İSTİNAT DUVARI
Sezgi Davran
Çocuk Onlar
Diyarbakır ve Adana’da geçtiğimiz ay içerisinde yapılan gösterilere, emniyet güçlerinin yepyeni uygulamaları damga vurdu. Polis; Adana’da 8 çocuğu ceplerinde misket olduğu için, Diyarbakır’da ise 16 çocuğu da ellerinde taş izi olduğu gerekçesiyle göz altına aldı. 2006 yılında TCK’da yapılan değişikliklerle çocuklar 23 ila 40 yıl arasında değişen hapis cezaları alabiliyor. Bu yeri geldiğinde büyük harfler ve gururla dile getirilen “Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne ilk imza atan ülkelerden biriyiz” söylemine büyük bir tezat oluşturuyor. Çünkü imza altına alınmış haklar uyarınca çocukları sadece Çocuk Mahkemeleri’nde yargılyabilirsiniz. Çünkü yine aynı haklar uyarınca çocukları göz altına bile alamazsınız. Terörle Mücadele Yasası kapsamını genişletebilirsiniz. Ama çocukları o yasayla yargılayamazsınız. Hele hele, cebinde misket var, elinde taş izi var gibi gerekçelerle 18 yaşından küçük çocukları yasa dışı örgüt üyeliği gibi ağır bir suçla itham edip hayatlarını karartamazsınız. Yaşları 12-17 arasında yüzlerce çocuk şu anda tutuklu. Ara sıra gazetelerde küçük sütunlar işgal eden, ama kamuoyu vicdanında o kadar bile yer bulamayan 700 civarında çocuk.
Peki, bırakalım medyayı ya da kamuoyu vicdanını, kendi vicdanımızı yoklayalım. Yıllarca gazetelerde, TV ekranlarından görüp intifada’ya destek verdiğimiz, İsrail askerlerine taş atarken sevdiğimiz Filistinli çocukları düşünelim. “Helal olsun,” dedik değil mi onlara? Bizim çocuklarımıza diyemeyiz değil mi böyle bir şey. Onlar Kürt. Atmasınlar polise taş. Tamam da, atıyorlar işte. Öyleyse bitirelim mi hayatlarını?
Düşünürken, konuyu köşelerine taşıyan sadece iki köşe yazarımızın yazılarını da okuyabilirsin, Ahmet Altan (http://www.taraf.com.tr/makale/4063.htm) ve Yalçın Doğan (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11026830.asp). Konuyla ilgili TBMM Başkanlığı’na bir de önerge verildi DTP tarafından. Ama kendi vicdanımızdan mükellefiz biz. Bir araya geldiğimizde kamuoyu deniliyor ya hani.
Bırakın Bu Saçmalıkları
Her seçim öncesi olduğu gibi adayların seçim vaatleri aldı başını gitti. Uçuk vaatler sürekli gündeme taşınıyor zaten, buradan tekrar etmenin bir anlamı yok. Fakat kafamın basmadığı şu, yerel seçimlerde programlar açıklanır, hizmetin biçimi belirtilir ve buna göre oy istenir. Şu an için yaşadığımız seçim süreci ise adayların birbirlerine laf atmaları, birbirlerinin açıklarını ifşa etmeleri ve hakaretlerden ibaret sadece. Hiçbir siyasi parti ya da aday, programı, çalışma yöntemi ve vereceği hizmetleri nasıl, hangi kaynakla, yöntemle uygulamaya sokacağını açıklayarak ortaya çıkmıyor. Bunlar her seçimde yaşanır ama en abesi bu seçimde olanlar sanki.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in 23 Şubat günü Antalya’da gerçekleştirdiği seçim konuşması ise aslında işin gerçeğini özetliyor. Şahin “Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye'nin gerçeği. O nedenle halkıyla barışık, hükümetiyle barışık, devletiyle barışık mahalli yöneticiler işbaşında olursa bizim sorunlarımız daha çabuk çözülür,” dedi. Şahin ayrıca R.T.Erdoğan’ın Davos’ta “birden bire” celallenerek verdiği tepkiyi de tekrar seçim malzemesi yapmaktan alıkoyamadı kendisini.
Sadece AKP’ye yüklenmek de çok anlamlı değil tabii. Her seçim zamanı yaşadığımız olağan saçmalıkların bir seviye gelişmiş, saçmasapan hale gelmiş biçimini yaşamaya devam ediyoruz. Buradan tekrar hatırlatarak konuyu bağlayalım; adınızın yer alıp yer almadığı ya da hanenizde sizden başka kimsenin oy kullanmayacağını seçmen kütüğününden kontrol etmeyi unutmayın. Tabii bir de oy vermeyi.
Bu Yazı Ne İçin Yazıldı?
Can Ataklı Vatan Gazetesi’ndeki köşesinden “Bu Paralar Ne İçin Alındı?” başlıklı yazısında “Özür Diliyorum” kampanyasında yer alan ve aralarında Ahmet İnsel, İbrahim Kabaoğlu, Halil Berktay, Ertuğrul Kürkçü, Murat Belge, Adalet Ağaoğlu, Etyen Mahçupyan gibi isimlerin yer aldığı bazı kişilere AB fonlarından aldıkları paraları ne için aldıklarını ve kullandıklarını sordu. Demeye çalıştığı da kampanyaya katılmak için AB’den para aldıklarıydı. Bunun üzerine aydınlar gazeteye tezkip yazıları yolladılar. Gazete yazıları yayımlamayınca dava süreçleri başladı. İstanbul Mahkemeleri ise ilk olarak Murat Belge, Ahmet İnsel ve Adalet Ağaoğlu’nun açtığı davaya “fikir özgürlüğü”nü gerekçe göstererek geri çevirdi. Ermenilerden özür dilemek fikir özgürlüğüyse, özür dileyenlere hakaret etmek de fikir özgürlüğüymüş. İthamlara aydınların verdikleri yanıtlar teker teker geliyor. Ama örneğin bir ithamın komikliğini bilen bir kişi olarak buradan iki kelam edebilirim. Bu satırların sahibinin de 6 yıl süreyle çalıştığı eski adıyla Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın (Tarih Vakfı) farklı projeler için AB fonlarından aldığı 1 milyon 32 bin 921 euro’yu Etyen Mahçupyan’ın bu kampanyaya imza atmak için aldığı ima ediliyor. Söz konusu projelerden büyük bir kısmında bilfiil çalışmış bir insan olarak Etyen Mahçupyan’ın sadece Tarih Vakfı üyesi olması nedeniyle bu parayı almış gibi gösterilmesinin; bu ülkenin gelişmesi ve demokratikleşmesi yolunda gerçekleştirilen bunca çabaya ve bu projelerde yer alan insanların emeğine hakaret olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti, İPS İletişim Vakfı, Mazlumder gibi itham edilen dernek ve vakıfların AB yönetmelikleri gereğince aldıkları her euro’nun hesabını açıklıkla vermesi gerekiyor. Kaldı ki tüm bu kurumlar kamu yararına, kâr gözeteksizin çalışmak sorunda olmak yanında, şeffaflık ilkesiyle çalışır. İnsan böyle şeyler yazmadan önce biraz olsun araştırır. Ama gerek yok ki, çamur at, yanıt hakkı da verme, hukuğu da hukuksuzluğuna alet ederek halkı yanıltmaya devam et. Nereye kadar?
Not: Üç maymun olmak lazım. Dikkatle bakarak, kulak kesilerek ve gördüğünü, duyduğunu söyleyerek. Bu sayfa müsait, söylemek isteyenlere.
info@kargamecmua.org