Gölgenin Farkına Varmak
Lale Altunel
Aşkın çıkmaz sokaklarda dolandığı anlardan biri de aşık olunan kişinin yüzünün büyük savaşlar bile verilse hafızada canlandırılamadığı o çaresiz an olsa gerek. Görmek arzusunun doruğa ulaştığı ancak fiilen imkansız olduğu anlarda, hatırlayabilmek için çırpınılan an. Herkes hatırlanır da , onun yüzü canlandırılamaz göz önünde. Hele de bir fotoğraf bile edinilmemişse…
Bu arzunun bir mite sebep olup sanatı yaratması, resim sanatının ilk örneklerinin Altamira’nın duvarlarındaki büyülü hayvan çizimleri olduğu tezini çürütür. Victor İ. Stoichita’nın ‘Gölgenin Kısa Tarihi’ kitabında ilk anlattığı Plinius’un “Naturalis Historia” (Doğa Tarihi) yapıtından alıntıladığı, resim sanatının doğuşunu betimleyen bir hikayedir. Pilinius’a göre resim sanatı, insanoğlu duvardaki bir gölgenin sınırlarını çizdiği zaman ortaya çıkmıştır. Pilinius’un bu tezinin dayandığı mit; Sikyonlu bir çömlekçi olan Butades’in kızının, aşık olduğu adam uzaklara gitmeden önce onun duvara yansıyan gölgesinin konturlarını belirlediğini ve çömlekçinin bu çizimi çömleğin üzerine kopyalayıp, kabartıp pişirdiğini anlatır.
Gece on ikiyi tam on iki geçe oturdum masaya. Masa lambasının ışığı elime, elimin karanlığı da klavyeye düşüyor, oradan yazdığım yazıya, sonra dergiye, sonra sana sirayet ediyor. Karanlığım sana sirayet ediyor. Lambanın ışığı çok kere yer ve şekil değiştiriyor tıpkı Butades’in duvardaki konturları çömleğe çizmesi gibi. Bu mite göre ilk resim tasvirin tasviridir. Işık bir kez oyununu oynamıştır ve sonrası çömlekçinin onu görüşüne sonra eliyle yeniden şekillendirişine bağlı olarak tekrar form kazanmıştır. Zavallı kız da çömleğe baktığında sevdiği adamı ancak babasının gözünden görebilir.
Ancak bir başka hikayede Stoichita, Leon Battista Alberti’nin erken modern sanat hakkında yazdığı bir kitaptan alıntı ile şunu vurgular; resim sanatının mucidi Narkissos’tur. Quintilianus’un resim sanatının temelini, bir insanın kendi gölgesinin etrafını çizmesi olarak anlatması gibi, Alberti de resmin aynada görüneni kucaklamak olduğunu vurgular. Buna ilk örnek Vassari’nin kendi evinde bulunan bir freskte kendi gölgesini çizmeye çabalayan bir ressam resmedilmiştir. Giorgio Vassari tarafından 1453’te yapılan bu “Resmin Kökeni” freskinde, ressam kendi gölgesini çizer, gölgesi başkası tarafından çizilmez. Zaten her ressam aslında kendisini resmeder.
Aslında Aşk hakkında yazmam gerekiyordu. Fakat söyleyecek bir şey bulamadım. Söylenebilecekler üç aşağı beş yukarı aynı zaten. Hemen herkesin farklı biçimlerde aynı duyguları yaşadığını düşünüyorum. Aşk dediğimiz yaşanan aynı, yaşandığı odalarda sokaklarda yansıyan siluetlerin gölgelerin formları farklı.
Gölgelerin ilginç tarafı da bu. Sadece formları farklı. Renkler hep aynı. Simsiyah. Işıkla arasına engeller giren, kapkaranlık olan siyah. İçimizde saklanan ne varsa onun gibi. Farklı şekillerde bedenler duvarlarda yerlerde uzayıp giderken sarılırken , bakışırken, dönüp giderken, küçülürken hep siyah. Ve tıpkı aynada gördüğü kendini kucaklayan ressam gibi, aşkta da kişi kendisini kucaklıyor her seferinde. Mecnun’un Leyla’ya aşkını açıklarken ‘Ben gönlümdeki Leyla’ya aşığım’ deyişi gibi, kişi kendi içinde kendi görüşüyle yarattığı, kendinden bir parça olanı, siyah ruhunda kucaklıyor.
Bir takım dinlerde, efsanelerde de gölgenin ruhu temsilinden bahsedilir. İsa’nın doğumunu müjdelerken meleklerin Meryeme ‘Yüceler yücesinin gücü sana gölge salacak’ deyişini örnek verir Stoichita. Gölge salmak kutsal kitapta; “episkiazein” kelimesine karşılık geliyor. Bu Yunanca sözcük “imge yaratmak” ile eş anlamlıdır. Resmin kökeninin ressamın kendi gölgesini çizmesine bağlanması gibi, tanrının da İsa’yı yaratırken-tüm insanları yaratırken kendi imgesini farklı biçimde yarattığını söyleyebiliriz.
Kitap, gölgenin kavram olarak neler ifade ettiğini hatırlatan filmlerden reklamlara, resimlerden yerleştirmelere uzanan verilerin bir derlemesidir ve sonuca ulaştığınızda ne kadar iyi bir inceleme okuduğunuzu fark edip müthiş bir doygunluk hissedersiniz. ( Gölgelerin gücü adına! Güç bende artık! )
Aşk’tan bahsetmek isterken aklımın ‘gölge’ kavramına-nesnesine kaymasının sebebi sadece bu kitabı okumuş olmam değil elbette. Üst üste gezdiğim iki sergiden de oldukça etkilenmiş olmam. Birisi İstanbul Modern Sanatlar Müzesi’ndeki ‘Gölgeye Övgü’ başlıklı sergi -22 Ocak/6Mayıs- , diğeriyse Nermin Er’in Galeri Nev’deki kişisel sergisi-23Ocak/14Şubat-.
‘Gölgeye Övgü’, aralarında Haluk Akakçe’nin de bulunduğu sekiz sanatçı ve iki sinemacının işlerini içeriyor . Özellikle sinema ve animasyonla ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bir sergi. Kuklalarla ve animasyonla yapılmış kısa filmler el emeği ve kurgu açısından, gelişmiş efektlerle dolu yapıtlarla kıyaslandığında övgüyü fazlasıyla hak ediyor.
Sergi Karagöz Hacivat oyunlarıyla başlıyor.. İşte burada gölge nesnenin şeffaflığına-melzeme deridir- bağlı olarak kurtuluyor karanlıktan.
Farklı ele alınışlarıyla gölgenin sergideki çeşitliliği izleyicinin zihnini açıp her bir esere doğru merakla yönelmesini sağlıyor. Kuklalarla yapılan kısa filmlerin dışında estetik açıdan en beğendiğim işler William Kentridge’in bronz heykelleri oldu. Sanıyorum ki; demirlerle önce konturlarını belli edecek şekilde oluşturduğu plaka halindeki biçimlere çamurla ya da benzeri bir malzemeyle-plasterin olabilir- küçük eklemeler yapmış, kaynak yerlerini kapatmış ve hafifçe form kazandırmış, sonrada bu halleriyle bronz döküm yapmış. Simsiyah patine edilmiş heykeller gölgeyi, kavram olarak mı yoksa
nesne olarak mı ele almam gerektiğinde tereddüt edişimi haklı çıkaracak kadar iyi cisimleştiriyor.
Nermin Er’in kağıtları küçük küçük kesip biçimlendirerek, arka arkaya dizerek, en arkasına ışık koyarak ve hepsini şık birer ahşap kutu içinde göstererek ürettiği işleri ise görememiş olanlar için pişmanlık sebebi. Gölge oyunlarından gücünü alan bir yaklaşımla arkadan ışıklandırılan, kimisi hareketli sıra sıra beyaz kağıtlar animasyon, illüstrasyon gibi alanları heykeltıraş hüneriyle fetheden ellerin üretimi. Gölge ve ışığın ustalıkla kullanıldığı işler, karanlık galeride ışıklı küçük kutuların içinde insanı çocuksu masalsı bir yolculuğa çıkarıyor. İşlerin yapımında gereken sabır ise sanatçının kağıtları nasıl bir aşkla kestiğinin göstergesi.
Haydi bir de gölgenin olmadığı bir dünya düşün. Mesela fotoğraf sanatı etkisini tamamen yitirirdi. İzleyecek film bulamazdık herhalde. Resimde ön-arka ilişkisi kalmaz, gözümüzle görebildiğimiz her şey üç boyutlu olmaktan çıkardı.Gölge et başka ihsan istemem! Yoksa hayatın da sanatın da tadı tuzu kalmazdı.
lale_altunel@hotmail.com