Savaşı durduracak tek güç sözdür.
Nilüfer Uğur-Dalay
Homeros’un İlyada Destanı benim okuduğum en değerli savaşa güzellemedir. Savaş ve güzelleme yan yana gelince kulağa garip geliyor farkındayım ama daha uygun sözcük bulmanın güçlüğü burada. Savaşın güzelliği.
İnsanlık deneyimi içerisinde savaşın, herhangi bir şeyle, her hangi bir şey için savaşmanın merkeziliğini düşünün. Savaş bir cehennem, bir vahşet, ölüm ateşine doğru bir koşu. Yaşamımız boyunca defalarca, korku ve dehşet duymadan, yüreklerimizdeki korla alevlere karşı koşmadık mı? Hayatın gölgeliklerinde kalmaktansa ışığa koşan pervaneler gibi bizim için değerli bir şeylerin savaşına girmedik mi? Barış yanlısının görevi savaşın kötülüklerini anlatmak kadar, savaşmanın güzelliğini de, örneğin barış için, adalet için, daha güzel ve iyi bir dünya için, savaşmanın güzelliğini anlatmak değil midir? Var oluşun gölgeli yüzünü, savaş ateşine gereksinim duymadan anlatmayı becerebilir miyiz?
Yaşadığımız sıradan yıllar değil, savaş yılları, korku, kuşku, kaygı ve dehşet yılları, ikiyüzlülük yılları. Kibirli bir barbarlık yılları. Çarpışmalar, cinayetler, şiddet, işkence, idamlar, ihanetler, kahramanlıklar, silahlar, stratejik planlar, ültimatomlar, bildiriler, gönüllüler, şehitler, şahitler yılları.
Evet İlyada bir savaş destanı, ölçülü olmaya gerek yok, savaşan insanoğlunu anlatmak için tasarlanmış, yazılmış bir savaş anıtı. Kazananlar tarafından yazılmış bir öyküdür ama aklımızda neden hep kaybeden, işgal edilmiş Truvalılar kalır? Çünkü onlar insanlığın sesi olarak konuşurlar. Bir savaş anıtının satır aralarında barış aşkının seslerini duyururlar bize.
Bunlar dişi seslerdir. Barış arzusunu herhangi bir aracı kullanmadan dile getirenler kadınlardır, savaş istemezler, savaşın durmasını ne biçimde olursa olsun durdurulmasını isterler. Onlar, başka türlü yaşayabilmenin mümkün olduğuna inanmışlardır.
Hektor kente girer ve karşısında 3 kadın durmaktadır. Her üçü de onu kendi duygusal tonu ile yakararak savaşı durdurması için ikna etmeye çalışır: Helen onu yanında dinlenmeye, huzur bulmaya çağırır, annesi dua etmeye, Andromakhe kahraman ve savaşçı olmaktan öte koca ve baba olmaya. İki olanaklı dünya karşı karşıyadır: savaş ve barış.
Bu dişi ses destan boyunca her yerde karşımıza çıkar, belli belirsiz, gölgeli ama inatçı bir biçimde. Savaşmak yerine konuşmaya davet vardır. Bitmek bilmeyen meclisler, sonu gelmeyen tartışmalar, salonlarda, yatak odalarında, bahçe kuytularında, gizli geçitlerde, çadırlarda ikili üçlü yapılan konuşmalar, aslında savaşı istemeyen, savaşı erteleyen girişimlerdir.
Akhilleus, savaşın en yırtıcı en fanatik bedeni, savaş alanına inmek için oyalanır, lavtasını çalarak, sevdiğinin yanında kalarak savaşı uzaktan izler. Agamemnonun gönderdiği elçiye: “Benim için hiçbir şey can kadar değerli değildir,” der, “ne Danaoğulları gelmeden önce, barış zamanında o gösterişli İlyon kentinde var olan hazineler ne de Okçu Tanrı Apollon’un kayalık Pytho Tapınağı’nda gizlediği zenginlikler; sığırlar ve besili koyunlar çalınabilir, üçayaklar ve kızıl yeleli atlar satın alınabilir ama insan yaşamı bir daha geri gelmez; can çıktı mı dişlerin arasından ne parayla satın alınır, ne de çalınabilir”.
Akhilleus, Hektor tarafından öldürülen arkadaşı Patroklos’un başında dehşetli bir çığlık atarak annesine yakarmaya başlar: “Bana yaptıklarını ödetmek istemiştim ama şimdi nasıl mutlu olabilirim; gurur duyduğum, kendim gibi sevdiğim arkadaşlarımı sonsuza dek yitirdiysem, bu nasıl olur... Ah keşke insanoğlunun yüreğindeki öfke sonsuza dek yok olsa, en bilge insanı bile çıldırtmayı başaran öfke onların ruhlarına bir bal gibi akıyor, sonra duman gibi zihinlerine tütüyor: Kin denen şeyi unutmayı başarmalıyım”.
Irmak bile dillenir: “Yıllar boyu süren savaşlar görmüştüm çünkü ırmak insanların arasında kör akmaz. Ve yıllar boyunca inlemeler dinlemiştim çünkü insanların can verdiği yerde ırmak sağır akmaz. Ama o gün çok fazla kan aktı ve çok fazla vahşet ve nefret vardı. Akhilleus’un zafer gününde isyan ettim; iğrenmiştim”.
Aynen Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazat’ın gece boyu ölümü engellemek için konuşması gibi, İlyada da bir savaş anıtının altına gömülmüş olan, savaşa elveda diyen, yaşamı seçen bir sesle bize uygarlığın seste, sözde, konuşmakta, anlaşmakta, barışta olduğunu söyler: Savaşı yenecek tek güç, tek silah sözdür.
Onun için konuşmalıyız. Savaşın ve ölümün yıkıcılığını, barışın ve yaşamın vazgeçilmez üstünlüğünü konuşmalıyız. Çevremizde örülen duvarları, oynanan oyunları, ikiyüzlülükleri, coğrafyamızdaki kanı, dehşeti, vahşeti konuşmalıyız. Nedenlerini ve sonuçlarını birbirimize anlatmalıyız. İnsan olmaktan, insan onurundan, insan olmanın vaz geçilmez hak ve hukukundan söz etmeliyiz.
Bize söylenen yalanlardan konu açmalıyız. Savunma bakanlıklarının, savunma silahlarının, savunma amaçlı ittifakların olamayacağından onların aslında savaş bakanlığı, saldırı silahı ve saldırı amaçlı ittifaklar olduğu gerçeğinden ve bunu konuda bildiklerimizden söz açmalıyız.
Onun adının NATO olduğunu anlatmalıyız. Onun savaş, yıkım, katliam, baskı, acı, kan ve işkence olduğunu konuşmalıyız. Onun barış ve huzur yerine ülkelerin hayatlarına darbe üzerine darbe yaptığından, yaşamı ve çevremizi yıkıp geçtiğinden, ayrımcı olduğundan ve bütün bunları üç beş savaş, silah tacirinin zenginliği artsın, hazineleri dolsun, besledikleri, satın aldıkları hayvanlarının sayısı artsın, insanlıktan çaldıkları büyüsün diye yaptıklarından söz edelim.
Bu NATO isimli belanın 60 yıldır dünyanın üstünde karabasan gibi durduğundan, artık yettiğinden, bu kara bulutu dağıtmamızın gerektiğinden ve bunu nasıl yapacağımızdan konuşalım.
Bir ölüm aygıtı olan NATO 4 Nisan 1949’da kuruldu ve 60 yıldır dünyanın hiçbir yerinde barışı, güvenliği sağlayamadı. Eh! 60 Yıl yeter, artık dağıtılsın. Savaşa da NATO’ya da hayır.
Savaşı yenecek tek güç olan seslerimizi buluşturmak, çığlığa dönüştürmek için 11 Mart Çarşamba günü KargART’da, 4 Nisan Cumartesi günü Kadiköy Meydanı’nda buluşalım.
nilufer@att.net