KAYINÇO İLE PAYLANÇO
Leo Malandro
“Şeref” denince aklıma iki şey gelir hep: Biri yerli malı yurdun malı en nefis davul setlerini imal etmiş markamız, bir de bizim Aydınlı can dostumuz ve hasır şapkalı adamımız Şeref… Şeref marka davul seti, hele ki otuzu aşkın bir yaşa sahipse eğer, herhangi bir müzisyen için hiç kaçmaz cinsten bir yatırımdır. Bizim gemici Şeref ise Sökem Gazinosu’nun on beş yıl öncesine ait bir günbatımında şöyle demiştir: “İşim bu abi, paramı şerefimle kazanıyorum!” Gemilere binip binip gitmiştir bizim Şeref, onu görmeyeli de nice oldu hani…
Sonra Aydın’ın namı hâlâ canla yaşar bıçkınlarından aşçı Birol’un bir gün, o gün kendini akşama bacak arası açık teslim ederken kumsalda bir köpeği gösterip uluortaya dediği bir şey vardır: “Ulan bu it bile şu kumsalın bize ait olduğunu biliyor da sahip çıkıyor; siz benim belimdeki sustalıdan medet umuyorsunuz bir de…”
Sonra geçen sene Ağustos’ta sabaha karşı şöyle bir dialog çınlamıştı, jandarma sabaha karşı sahilde devriye gezerken: “Lan şu Kürtler bu kumsala gündüzün gelip kızlara bakıp havlu altından mastürbasyon çekiyor! Lan gelin görün Söke’nin o mahallesini…! Ulan insan bu kadar mı benzetir geldiği yere, şimdi yaşadığı yeri?” O esnada bir posbıyıklı dede var idi ki, eskilerden kopup her yaz oraya düşürür idi kendini. O eski dede dedi ki: “Lan maymunlar! Böyle ünleye ünleye, sizi duyan herkesi MHP’nin avcuna oturtuyorsunuz. Bak sonra bu gidişata dümen de takamayacaksınız… Kim taşıdı senin taraçanın kumunu geçen yaz? Kim taşıdı yazlığının eşyasını hamal olarak?”. Sonra epey gençten ve çocukluğundan şortunun biçimini bildiğim ama anın muhabbetini usulca dinleyen şimdinin benzin istasyonu bir zat, kahverengi Efes şişesini renkli ampule tuta tuta konuştu: “CHP, MHP’nin kayınçosu baba… Bir de kabadayılık oynamaya kalkan o paylanço var ki, ortamın şahı gibi takılsa da herkes ona çok fena ayar!”
Kendi mutsuzluğumuzu, ülkeye dair hayal kırıklıkları ile beraber avuçlarımızda ufalayarak kimin tüketeceği belli olmayan sonsuz bisküvi pastaları yoğurup duruyoruz. “Bisküvi pastası”nı hatırlayan hatırlar; doğru düzgün pastane olmayan yıllarda evde kakao, margarin ve “petit beurre” bisküvi ile bir avuç ceviz içinden imal ettiğimiz bir tür ezik Pazar günü eğlencesi idi işte… Şimdi, aynı anda hiç kimsenin tüketemeyeceği kadar bisküvi pastası yaparken, üstelik artık ne kıvamın ayarını tutturabiliyoruz ne de kimi içine ceviz koymak için arkasını dönmüşken birisi tez davranıp bir avuç cam çivisini ekleyiveriyor hamura ki; bunu ya görüyor da hepten susuyoruz veya görmezden gelmeyi, lümpenlerin kucağına düşmüş bir tür demokratlığın şanından sayıyoruz. Güncel moda bu. Pek götleğen ve pazen tadında bir moda olduğu da aşikâr gerçi, laf aramızda. Lakin, ne yapalım; herkesin eski bir acısı var ve zaman, langırtta sopaların sapını en sert darbelerle çevirmece zamanı…
Mevzubahis bisküvi pastası faaliyetinin şöyle bir ritüeli olduğunu da hatırlayalım ve hatırlatalım: Bu pasta hangi evde yoğruldu ve karıldı ise yarısı ortadan kesilip konu komşuya ve mahalleliye dağıtılırdı. Binbir nezaket gösterisine plastik çiçekler gibi iliştirilmiş gülücükler eşliğinde melamin tabakta gelen bu pasta elden teslim alındıktan sonra kapılar kapanır ve kapı arkasında pastayı getiren sakin kıyasıya eleştirilir ve küçük düşürülürdü. Şimdi bu hasletimizin en kesif örneğini “Yemekteyiz” adlı program sayesinde ulusça birbirimiz ile paylaşıyoruz.
Cevizi pastaya ekleyen, dünden bugüne bu ülke adına bellediği ve bellettiği garantiler üzerinden çoktan ezberlenmiş bir tadı yakalamak için arkasını dönmüşken, diğer taraf ise birilerinin ilk dilimde dişi kanasın da damağı yarılsın diye uğraşıyor. Çünkü derdi var; haydi şerefsizlik etmeyelim de açık edelim: Mesela mahallenin Nazlı’sı, babası Kemal’in uğradığı muamelerinin bitmez tükenmez kini üzerinden asık mı asık suratı ile “Her pastam var diyene elimde bir avuç çivi ile koşarım,” diyor. Oral, son on yılda mahalle ortamlarından eksik edilmişliğinin acısını, güncel konjonktürün sunduğu iktidarı sayesinde dalağını yararcasına dindirmek için, dört nala sürüyor lafı, her yakaladığı çaylı kahveli ortamlarda. Başlarda mahallemizin akil adamı olabilmenin gümüş kakmalı tahtrevallisinde pek dengede ve adaletli görünen Hasan, tahtrevallinin kıçı gittikçe yere vurduğundan kelli, sinirden git gide tüm diğerlere karşı militan kesiliyor. Gençlerden Mustafa, her hafta akşam buluşmalarında laf partneri Mehmet’ten lafla tokat yemeye doyamıyor, zira görevli ve ilginçtir ki, bunu inkâr etmediği gibi mahallenin oğlanlı kızlı kalabalığı da onu böyle seviyor. Metalci düşmanı ve lümpen müptezelimiz Engin, arsada dolanırken mabadı ile fideler devirmeye devam ederken ve handiyse bizi huyunca zaten buna alıştırmışken okur yazar “sakallı” biraderlerden Mehmet’in bitmeyen kadınsızlığına, biladeri Ahmet’in bir zamanlar dergilerde veya tüm zamanlar kitaplarda pekâlâ olurladığı “aile içi seks” merakının gizil Freudyen tezahürleri karışıp gidiyor. Sokağın “ehtiyarı” Onur kenar mahallelerde katliamı savunurken, yoldaşı Önder; tıpkı elli yıl öncesi Macar Komünist Partisi’nin genel sekreterini andıran siması ile bir aralar çok; şu aralar nadiren mahallede belirip, ard alanlarda hiç kimsenin hayatına lazım olmayacak diskurlar çekebiliyor. Bülent ise ağlıyor da ağlıyor; “Beni üzüyorlar, yazık bana,” diye içerleye içerleye gezerek biteviye ağlıyor bizim şu kıvırcık Bülük… Çoktan başka bir sokağa taşınmış Hilmi, eski mahallesine dair her ısrarcı soruya ısrarla yan çizerken; şimdi onun eski evinde oturan İlker hiç de ikna edici olmayan tınılarla kendi kendine “logical soundscape” tasarlayıp bunları dinleyecek herkesin dinletiden zinhar ve koşulsuz zevk almasını umuyor. Mahallenin gürbüz ve şen genci Oktay ise yakaladığı her fırsatta maytap geçiyor elalemle. Kemal ise ‘80’lerden eski bir Opel Ascona gibi takılıyor: Kimi sabahlar marşı basmazken, bazen bir ateşli ralliye katılabilecek kadar dinç görünüyor. Osman ise üzerine ocakta çivi ile yakarak “doğaya barış” sloganını işlediği sapanı ile gökten yere güvercin indirip duruyor. Ahmet’i ise birileri karar verip, arsanın en ucundaki kulübeye kitlemiş. Deniz’in de eski mi eski bir takası var, taka taka ederek sahillerde gezip “oltama kaya balığı mı, çiçina mı ne gelirse amennadır bana” tadında bir tür sefa sürüyor. Sokağın parlayan yıldızı Yiğit’i ise bir tür Hyde Park’ta sıkça rastlanabilecek “speaker’s corner” karakterlerine benzetmeye başladı. Mahalleden arkadaşları; akşamüstü arsada patlak veren kavgalarda tarafsız olmak adına lafın bisikletini bazen arsanın kuru yönüne, bazen de çamurlara sürüyor. Sonra da “Ay çok çamur oldu pantolum,” diye paçalarına bakıyor.
Bizim arslan Şeref’imizin “gemiye gitmeden” önce hayatının seyrine kafa kapasitesince akıl veren kimilerine yönelik sarfettiği güzel bir lafı vardı; şimdi hatırladım: “Ya boşver be bilader, bunlar anca sabahtan akşama okey çevirmekten anlar, beni de ahmak mı sanıyor bunlar!”
www.myspace.com/leomalandro