Özgürleşmenin Muhafazakarlığı
Tayfun Polat, Utkan Çınar
Kadıköy’ün yeni fiyakalı mekânı Gram’ın adını bu sayfalarda daha önce de Bora Şimşek ve Rafet Arslan röportajlarında duymuştunuz. Gram bu sezona eski Dunia’nın yerine geçerek, aynı hızla girdi. Gecikmiş de olsa, bu sefer kayıt cihazını onlara yöneltelim, Kadıköy’ün yeni heyecanını sizlerle de paylaşalım dedik. Can’ın (Tan) son anda işi çıkınca, Gaye Su Akyol ile söyleştik...Tayfun Polat: Buradaki hikâye nasıl başladı? Nasıl bir ihtiyaçla böyle bir şeyler yapalım dediniz?
Gaye Su Akyol: Bundan yaklaşık bir buçuk sene önce DDR’den Bora’ya (Şimşek), ki Eskişehir Altıkırkbeş’ten tanıyorsunuz, Şenol’un (Erdoğan) Altıkırkbeş mekânı ile bağlantısını kesmesinden sonra bir teklif geldi. “İstanbul’da, Kadıköy’de böyle bir şey yapar mısın?” diye. Bora bizim çok yakın arkadaşımız; bunu tek başına yapmak istemeyeceğini, olursa Can ve benle böyle bir işe girmek isteyeceğini söyledi. Biz de “Tamam,” dedik; kabul ettik. Hepimiz müzikle, sanatın diğer alanlarıyla hasbelkader ilgilenen insanlar olarak kendmize ait bir alanımız olsun, bunlarla ilgilenen diğer insanlar da bu alanı kullanarak işlerini diğer insanlarla payşabilsin istedik. Motivasyonumuz tam olarak buydu. Bunun içinde paralar kazanmak çok çok geri plandaydı. Nitekim amaçladığımız şekilde yürüdü her şey. Manevi olarak çok zengin hissettik. Orası sonra birtakım sorunlar yüzünden, ses vesaire, yapmak istediklerimizi çok rahat yapamadığımız bir yerine haline geldiğinden, Dunia’nın da böyle bir ihtimali olduğu için buraya geldik.
TP: Altıkırkbeş Gram’ken bile açıldığından itibaren kısa sürede bir performans mekânına da dönüştü, plastik sanatlara da yer verdi…
GSA: Bilen bilir Avrupa’da bunun çok örnekleri var. Hayat tarzı ile sanat içiçe artık. Her an, her zaman yaşadıklarınla birarada olduğu zaman, bence, sanat sanat oluyor. Müzelerde, büyük paralar ödenerek girilen mekânlarda sanat yapmak o kadar da anlamı ve önemi yaşatan bir durum değil. Bir insanın kahve içerken karşısında bir resim görmesi çok kıymetli geliyor bana. Fikir olarak. Müdavimi olduğu bir mekâna girdiğinde hayatına mutluluk katabilecek, onu motive edebilecek bir detay görmesi çok önemli. Türkiye’de en çok eksik olan şey bence bu. Her şey biribirinden keskin çizgilerle ayrılmış durumda. Kafe dediğinde bir şablon geliyor aklına, bar dediğinde bir başka. Sanat dediğinde müzelerde sergilenen tozlu birtakım arşivler geliyor insanların aklına. Ya da televizyonu açtığında gördüğü kiç birtakım şarkılar, şarkıcılar. Bunun kırılması için elimizdeki mekânı değerlendirmek ve bu kadar ince eleyip sık dokumadan sadece yapmak. Bu işe girdiğimizde “Bunları yapalım,” diye keskin çizgilerle açıklamalar yapmadık tabii kendimize.
TP: Ama daha açılışta Kaan Sezyum sergisiyle girdiniz...
GSA: Bir yandan da iyi kötü yaklaşık 7-8 senedir de bu işin içindeyiz aktif olarak. Müzik yapıyoruz, bir şeyler yazıp çiziyoruz, ben resim yapıyorum. O süreçte bir sürü insanla tanışıyorsun. Bir sürü insan senin eşin dostun, arkadaşın oluyor. Ekstra bir çaba da harcamadık o insanların gelip sergi açması, konser vermesi, performans yapması için. Laf arasında “Böyle bir şey var, gelip yapmak istersen kapımız açık,” dediğimizde neredeyse herkes “Tamam, olur; seve seve,” deyip kalbini, kafasını, ruhunu açtı. Biz de mutlu olduk. Sanatçı inisiyatifli bir yer olması tamamen bizim de bunun içinden gelmemiz ve mekâncı olarak orayı algılamamamızdan. Ben işletmeci değilim hiç bir zaman. Burayı işletmiyorum. Buranın bir parçası olmaya başlıyorum süreç içerisinde. Günlük yaşamda birlikte olduğum insanlar da buraya geliyorlar.
Utkan Çınar: Bir de işin Taksim-Kadıköy tarafı var. Kadıköy bilinçli bir tercih oldu mu? Yoksa denk geldiği için mi?
GSA: Her şey çok denk geldi ve olması gerektiği gibi oldu. Biz Can’la hayatı öyle yaşıyoruz. Bir plan program durumu yok. Birtakım fırsatlar geliyor önüne, sen aralarından seçim yapıyorsun sonra onu yaşıyorsun. Bu hikâye bize geldiğinde de tamam dedik, deneriz, mutsuz olursak da ceketimizi alır gideriz diye düşündük. Bu bir buçuk sene içinde Taksim’le ilgili birtakım öneriler de oldu. Olmaya devam ediyor. Ortaköy’de, Cihangir’de birtakım işletmeler ortaklık teklifinde bulundu aslında. Bu bizim için bir iş olmadğı için aynı anda bir de buna girelim diye düşünmedik. Ama 5-6 sene sonra her şey durağanlaşır, sistematik olarak ilerlemeye başlar, o zaman yardımcı olmaya çalışırız insanlara. Bunu bir iş gibi algılayıp yaptığım resmi, müziği gölgeleyebilecek, zamanımdan çalacak bir duruma dönüştüremem şu anda. Can da değil. Bu bizim hayatımızda bir güzellik; biz de onu yaşıyoruz.

TP: Karşıda da böyle bir kolektivite, herkesin sahip çıkacağı bir yerin olması çok da kolay değil gibi geliyor bana.
GSA: Kolaylıkları, zorlukları da vardır. Sonuçta ben Kadıköylüyüm. Orayı çok iyi tanımıyorum. Arada bir geçmeyle olmuyor bu işler. Orada yaşamadıkça oranın denklemini çözemiyorsun. İnsanların yaşayışları da, algıları da bambaşka. Belki o yüzden Taksim’den buraya geldiklerinde deliriyor, sıkılıyorlar. O da yavaş yavaş kırılıyor. Burada yapılan iş niteliksel olarak oradaki pek çok mekândan yukarı çıkmaya başladı. Günlük, anlık tüketim ve eğlence yerine burada kolektif bir yürüme hali başladı son bir senedir. Karga’nın da o noktada çok önemli bir yeri var diğer yandan. Bu sokağın algısının kırılmasında bı tip hamleler çok önemliydi, ben son bir senedir yürüdüğünü net olarak görüyorum. Öyle bir şey yapalım ki insanlar ürettiklerini, yarattıklarını gönül rahatlığıyla, sansür olmadan paylaşsınlar. Biz de bunun zemini, alanı olalım. Buna önayak olalım.
UÇ: Buranın Taksim çevresine göre daha kompakt bir coğrafyasının olması da buna olumlu katkı yapıyor sanırım. Burası o kadar kalabalık değil ve buraya gelen insanlar bahsettiklerine yüzde olarak çok daha açık insanlar. Bu tarz mekânlar için daha uygun diyebiliriz belki.
TP: Bir de eskiden beri, özellikle müzik piyasasını da besleyen ana kaynaklardan biri olduğu için.
GSA: Akmar vardı. Kadıköy de bir markadır sonuçta. Ne kadar itici de gelse kelime, bunu kabul ediyoruz. ‘80’lerden itibaren burada bir gelenek oluştu. Biz onun uzantısıyız. Yeni bir şey yapmıyoruz. ‘90’larda Akmar’ın varlığı neyse şimdi mekânlar da artık oraya uzanıyor. İnsanların bir araya geldiği içtiği, fikir ürettiği, sohbet ettiği, müzik, resim ve daha pek çok şey yaptığı alanlar. Bence bunun olmaması tuhaftı bu zamana kadar. Beni şaşırtan o oldu. Bunun nedeni de muhtemelen işletmecilerin birtakım korkularla, kısıtlamalarla, nasıl zaptedederiz insanları gibi endişelerle bunu baskılamasıyla bağlantılı. Bu sokakta hâlâ öyle mekânlar var. Üretiyormuş gibi gözüküp baskı uygulayan, insanların belli sınırlar içinde üretmesine izin veren noktalar. Kötü mü? Hayır. Onların varlığı da başka bir dinamik oluşturuyor. Günün birinde onların da dönüşme ihtimalleri olduğu için zenginleşmemiz an meselesi.
UÇ: Tutuculuk problemi yaratıyor mu bilmiyorum? ‘80-90’lardan beri Kadıköy’ün karşıya göre bir üvey evlatlığı ve bununla beraber bir kabuğunu koruma içgüdüsü gelişmiş olabilir mi?
GSA: Birden fazla insanın olduğu her yerde böyle bir ihtiyaç var. İnsan sosyal ve paylaşmaya aç bir varlık. Kendini doğru ifade edebildiği alanları bir anda sahiplenmeye başlıyor. Kısıtlanmadığını, gerçekten birilerinin onu dinlediğini, gördüğünü hissettiği anda insanların mekânla ilişkisi de farklılaşıyor. Bir yere gidip sadece içki içmek mi yoksa oraya ait hissetmek mi ister insan dersen, herkes aynı cevabı verecektir. Aidiyet insanın ciddiye alınması. Biz DDR, Toz ve Toz ve böyle bir kaç gruptan oluşan, vakit geçirdiğimiz insanlar olarak bu ülkenin derdini, söylemini, insanlarını ciddiye alıyoruz. Dokunduğumuz her yerde de bu görünüyordur diye düşünüyorum. Az önce söylediğin bir şey vardı. Kabuk meselesi. Bence Kadıköy’ün kabuğu hiç bir zaman kırılmayacak çünkü zaten Kadıköy’ü Kadıköy yapan bu. O kabuk da korkulması gereken sert, itici bir kabuk değil. Varolan özü muhafaza etmeyle bağlantılı. Muhafazakarlık değil asla. Özgürleşmenin muhafazakarlığı diyebiliriz. Burada özgürlük söylemi vardır. O sonsuza kadar muhafaza edilecek. Gerçi Akmar dağıtıldı; polis geldi, mahvetti orayı. Aradan 5-10 sene geçiyor başka bir noktada tekrar çıkıyor ortaya. İstediğin kadar engelle. O insanlar nefes alacak bir yöntem buluyorlar.
UÇ: Buralara gelen, 20’li yaşlarının başında ya da daha genç insanların, daha rahat korkmadan kendilerini içine katabilecekleri bir havası olduğunu da söyleyebilir miyiz? İletişime geçmeyi daha rahat başarıyor insanlar burada belki de…
GSA: Çok olası. Geliyorsun, bir bakıyorsun bir grubun basçısı burada, şu sergiyi açan bir ressam burada. Zaten işlerine aşina olduğun birileri burada oturuyor. O da bir aidiyet hissettiriyor zaten. Ben bunun müziğini diniyorum, o zaman ben gidip konuşayım bununla diyorsun. Ya da her an senin yaptığının, mesela bir resmin burada yer alacak olma ihtimali var. Bu asla uzak bir ihtimal değil. Gelirsin, konuşursun, böyle bir derdim var dersin. Eğer samimiysen zaten kapı açıktır. O ihtimaller burada daha huzurlu ve güvenli hissetmeni sağlıyor. Büyük bir analiz sonucu değil, kendimden yola çıkarak söylüyorum bunu. 10 sene önce, çok daha gençken böyle yerlerin ihtiyacını duyuyordum. Ve ışığını gördüğüm anda oraya gidiyordum.
TP: Taksim’e insanlar eğlenmeye gidiyorlar. Kadıköy’de ise insanlar zaten burada yaşıyorlar. Yaşadıkları yerde bir şeyler paylaşıyorlar.
GSA: Kesinlikle.
UÇ: Oranın olumlu olarak görülen “kozmopolitliği” sorun yaratırken, burada olumsuz olarak nitelendirebilecek “tutuculuk” işe yarıyor. Kullanışlı bir şey oluyor.
GSA: Şu an Kadıköy’de yaşadığımız şey, İstanbul’un her yerinde, Anadolu’nun tüm kentlerinde olması gereken aslında. Amerika’da, New York vardır, gider orada çılgınlar gibi eğlenirsin. Teksas’a, Seattle’a veya başka bir yerine gittiğinde zaten o lokal sanat durumu vardır. Avrupa’da da böyle. Sorun zaten bu. Kadıköy ilginç olamalı. Olması gereken oluyor burada. Keşke Fatih’te de, Sultanbeyli’de de, Malatya’da da, Kayseri’de de olsa. İnsanların nefes almasını sağlayan bu. Neden olmadığını tartışmamız gerekiyor.
TP: Son olarak yeni projelerden bahsedelim.
GSA: Bu ay “Kontrüksiyon Hayvan Pazar” adında bir etkinliğe başladık. Ayda bir pazar, bir dostumuz geliyor ve tüm mekânı kontrol ediyor. İster DJ set olur bu, ister performans, tiyatro. Tamamen ona bırakıyoruz. Bay Perşembe yapacak mesela önümüzdekini. Kadıköy’deki o pazar sükunetini bozmak amacıyla. Onun dışında daha çok konser yapmak istiyoruz, yabancı gruplar getirmek. Doğaçlama gelişiyor her şey. tayfunpolat@hotmail.com