PETE POSTLETHWAITE: YÜZÜYLE ANLATAN ADAM
Utkan Çınar
Not: Yazı aktörün yer aldığı bazı filmlerin sonunu ele vermektedir. (tahmin edin hangisi?)
Her ay bir vefat üstüne yazmak yoruyor açıkçası. Ama sanat tarihinin en verimli yılları 1940’larda doğanlar yavaş yavaş göçmeye başlıyor artık. Bundan sonra da maalesef sıklıkla yazacağız sanırım.
Bazı aktörler vardır. İsimlerini bilmezsiniz. Bizdeki Yeşilçam emekçisi kontenjanından sevdiğiniz filmlerde görürsünüz. Başrole pek çıkmazlar ama perdede göründükleri o kısa anlarda mucizelerini yaratmakta zorlanmazlar. Sizin çaba göstermeniz lazımdır aslında ne kadar saygın sanatçılar olduklarını öğrenmek için. Harry Dean Stanton mesela. Paris, Texas’da görmüşsünüzdür, sonra bir bakarsınız oynamadığı film yoktur. “Harry” olur o bir süre sonra. Harry 85 yaşında hâlâ güçlü devam ediyor. Benim için onun İngiliz muadili de Pete Postlethwaite’di. “Pete”, 2 Ocak’ta Harry’den çok daha genç bir yaşta, 64’ünde aramızdan ayrıldı. Bu, Oscar’a aday olmuş, Kraliyet Nişanı takmış, enteresan görünüşlü usta aktörden bahsedeceğim.
Nasıl tanıştım onunla. Tabii ki Olağan Şüpheliler’le. Keyser Soze olmasından ilk şüphelendiğim kişi oydu. O kadar ağırbaşlı, tehditkâr ve kendinden emindi ki. Film biter, Soze’yi büyük bir sürprizle tanırız ama hâlâ Spacey’den çok Pete’de, Kobayashi’de kalmıştır aklım. Ama bir yandan da o insancıl yüzü o kadar gaddar bir karaktere izin vermez sanki hiç bir zaman. Babam İçin’i daha sonra seyretmiştim. Haksızca hapsedilen Guilford Dörtlüsü’nden Gerry Conlon’ın babası Guiseppe Conlon rolüyle en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ına aday olduğu. (Kaçak’taki Tommy Lee Jones’a kaybetmiştir. Yorumu size bırakıyorum.) Türkiye’de de özellikle ‘80 sürecinde politikayla ilgilenmeyen ve evlatları bir şekilde ellerinden alınan bir çok anne-babanın vücut bulmuş halidir Guiseppe. Pete’in o hiç bir jest ve mimiğe gerek duymadan, sadece yüzüyle kendini anlattığı müthiş performansını etkilenmeden seyretmek çok zordur.
Brassed Off’da da benzer bir hikâyenin içindedir. Madenlerin kapandığı, yüzbinlerce insanın işsiz kaldığı bir İngiltere’de, tek takıntısı müzik olan orkestra şefi Danny rolüyle. İşlerini kaybeden orkestra üyelerine sadece müziğin önemli olduğunu söylerken görürüz onu. Sonunda ise daha sonra Chumbawamba’nın o ünlü şarkısı “Tubthumping”in girişinde de sample olarak kullanılacak o sözler dökülür ağzından: “Dürüst olmak gerekirse, önemli olduğunu sanmıştım. Sonunda müziğin önemli olduğunu sanmıştım. Bok önemli! İnsanın önemiyle karşılaştırılamaz bile.”(*) Konuşmanın şimdi buraya sığdıramadığım devamını da bulup dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Daha sonra Jurassic Park, Amistad, The Constant Gardener, Romeo + Juliet gibi kalburüstü filmlerde de her gözüktüğünde içimizi aydınlattı Pete. 2008’de son tiyatro oyunu Kral Lear’di Young Vic’te. Son filmleri arasında Inception ve The Town da var. Nisanda gösterime girecek harika isimli komedi Killing Bono (evet bizim Bono) ise son filmi oldu.
“Bu ibretlik bir hikâye. Ama bizim için değil. Bu kayıdı bulacak birileri ve bir şeyler için,” der ve Radiohead’den “Reckoner” çalmaya başlar. Giderayak hayatımda seyrettiğim en müthiş ve karanlık belgesel The Age of Stupid’de sular altındaki dünyada kalan tek insan olarak bunları söyler Pete. O sakin hali ve bilgeliğiyle. Önemli bir çevre aktivistidir ve nişanını geri verme tehdidiyle kömür bazlı fabrikaların emisyonlarının azaltılması rol oynamıştır. Ama 10 yaşından itibaren de aralıksız sigara içtiğini eklemek lazım.
Ve kaydı kapatır, bisikletine binip kaybolur. Karanlık gelecek artık onun sorunu değildir. Ama dünyada son bir insan kalsa, bu Pete olsa, hiç olmazsa gidişimiz klas olurdu...