.O.rang


hira d.
Rock’n’roll. Ya da kısaca, s.ktir et moruk, dalgamıza bakalım. Ne içiyoz bu akşam?
Fiyakalı değil mi?
 
Bunun bir yüzü, şişirilmiş etekler, bukleli peruklarla 1-ki-üç, 1-ki-üç valslerinden gelen kasıntı bir kültürün gençlerinin, twist, cha cha falan derken adım saymadan şöyle gönlünce hoplayıp zıplaması, buradan da bir karşı kültür mitosuna yol vermesi idiyse eğer; diğer yüzü de, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki kuşakta yaşanan genç nüfus patlamasıyla (baby boom, ‘60’larda 25 yaş altı nüfus yüzde 40’lere dayanmıştı), görece daha serbest, daha bireyci ve cebi harçlık dolu koca bir kuşaktan kazanılacak yığınla mangırdı. Nitekim, ’60’ların ortalarından itibaren zencilerin elinden hemen kapılarak, lepiska saçlı, temiz yüzlü beyaz grupların elinde, kıvraklığından epey bir şey kaybederek kaba, 4/4’lük bir rock’a evrilen bu çılgınlık, 5-6 yıl içerisinde plak şirketi bilançolarının ince aritmetiğinin elinde oyuncak olacaktı. İyi koku alan yapımcıların mahir ellerinin idaresinde, sound’lar belirlenecek, parçaların süreleri, biçimleri, albümlerin ve grupların sunuluş tarzları kuyumcu terazisi hassaslığında standartlaşacaktı. “Post”, “new” “reviewal” gibi ön ve arka takılarla şekillendirilen, aynı şarkıların, ritimlerin, riff’lerin, akorların cilalanmasından ibaret güya yeni akımlarla bu formülden son 30 yılda bayağı bir cukkalandı. Kapitalizmin tipik bir tezahürü olarak rock’ın hikâyesi ayrı bir yazının konusu lakin.
Açmaz ise aynı noktada, hâlâ: Ayakta kalmak için (artık alt yaşı 12’lere 11’lere düşen) yeniyetmelerin testesteronlarını zıplatacak ya da yüreciklerindeki aşk heyecanını okşayacak beylik parçalar mı yumurtlanacak; yoksa derdi, tasası, tavrı, diyeceği olan veya çalanın içinden o gün ne geçiyorsa ona karşılık gelen serbest bir dışavuruma yelken mi açılacak?
 
Kimi gruplar 1. yolu, kimileri 2.sini seçti; 1.sinden 2.sine geçmeye ise çok az grup cesaret edebildi, bunlardan biri hatırlanacağı üzere Talk Talk’dur. Grup, ’80 sonlarında listelerin tepesinde gezinirken ani bir manevrayla, mevcut hiçbir türe yüz vermeyen, sırtını doğaçlamaya dayayan, tamamen kendine has 2 nefaset albüm çıkarmıştı: Spirit of Eden ile Laughing Stock. Şirketleri EMI’nin kapı önüne koyduğu grubun beyni Mark Hollis, bu cüretinin bedelini ağır ödemiş, 4-5 yılını çok ağır ruhsal sıkıntılarla geçirmişti.
 
Talk Talk’ın istisnai davulcusu Lee Harris ile telli, tuşlu ve üflemeli pek çok çalgı çalabilen Paul Webb, Hollis’in grubu fesh etmesiyle kendi yollarına düşer. İlk işleri, bir stüdyodan ziyade bir Doğu antikacısını andıran çalışma mekânlarını kurmak olur. Burada The The’nın yaratıcısı Matt Johnson, Talk Talk’un son iki çalışmasında da yer alan Marc Heltham, Bark Psychosis’ten Graham Sutton ve henüz sahne yüzü görmemiş bir Beth Gibbons (evet, Portishead) gibi dostlarıyla uzun, serbest doğaçlama seanslarına girişirler. Webb, Talk Talk’un son iki albümünde parçaların, sonuç itibariyle, müzisyenlerin stüdyoda takılmaya girmelerinden önce bayağı bir şekillendirildiğini, ne kadar serbest bir sedaya sahip gibi görünseler de aşikâr bir başlangıca ve önceden saptanmış bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeker. Yeni grupları .O.rang’ta ise (isim orangutandan gelmekte) her şey stüdyoda, uzun doğaçlamaların ardından herkesin kendini rahat hissettiği noktada ortaya çıkar. Saatler, günler süren uzun, tamamen keyfekeder takılma seanslarının ardından, Webb ile Harris akla ziyan titizlikte bir çalışmayla bu kayıtları kesip yapıştırarak (mesela 20 dakikalık bir takılmadan heyecan verici buldukları sadece 1 dakikayı kullanarak) birer parça haline getirir.
1994’te çıkardıkları ilk albümleri Herd of Instinct’te açılış parçası “Orang”, Harris’in helezonik davulu, bulut gibi etrafı kaplayan gitar tınıları, Gibbons’ın hezeyanlı mırıltıları ile Laughing Stock’ta kalınan yere işaret eder adeta. Sonraki, birbirinin devamı niteliğindeki, sırtlarını yine Harris’in kıvrak, takıntılı, girdapsı davul ritimlerine yaslayan 2 parça için, internette okuduğum bir teşbihe başvurmak isterim: Geçirdikleri uçak kazası sonucu Afrika’ya düşen bir grup müzisyenin, gece kendilerine sunulan sihirli bitkileri yedikten sonra, kabilenin ateş ayini davullarına kendi çalgılarıyla eşlik ettikleri psikeledik bir deneyim! Aradaki “All change” ile “Anaon”un amorf, atonal karanlığının ardından, uzay boşluğuna doğru savrulan avaz avaz melodikaların, şenlikli bir tango tutturmuş vibrafon ve gitarların katmanlı nameleri üzerine gospel misali doğaçlayan Gibbons ile “Loaded Values” gelir. Son parçaları “Nahoojek” vahşi vurmalılardan oluşan bir altyapının üstüne binen kakışmalı gitarlar, ayinsi vokaller ve K. Jarrettvari ilahi orglar ile Miles Davis’in “Bitches Brew”ine el sallamaktadır adeta.
Aslında yine aynı yıl, albümden daha önce çıkardıkları Spoor EP’si için ise bu albümün bir nevi ham, stüdyodaki en çıplak hali diyebilirim.
Dükkân raflarında eşine pek rastlanmayan bu tarz bir albüm, her ne kadar eleştirmenlerce ve Wire gibi dergilerce alkışlansa da, ticari bir intahardı. Bundan mıdır bilinmez, 2 yıl sonra gelen albümleri Fields and Waves, daha tanıdık, seçilebilir ezgilere, alışıldık şarkı söyleme biçimlerine daha yakın duran, sözlü vokallere sahip ki, U.N.K.L.E.’ı hatırlatan sözlü şarkılarından hiç haz etmedim şahsen. Parçaların belkemiği yine ritim, fakat Lee’nin kıvrak davulu daha drum’n’bass bir koşuşturmaya dönüşmüş. İlk albümün ayin havası yerini daha bir şarkı formuna bırakmış. Yine de, ilk albümde zar zor seçilen santur, zurna, didjiridu, tahta flütler, zin, sitar, Bali-phone gibi batıdışı çalgıları daha önplana çıkararak elde ettikleri ruhani hava (ya da, hiçbir batılı çalgı kullanmadıkları “Boreades”te yakaladıkları özgünlük) ve de synth’leri doğrudan amfilere bağlamak, mikrofon açılarıyla oynamak gibi analog deneylerle yarattıkları sahte-elektronik atmosferle piyasada dayatılan rock gruplarından çok daha ilgi çekici bir çalışma bu.
 
Genç, isyankâr, devrimci, enerjik gibi etiketler havada uçuşur, bunun karşılığında da fabrikasyon ürünler pazarlanırken, müziğin kendisi bayağı bir gümbürtüye gidiyor netekim.
 

 

hazbazz@yahoo.com.tr