Ama Bu Eserde Çok Nota Var…
Burak Bayülgen
İMPARATORİÇENİN KUCAĞINDA…
Seküler müziğin boy göstermesiyle duygu yoğunluğunun kimi zaman bireyselleşerek müziğe adapte olması şiir ile müziğin kaynaşarak tarih sahnesinde yer edinen bestelerin oluşmasına müsaade etti. Şiirden bahsediyor oluşumuz –özellikle Renaissance’da- müziğin özgün olduğu kadar bağımsız olma ideallerinde de örnek teşkil eder. Müzik ve müzikal imgelemler bağımsızlaşabilir ancak müzisyenlerin bağımsızlaşması için daha vakit var. Bu dönemleri ehvenişer başlığı altında ele almak gerekiyor ki bu müzisyenlere Johann Sebastian Bach ve Wolfgang Amadeus Mozart gibi isimler de dahildir.
Giriş cümlesindeki şiir ile müziğin kaynaşması esasen bu bestecilerin de ideallerinde yer alan bağımsız olma ve bireyselleşme olgusu için iyi bir örnek fakat müziğin saray çevresi ve aristokrat sosyetenin himayesi altında olması zorunlu müzisyenliği belki de bu derya gibi olan bestecilere kısıtlayıcı bir etki bırakarak dayattı. Mozart bu dayatıcılığın ceremesini oldukça ağır ödedi çünkü İmparatoriçe Maria Theresa’nın önünde çalarak sarayı büyüleyen ve hatta imparatoriçenin kucağında oturma şansını elde eden minik Mozart yıllar geçtikçe ona aynı gözle bakılmadığını üzülerek gördü ve öyle bir noktaya geldi ki günümüzdeki klişeleşmiş “…ama bu eserde çok nota var yahu” sözünü işitmek zorunda kaldı.
BÜYÜK BOY BİR AYİN YAZ BANA… YANINDA DA KÜÇÜK BOY HAFTALIK DANS…
Kilise orgunun sesi, çok sesli ayinler, kilise için yazılan müzik bağımsızlığını ilan etme gereği duymuyor, hele günümüzde Byrd’ün Marian Masses’ını dinlemek kadar haz veren bir müzik tarif etmek imkansız gibi, fakat kadrolar, yeteneğin rekabetçiler arasından sıyrılıp bir mevki edinme çabası, baştacı yaptığımız çoğu barok ve öncesi ile klasik dönem bestecilerinin ne tür bir dönemden geçtiğini bize rahatça vurguluyor. Patrona, piskoposa, düke, şefe ve de kral ile kraliçeye verilecek bir hesap ve alınacak öyle ciddi bir sorumluluk var ki, keyfe keder duyguların kolayca müziğe aktarıldığı dönemler olmadığı oldukça açık. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra da sosyetenin takdirini kazanma gereği (ekmeği kazandırtacak olan onlar çünkü) ve onların müzikal zevklerine uyumlu tabloda besteler yaratma zorunluluğu… Bach doğal olarak mecburi eserler yarattı ama o ve neredeyse tümü müzisyen olan ailesi zaten yirmi dört saat müzikle yaşayıp müzikle düşündüğü için müzikal düşüncelerinin örnekleri onun Bach olabilmesinde oldukça etkin bir rol oynadılar. Virtüözlük başka bir şey, uygun tabloda müzik üretmek başka bir şey. Onların savaşımı da buydu zaten. Yetenekleri ve enstrüman hakimiyetleri bilinen bir olgu ancak bu yeteneğin siparişlere hizmet etmesi de çorbanın kaynaması için gerekliydi.
Örneklendirmek gerekirse: Claudio Monteverdi Montana Dükünün hizmetindeydi. Jean-Baptiste Lully Kral XIV. Louis’nin hizmetindeydi, Henry Purcell Westminster Abbey’e orgcu olarak atanmıştı. Jean-Philippe Rameau Riche de la Paupliniere’nin hizmetindeydi. Antonio Vivaldi Ospedale della Pieta’nın müzik öğretmeniydi. Ama Monteverdi madrigaller için ne kadar önemli eserler ortaya koyduysa, Vivaldi de konçertonun gelişimini bu hizmetleri sırasında sağladı. Henry Purcell’in İngiliz müziği için yeri bellidir. Peki ya Johann Sebastian Bach?.. Müziğin babası. Daha söze gerek yok.
Kuşak sayısındaki “Bir Füg. O Kadar” isimli yazımda da bahsetmiştim, bir kez daha bahsedeyim: Renaissance ve İngiliz müziğinin temel yapı taşları olan Thomas Tallis ile William Byrd’ün eserleri Elizabeth I tarafından çıkarılan bir yasayla basıldılar ve yaygınlaştılar. Bu sebepten ötürü çoğu bestecilerin hizmet durumu Mozart’ın aksine sanattan anlayan, sanatı uygulayan ve takdir eden krallar, kraliçeler ve dükler tarafından desteklendi.
MARK SMEATON GİBİLER DE GEÇTİ BU DÖNGÜDEN…
Saray müzisyenlerinin diğer saray görevlilerinden farklı olmadığı dönemlerden bahsederken henüz değeri anlaşılmamış bir zümre ortaya konuyorumuş gibi bir izlenim veriliyor. Madem öyle Henry VIII gibi bir kral, tarihi değiştiren Anne Boleyn’i en iyi nasıl anlatır? Ya da hangi araca başvurarak siyasi kimliğiyle âşık kimliğini birbirinden ayırır?.. Bu nedenle yazının başında seküler müzikle duyguların bireysele inmesinden bahsettik. Henry VIII’nin besteleri de tarihidir, HenryVIII müziğe destek vermez, müzisyendir kendisi, kral olduğu kadar bestecidir… Onun hizmetinde örneğin Thomas Tallis çalışmıştır. Tallis İngiliz Müziğinin Babasıdır.
Kötünün iyisi midir durum?.. Kötü gibi gözükenin iyisidir. Garip bir örnek; Mark Smeaton da Henry VIII’nin hizmetinde bir müzisyendir ancak zinadan idam edilmiştir. Onu anmamıza Sir Thomas Wyatt’ın dizeleri yardımcı olmuştur. Şimdi kötünün iyisi diyebiliriz ama Bono’nun devlet başkanlarının üzerindeki hakimiyetine geçmişten bağlantı olarak Mark Smeaton gibilerinin gözden kaybolması, Tallis gibilerinin iyi hizmet vermesi, Bach gibilerinin aykırı ve huysuz davranması, Mozart gibilerinin ise “ama bu eserde çok nota var” sözlerini işiterek değer verilmemesi yatıyor.
-SON-
İlyasoğlu, Evin: Zaman İçinde Müzik: Başlangıcından Günümüze Örneklerle Batı Müziğinin Evrimi, YKY, 5. Baskı, 1999.
Farrachi, Armand: Bach, Son Füg, Can Yayınları, 2. Basım, 2010.
burakbayulgen@yahoo.com