, vekillik, geçici işçilik ve memurluk, yarım günlük ücretli işçiliki gibi görevleri üstlenen statüsüz ve sınıfsızların oluşturduğu, sanayi sonrası yeni-proletaryadır. Bu saydığımız görevler bile pek de uzak olmayan bir gelecekte, otomatikleşme yoluyla büyük ölçüde kaybolacaklardır; ve bu işler için gerekli olan vasıflar, teknolojinin hızlı evrimi yüzünden sürekli değişerek okullarda ya da fakültelerde edinilen bilgiler ve mesleklerle arasındaki tüm bağlantıları koparır. Yeni proleter, genel olarak, sonunda bulduğu işe oranla üstün niteliklidir. Tam anlamıyla işsiz olmadan önce, yetenekleri ve becerileri hiçbir işe yaramıyordu. Her görev, onun için rastlantısal ve geçicidir, her iş yapılabilir. Onun kendini işine vermesi, göreviyle özdeşleşmesi hakkı elinden alınmıştır. İş onun için bir etkinlik ve hatta temel bir uğraş olmaktan çıkar, yaşamın dışında, insanın bir miktar para kazanmak için ‘uğraşlarından vazgeçmek’le geçirdiği ölü bir zamana dönüşür.
Marx’ın proleterinden farklı olarak, yeni proleter, artık işiyle tanımlanmaz. Toplumsal üretim süreci içindeki konumuna göre tanımlanamaz. Üretken işçiler sınıfının nerede başladığı ve nerede bittiği; fizik tedaviciyi, bir turizm acentası memurunu, bir tatil kampı ‘öğretmen’ini, bilgisayar programcısını, biyolojik tahlil laboratuvarı memurunu ve televizyon teknisyenini hangi kategoriye sokmak gerektiği sorusu, bir zamandan sonra en ufak bir önem taşımaz; çünkü giderek artan ve görünürde çoğunlukta olan bir kitle bir ‘iş’ten öbürüne geçmeye, hiçbir zaman düzenli bir biçimde icra edilmeyecek meslekleri yapmaya, başladıkları öğrenimi bırakmaya, ya da ‘nasılsa işe yaramayacak’ olan lise diplomasından vazgeçmeye başladıkları, sonra da yazın geçici postacı, sonbaharda meyva toplayıcısı, Aralıkta tezgahtar, ilkbaharda ise niteliksiz işçi olmaya başlamışlardır.
Onlar için kesin olan tek şey, kendilerini ne işçi sınıfına, ne de herhangi bir başka sınıfa ait hissetmeleridir. Kendilerine ne ‘işçi’ ne de bunun simetriği olan ‘işsiz’ sıfatını uygun görürler. İster bankada, ister bir kamu görevinde, ister bir temizleyicide ya da fabrikada çalışsın, yeni-proleter, daha çok kendisini kayıtsız bırakan bir görevde çalışan bir olmayan-işçi’dir. Kendi yerine ‘herhangi biri’nin yapabileceği ‘herhangi’ bir iş yapar. O, eğreti ve sıradan bir işin, eğreti ve sıradan icraatçısıdır.”
Bu alıntılardan sonra Merhaba Prekarya başlığı bu yazıya bence iyi uymuş olacak. Gorz’un yeni proleter diye tanımladığı bu adlandırma zaman içinde daha çok bilinecek gibi geliyor bana.

Prekarya; İngilizce’de istikrarsız, güvencesiz, geçici, sağlam olmayan, şüpheli, belirsiz, dayanıksız, kırılgan, riskli, tehlikeli anlamlarına gelen precarious ve bizim klasik proleter sözcüklerinden türetilmiş yeni bir isim, kavram. Bilmeyene kolaylık olsun diye, İngilizce’de precariat diye yazılıyor. Tutar tutmaz önemli değil. Ama bu. Daha iyi anlamak için en iyisi siz bu alıntıları bir daha okuyun.
Bu yazı Gorz’un bendeki öyküsüyle birlikte, konuyu bilmeyen okuru zamanımıza özgü bir dönüşümden haberdar etme denemesi oldu. Değişim devam ediyor ve henüz çok ortalarda bir yerlerdeyiz. Bugünlerde nefes nefese izlediğimiz Tekel İşçilerinin Direnişi de, sonucu ne olursa olsun, bu değişim dönemiyle ilgili eşsiz bir laboratuvar malzemesi olarak dünya emek tarihine geçti bile şimdiden.
Çözüm için önce problemi doğru anlamak gerekir ya, işte öyle bir şey yani. Mesele, meseleyi anlamaksa girin internete bakın bu konuya, Gorz’un diğer kitapları dahil epeyce kaynak bulacaksınız. Ama ihtiyaç duymuyorsanız mesele yok elbette. Şimdilik.
Sanki Horace, ünlü “Ne gülüyorsun. Adını değiştir, anlatılan senin hikâyen.” deyişini bu yazının sonu için de söylemiş gibi oluyor bu arada.
Son olarak, bu yazıyla pek ilgisi yok gibi ama, Şubat kargamecmua’nın aklımda en çok kalan vurgu cümlesi, Viktor Platan’ın, enfes ABYSS yazısındaki “Şöyle omurgalı, hümanist, anti-kapitalist kadınlar lazım,” oldu. O anda içim ferahladı. İlerde “dalga” bağlamında bu cümleye ben de bir şeyler eklemek isterdim doğrusu.
Bu benim hayattaki ikinci yazım, üslup arayışlarım devam ediyor. Umarım zamanla o da hallolacak. Kasmaya hiç gerek yok. Bakıyoruz artık.
info@kargamecmua.org