BELLEK FİŞEKLERİ

Güney Öztürk

                                                                             

“Bellek bütün bilgelikleri doğurandır.”  Aeschylus

Bellek durağan bir olgu değil; bir süreç. Neyi hatırladığımız ve neyi unuttuğumuz da, en az bireysel olduğu kadar toplumsal ve politik. Hatırlama, unutmayı da içeren bir eylem. Bir olayı ilk sefer başka, ikinci sefer başka, üçüncü sefer başka anlatabilmemiz, beşinci defa anlatışımızda öncekilerden farklı bir ayrıntıyı eklememiz, hatırlamanın kaygan zeminini ortaya koyar. Bu yeni eklenen ayrıntı, belki o an içinde bulunduğumuz bağlamdaki bir uyaranın tetiklemesiyle “hatıra gelmiş”tir. Hatırlamak farkında olsak da olmasak da seçtiğimiz bir eylemdir.
 
Benim çocukluğumda belgesel denince akla hayvanlar, vahşi doğa, sualtının gizemli dünyası dışında pek bir şey gelmezdi. Sonra sonra belgesel kanalları açıldı da, hayvanların özel hayatı dışında bir şeylerin de belgesel konusu olabileceğini gördük; adrenalin sporlarını tanıtan, gemi yapımını anlatan, uyku bozukluklarını inceleyen, punk hareketini belgeleyen... vs. farklı ilgi alanı ve bakış açılarını yansıtan yapımlara nispeten daha ulaşılabilir oldu. Günümüze yaklaşırken de, son on yılda, film çekmek için teknik donanıma sahip olmak eskisi gibi zor değil. Bu sayede de, tanıklıkları, tanıklıklarımızı, gördüklerimizi, duyduklarımızı belgelemek, paylaşmak, çoğaltmak için teknik açıdan pek bir engelimiz yok.
 
Malumunuz, travması bol dünyamızın, yine travması bol ve çeşit çeşit olan bir coğrafyasında doğduk. Az büyüdük büyümedik, yaralarla tanışıverdik. Kendi yaralarımız oldu bunlar, ya da başkalarının. Kimi zaman yaralayan, kimi zaman yaralanan olduk. Bazı yaralar tamamen iyileşti, bazılarının hafif izleri kaldı. Bazısı hiç iyileşmedi, ummadığımız zamanda durduk yere kanadı, ya da bazı yaralar hiç kapanmadı, hep usul usul sızladı.
 
Susmak, saklamak, üstünü örtmek, yarayı kangren eder. Yaralayan travmanın izlerini iyileştirmenin en iyi yolu, yaşananı belgelemek ve suçu ifşa etmektir. Böylece travma “mağduru” kendisini dünyada yapayalnız hissettiren, köşeye sıkıştıran acısını toplumun aynasında görebilir ve yeniden nefes alabilir. Bu yaralı coğrafyada belgesel yapmak, hatırlamayı seçmektir! İyileşmek için hatırla! Toplumsal bellek kavramını ilk ortaya atan Halbwachs “mutlak yalnızlık içinde büyüyen bireyin belleği olmaz,” der. Bellek, sosyal bağlamımızda, ilişkilerimiz üzerinden kurgulanır.
 
Belgesellere “bellek fişekleri” diyorum; uçucu değil, yanıcı madde. Belleğimizin dip köşelerine ulaşıp tutuşturan ve böylece “hatıra getiren” ya da tanık olunmayana yer açmak için bellekte kendine uygun bir yer seçip ateşe veren fişekler. Ateşlenen nöronlar, anımsamak için, anmak için, anlamak için birbirlerinden aldıkları ateşi birbirlerine dağıtıyorlar. Bazı şeyleri, ortalığı ateşe vermeden hatırla(t)mak imkânsız gibi.
 
Hatırla: Kürtler var! “Dersim 38”, “İki Tutam Saç”, “Miraz”
Hatırla: İşçiler var! “TOZ: Silikozis işçileri”, “4587: Tuzla Tersanesi belgeseli”
Hatırla: Müzik var! Müzik dönüştürür! “Müzikte Bir Deney: Anadolu Rock”, “Kara Altından Altın Mikrofona: T.P.A.O. Batman Orkestrası”
Hatırla: Gitmediğimiz yerler var! “Son Kumsal”, “Devrimci Gençlik Köprüsü”, “Küçükpazar”
Hatırla: İnsanlar vardır ki... “Tülay German”, “Sayfalar Arasında Bir Gölge: Vahan Sahaf”, “Pippa'ya Mektup”
 
Belgeseller, bellek fişekleri, izleyiciyle daha çok buluşmalı, lale kart kontenjanlarından, daracık havasız salonlarda sıkış tıkış izlenmekten kurtulmalı, arşivler oluşturulmalı, DVD'ler basılmalı, yılda 1-2 kez yapılan festivalleri aşıp liselerde, üniversitelerde, derneklerde, köşede bucakta toplu gösterimler yapılmalı! Bazı şeyleri, ortalığı ateşe vermeden hatırla(t)mak zor gibi.

guneyozturk@gmail.com