SON BAKIŞTA AŞK
Uran Apak
Aşk anlık ama mükemmel dengesini son bakışta, yani ayrılık anında bulur. Aşk ne kadar gerçekse bir o kadar da hayaldir aynı zamanda. Âşık olduğumuz kişinin özelliklerine hayranlık duyarız, ancak bu hayranlığı meydana getirmek için bu özellikleri zihnimizde değiştiririz, yüceltiriz ve özelleştiririz. Âşık olduğumuz kişi bir film kahramanına, bir masal kahramanına dönüşür içimizde. O bizi güvenli ama sıkıcı rutin hayatımızdan çıkarır, düşlerin ve mitlerin dünyasında zamansız bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk dengemizi ve sağlığımızı bozabilir, bu açıdan bakıldığında bünyemize aldığımız bir virüs gibidir aşk. Tekrar, aşka dair her şeyin görkemine kavuştuğu ayrılık anına dönelim. İlk bakışta aşktan hayli farklıdır bu, çünkü ilk bakışta hayaller ve yakıştırmalar hâkimdir bakışımıza; bir görünüş, bir gülüş veya bir hareket hayallerimizi coşturur, gözlemlediğimiz kişi masallardaki prens veya prenses olabilir her şey görkemini korumaktadır, her şey hayal edilebilir. Ama platonik sevdalarda ne kadar usta olursak olalım, zihnimizin bir köşesinde bulunan zindanından haykırır sağduyumuz: “Onu tanımıyorsun. O bir yabancı. Tüm bu romantik düşler senin hayal ürünün.” Son bakışta aşka gelince, hem hayal gücümüz hem de sağduyumuz aynı anda konuşup bazı konularda anlaşabilir. Çünkü bir miktar tanımışızdır aşkımızın nesnesini (ya da öyle sanırız) ancak o kişi şimdi bizden uzaklaşmaktadır, o yüzden ilişki süresince yaşadığımız tatsız anları, kavgaları ve nefreti silebiliriz zihnimizden. Zihinsel bir montaj başlar hızla, aşkın en yoğun anları zihinde birleşip romantik bir film şeridi oluşturur. Görüntüler gerçek hayattan alınmıştır ama montajı gerçekleştiren hayal gücümüzdür, gerçekliğin içinde belli öğeleri seçerek kendi gerçekliğini yaratma gücüne sahiptir. Gittikçe yaşadığımız romantik komedinin tekrar edebileceğine dair bir yanılsama kaplar içimizi. Bu bir yanılsamadır çünkü aynı nehirde iki kez yıkanamayız. Biz de değişmişizdir, o da. Kimsenin ilişkimize dokunamadığı ıssız bir adada, aslında hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu hayal ederiz. Ama bu hayali tecrit mekânında bile, en büyük değiştirici gücün kendimiz olduğunu, sevdiğimiz kişiyi ister istemez değiştirmiş olduğumuzu fark ederiz. İki değişen birey yeni bir hikâye yazabilecek midir birlikte? Artık gizem bir tek bu ihtimalde yaşamaktadır, bazıları için bir çıkmaz sokaktır bu ihtimal, bazıları içinse yeni bir yolculuk.
Walter Benjamin de “son bakışta aşk” kavramı üzerine fikir yürüten önemli düşünürlerden biridir. Benjamin bu kavramı Baudelaire’in bir şiiri üzerinden okur:
Kulakları sağır eder eden sokak uluyordu çevremde.
İnce, uzun, kara yaslı, kocaman bir ıstırap,
Bir kadın geçti, debdebeli bir elle
Kaldırıp sallıyarak işlemeli eteğini;
Çevik ve asildi heykel bacağı ile.
Ben, içiyordum, büzülmüş acayip bir insan gibi,
Gözünde fırtınanın filizlendiği bu kara gökte,
Büyüleyen tatlılığı ve öldüren zevki.
Bir şimşek… sonra gece! –Ey bakışı ansızın
Beni yeniden dünyaya getiren kaçıcı güzel kadın,
Artık göremiyecek miyim seni ebediyen?
Başka yerde buradan çok uzak! çok geç! belki de asla!
Bilmem nereye kaçıyorsun, bilmezsin nereye gidiyorum zira,
Sen ey sevmek istediğim, sen ey bunu bilen! VMK; 156
Benjamin’in bu şiir üzerine yaptığı yorumda “ilk bakışta aşk”la “son bakışta aşk” kesişmektedir. Ona göre bu şiir, modern şehirlerde yaşayan bir insanın, hızla geçen kalabalıktan tek bir kişiyi seçip yüceltmesini anlatır. Gelip geçen bir kadının görüntüsü ve anlık bakışı, şairin hayatını büsbütün değiştiren bir deneyime dönüşür. Burada aşkı yaratan formül, kadının belirip güzelliğiyle şairi sıkıcı kalabalıktan daha yüce bir yere götürmesi ve hemen ardından kaybolmasıdır. İlk bakışta aşkın coşturduğu hayal gücü, asla gerçekliğin katılığıyla kirlenmeyecektir, aşkı yaşatan, Benjamin’in deyişiyle “sonsuz bir elveda” olacaktır. Benjamin, aşkın bu şekilde tecrübe edilmesinin, edebiyat ve felsefenin ortak bir arayışına karşılık verdiğini düşünüyordu: “Geçen yüzyılın başından bu yana felsefe, uygar kitlelerin standartlaştırılmış, doğallığı kalmamış varoluşlarında kendini gösteren bir deneyime karşı ‘gerçek’ deneyime erişmek için bir dizi çabaya girişti. Bu çabalar… şiire, daha çok doğaya ve nihayet tercihan mitoslar çağına dayanmaya çalışırlar.” Bilim, teknoloji ve endüstrinin insanı sürüklediği “bilinçli” hayat içinde, insanın temel ihtiyaçlarından biri olan “büyülenme” eksik kalıyordu. Bu yüzden büyülenme deneyiminin sentetik olarak yeniden üretilmesi gerekiyordu. Şair de bunu başarabilecek bir figür olarak ön plana çıkıyordu. Benjamin’e göre şair ya da daha genel biçimiyle hikâye anlatıcısı, büyük sanayi çağının itici, köreltici deneyimine alternatif olacak bir deneyimin öznesi olabilir ve bu deneyimi okuruna aktarabilirdi. Ancak Benjamin, Baudelaire’in şiirinde son bakışta aşk biçiminde beliren bu deneyimi, sadece şairlere özgü bir şey olarak değil, büyük, modern şehirlerde yaşayan tüm insanlara özgü bir şey olarak tanımlıyordu: “Büyük şehir insanını büyüleyen görüntü… önce kalabalıkla gelir ona. Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır, ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk. Onu kendine çeken, şiirde büyülenme anıyla örtüşen bir ebedi elvedadır.”
“Son bakışta aşk”ın anlamını, Denis de Rougemont’un L’Amour et l’Occident (Batıda Aşk- Bildiğim kadarıyla Türkçesi yok, ben İngilizcesini kaynak olarak kullandım) adlı kitabında da arayabiliriz. Rougemont bu eserde aşkın Batı dünyasındaki gelişimini başta “Tristan ve Iseut” romansı olmak üzere çeşitli edebi metinler üzerinden okur. Rougemont’a göre aşkı yaratan şey kavuşamamaktır. Tristan ve Iseut bir türlü kavuşamayan âşıklardır. Ancak karşılarına çıkan her engel, yaşadıkları her ayrılık aşklarını daha da çok alevlendirir. Romansın bir bölümünde Tristan ve Iseut, ilişkilerine engel olacak hiçbir şeyin olmadığı bir yere, ormana kaçarlar ve orada bir hayat kurarlar. Ama aşklarının en büyük engeli kavuşmaktır aslında, bu yüzden Tristan geceleri Iseut ile arasına bir kılıç koyar ve ikisi de bu kılıcın ötesine geçmez. Yani âşıkların bütün engellerden kurtulduğu bir anda, cinsel birleşme yasaklanır ve aşkın alevi bu şekilde sürdürülür. Ancak bu da yetmez ve Tristan ve Iseut ormandan uzaklaşıp tekrar ayrılırlar. Her ayrılıkları bir son bakıştır ve her “son bakış” aşkı coşturur. Ancak aşkı tam anlamıyla gerçek kılacak nihai son bakış sadece ölümden önceki bakış olabilir, bu yüzden Tristan ve Iseut birlikte ölerek trajik aşklarını yüceltirler. Iseut Tristan’ın ölü bedenine son bir bakış atar ve o da can verir.
Rougemont bu aşk anlayışını evlilikleri yorumlamak için kullanır. Tutkunun hep ulaşılmaz olanın peşinde koştuğunu, bu yüzden de birçok evliliğin içinde aldatma yaşandığını öne sürer. Bu yoruma göre evlilik, erotik aşkın karşıtıdır. Ancak Rougemont kitabının sonunda bir U dönüşü yaparak aşkın evlilikte de mümkün olabileceğini iddia eder. Nasıl mı? Hiçbir insana asla tam olarak ulaşamayacağımızı, sevdiğimiz insana ne kadar yakın hissetsek de onun daima bir yabancı olacağını hatırlayarak.