Hiç Olmazsa...
Viktor Pilatan
Nötr ülkesi valisinin dediği gibi; “Tek bildiğim içimden bir sesin belki dediği”.Öncelikle kötü nedir? İyi nedir? 7-0’lık bir yenilgi ile 2-1’liğin farkı nedir? Bunların dünyanın en göreceli kavramları olduğunu söylemekte sakınca yok sanırım. Asıl mesele bu iki kavramın içlerinin bizim yerimize doldurulması olmalı. Buna izin vermek insanın duygudurumunu bozar, özgürlüğünü elinden alır. Özgürlüğe güvenemezler, ona sahip olmayanlar.
İnsanın en kötü alışkanlığı, alışması. Daha kötüye sürekli alışıyor. Bir yandan da o “hiç olmazsa...” adamına dönüştüğümü anları da biliyorum. Karamsarlığa düşmüş, tadı kaçık birine diyorum; “hiç olmazsa...” Bencilliğimden tabii ki. “Zaten bildiğimiz dertlerle beni de yorma. Kitle bir video daha, Primus seyredelim.”
İlk taşı günahsız olan atsın.
Çizgiromanların insanların beynine yerleştirdiği bir vaziyet: Sebepsiz kötü olma hali. İskeletor, Joker gibi tiplerle. Bunlar gerçek kişiler olmasa da, dünyada böyle insanlar olduğu düşünülüyor. Kötülük geni keşfedilene kadar da ikna olmam. Doğuştan kötü insan yoktur. Hiç bir şey ak veya kara değildir. Hitler’in dünyaya yakıp yıkmaya geldiğini düşünenler bizi şere düşürenler. Sartre’ın “Cehennem ötekileridir” lafını karşı takım taraftarı arasında kalıp dayak yedikten sonra yazdığını düşünebiliriz.
Entellektüel ile tanışmamızın geç olduğunu, hatta belki olmadığını da söyleyebiliriz. Merhabalaşmadığımız kesin. Bu nedenle her konuda olumsuzu arama, düşünsel konuları futbol takımı tutar gibi savunma refleksleri ayyuka çıktı memlekette. İyi-kötü, sevmek-nefret etmek. Bunlar herhangi bir konuyu ele almak, tartışmak, geliştirmek eylemlerinin zehiridir. Fakat, tembel hayvandan hallice insanlık için en kolayı olması üzer.

Güncel atmosferde ise bu konu çok canlı. Fazla dolandırmadan söyleyeyim. Evrime ve diyalektiğe inandığımı herkes biliyor. Bir iktidarın, bir yönetimin biçimini veya zihniyetinin bir günde değişmesi artık mümkün değil. Zaten insanlık tarihinde birkaç zafer anı olsa da onları getiren kolektif bilinç ve hareket etme duygusunun oluşturulmasının yıllar aldığını düşünebiliriz. Ya da bir yanardağı bekleyeceksin. Keza bilen bilir 1783’te İzlanda’da patlayan Laki Yanardağı’nın yarattığı kıtlık dalgasının az daha güneyde bir yerde 6 yıl sonra bir sürprize gebe olduğunu (bunun dışında Japonya’da da kıtlığa neden olduğu söylenir ki el insaf İzlanda’dan da felaket geliyorsa Japonya’nın boş olması lazımdı. Evrimsel mantıkla orada insan yaşamaması lazım). Pragmatizm. Sabırla, zamana yaya yaya geliştireceksin. Ya hep ya hiç işlemiyor. Ya benim istediğim gibi olur ya da hiç olmaz duruşu kanımca hiç bir zaman istediğin sonuca götürmeyecek seni. Hatta kusura bakmazsan biraz da tembelce... En sevdiğim laflardan biridir: “Kafası büyük, aptal dostum yüzünden akıllı düşmanımın geldiğini göremedim.” Daha sevdiğim bir tanesi ise “Cehennemin yolları iyiniyet taşları ile döşelidir.” Oy. Üzerine saatlerce düşünülüp belki yazılabilir. Günahsız bile taş atıyor baksana. Boka sarar diye korkarım. Zaten sarmıştır.
Bence kurtuluşumuz uzaylıların insafında. Ama eğer o gri süper teknoloji araçlarıyla gelip bize üst-insanımsı öneriler getirilerse artık yüzümü kime dönerim bilmiyorum. Geçen aylarda bahsetmiştim Uzaylılar-iyi-tipler diye bir gruba üye olduğumu. Bunun bir önemi var. UFO bilimcileri çok yüzeysel. Uzaylılara inananlar onların iyi mi, kötü niyetli mi olduğuna karar vermeliler. Açıklamalılar... 4 Şubat 2008’de The Beatles’ın “Across The Universe” isimli şarkısı NASA tarafından uzaya gönderildi. Romantik olsa da oradakilerin “Açsana olm, süper şarkı çalıyo!” diyeceğini ummak için erken olabilir. Daha da kötüsü uzaylıların bizim kadar gelişmemiş olmaları. Onlar da oturdukları yerde birilerinin gelmesini bekliyor olabilirler. En kötüsünü düşünme refleksi her zaman öne çıkmalı. Onlar sadece tanık olmadığımız ısılarda yaşayan bir kaç bakteri de olabilirler. Jai guru deva om.
Konuyla alakalı olmasa da gözden kaçan bir konuya daha değinmek isterim. Bizlere 76 yıl boyunca gezegen olarak hizmet eden Pluto, son beş senedir amiyane tabirle “gaz kaçağı” olarak anılmakta. Bu terbiyesizlik zamanında protesto edilse de yeteri kadar ilgi bulamadı buralarda. Akrep burcunun da esas gezegeni olan Pluto’nun bu haksızlığa sadece vefasız uydusu Charon’un kendi özgürlüğünü kimseye danışmadan ilan etmesi ve sistemimizde yer aldığı şüpheli Eris’in keşfi sonucunda uğradı. Konuya duyarlı herkesi her yılın 13 Eylül’ü ilan ettiğim “Pluto’yu anma günü” nde bir top vanilyalı dondurma yeme eylemine beklerim. Ezilenin yanında olmak hümanistin birinci kuralıdır ya.
Pesimistik hareket engellenemez. Ne kadar kötüsünü düşünürsen, o kadar iyisi olur. Bu idare edilebilir. “Mükemmel’e beş kala” daha tatsız. kendihayat@gmail.com