ARMONİK VE BİÇİMLİ ŞEYLER


Utkan Çınar
Geçen ay başladığımız, Kurt Vonnegut’un 1973 tarihinde Playboy’a verdiği röportajın devamı aşağıda. Vonnegut, başyapıtları Mezbaha No.5 ve Şampiyonların Kahvaltısı’ndan, şöhretle imtihanından ve diğer şeylerden bahsediyor. Onu nasıl hatırlayacağınız size kalmış. Biz yayımlamaktan büyük keyif aldık ve onur duyduk. Hadi geçmiş olsun…

Playboy: Ne gibi şeyler size harbici komik gelir?
Kurt Vonnegut Jr.: Hiçbir şey beni yarmaz. Ben şaka yapma işindeyim, bu ikincil bir sanat formu. Doğal bir yeteneğim olageldi bu konuda. Fare kapanı yapmak gibi. Kapanı yaparsınız, kurarsınız, takılırsınız ve bam! Kitaplarım küçük parçalardan oluşan mozaikler gibi. Her parça bir espri. 5 satır veya 11 satır uzunluğunda olabilirler. Eğer trajik yazsaydım büyük bir değişiklik olabilirdi, sabit bir ciddiyet akıntısı. Onun yerine şaka yapma işine girdim. Bu kadar yavaş yazmamım bir nedeni de her şakanın iyi olmasına çalışmam. Bunu yapmalısınız yoksa kitaplar yiter gider. Şaka yapmak hayat düzenimin büyük bir parçası. Herhangi bir konu hakkında çalışmaya başladığımda onda komik şeyler bulmalıyım yoksa dururum.

P: Mezbaha No.5 aslen 2. Dünya Savaşı’nda Dresden’in bombalanması üzerine. Bunu bilimkurgu tarzında yazmanıza ne önayak oldu?
KVJr: Bunlar sezgisel durumlar. Ne yapacağınız ile ilgili stratejik toplantılar yoktur; sadece her gün işe gelirsiniz. Mezbaha No.5’teki bilimkurgu pasajları Şekspir’in palyaçoları gibi. Şekspir seyircinin yeteri kadar ağır muhabbete maruz kaldığını farkedince; bir palyaçoyu, budala bir hancıyı devreye sokar tekrar ciddileşmeden önce. Diğer gezegenlere yolculuk şakacı bir bilimkurgu tarzı ve ortamı neşelendirmek için palyaçoları devreye sokmak gibi.

P: Mezhaba No.5’i yazarken konuya tamamen gerçekçi bir şekilde eğilmeyi denediniz mi?
KVJr: Yapamazdım, çünkü kitap bütünüyle bir bulunmuş bir malzeme idi. Tamamen kafamdaydı ve açığa çıkarabildim. Ama bu malzemenin özelliklerinden biri de Dresden bombalanması anının tamamen boşluk olması. Çünkü hiç hatırlamıyorum. Bir kaç asker arkadaşıma da sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Bunun hakkında konuşmak istemediler. Bombalamanın nasıl olduğunu unutma refleksi var. Olayı sarmalayan bir çok olay var tabii ama hafıza bankama baktığımda olayın ortası çekilip alınmış gibi. Hatırlanabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Arkadaşlarımın da öyle.

P: Hatırlamasanız bile Dresden’de esir düşme ve bombalanma sizi değiştirdi mi?
KVJr: Hayır. Böyle düşünüyorsunuz çünkü bu bir klişe. Dresden’in hayatımdaki önemi abartılıyor çünkü kitap bir çoksatan oldu. Kitap çoksatan olmasaydı, bu olay hayatımın önemsiz tecrübelerinden biri olacaktı. Bence insanların hayatları böyle kısa süreli olaylar sonucu değişmez. Dresden hayret vericiydi ama tecrübeleriniz sizi değiştirmeden de böyle olabilir. Beni borçlarını ödemiş biri gibi hissettirdi. Hapishanede olduğum sürece yaşadığım açlıkla. Açlık bir insan için normal bir tecrübe olabilir ama benim gibi bir orta sınıf Amerikalı için değildi. 6 ay boyunca fevkalade açtım. Yeterli yiyecek hiçbir şekilde yoktu ve bu benim bakış açımdan heyecan vericiydi çünkü başka türlü bu tecrübeyi yaşayamazdım. Başka insanlara taksi çarpabiliyor, ciğerleri iflas edebiliyor ve bu etkileyici. Ama sadece bir süre açlık yaşamak -askere katıldığımda 80 kiloydum, salıverildiğimde ise 60; yani çok açtık- kendini beğenmişliğe götürüyor. Buna dayandım. Çocuklarımdan biri benim o zamanki yaşlarımdayken tüberküloz olmuştu. Bir hastane koğuşunda bir yıl boyunca hareketsiz yatmak zorunda kaldı. Toplumda tüberküloz olan tek kişiler yaşlı insanlar, ayyaşlar. Genç bir insan için bir yıl boyunca yaşlı alkoliklerin arasında yatmak; bu onu değiştirdi. Meditasyon yapmak için bir fırsat verdi ona.

P: Yazımınızın bundan sonra değişeceğinizi düşünüyor musunuz?
KVJr: Mezhaba No.5’i bitirdiğimde artık yazmama gerek olmadığını hissettim. Bir şekil bir kariyerin sonu gibiydi. Neden bilmiyorum açıkçası. Sanırım çiçekler açarlarken bir amaca ulaşmanın farkındalığını yaşarlar. Çiçekler çiçek olmayı istemediler, ben de kendim olmayı istemedim. Mezbaha’yı bitirdiğimde bu çiçeği açtığım hissiyatına kapıldım. Ve bir kapanma hissi geldi, anlatabildim mi, yapmam gerekeni yapmıştım ve her şey tamamdı. Kendime karşı görevlerimi anlamaya çalışabilirdim artık.

P: Şampiyonların Kahvaltısı basıldığına göre, yazmaya devam etmeye karar verdiniz.
KVJr: Mezbaha ve Kahvaltı tek bir kitaptı aslında. Ama birbirlerinden tamamen ayrıldılar. Yağ ve su gibi, karışmaya uygun değillerdi. Mezhaba No.5’i ayırmayı becerebildim bardaktan ve geriye kalan Şampiyonların Kahvaltısı’ydı.

P: Kahvaltı’da ne demeye çalışıyorsunuz?
KVJr: Yaşlandıkça didaktikleşiyorum. Gerçekten ne düşünüyorsam onu söylüyorum. Fikirleri insanların bulmaları için paskalya yumurtaları gibi saklamıyorum. Şimdi, bir fikrim varsa, bir şey bana net geliyorsa onu bir romana gömmüyorum. Basitçe, olabildiğince açık bir deneme yazıyorum. Şampiyonların Kahvaltısı’nın önsözünde didaktik olarak gördüğüm artık inançsız yaşayacağımı ve bir inancım olmadığını fark edişimdi. Kafamdan inanç namına geçenler bir tomar reklam ve bu tolere edilemez. İnançsız yaşamak mümkün olmayabilir.

P: Kahvaltı’daki bir çok insan çaresiz -içinden çıkılmaz vaziyetler içerisinde- ve bir çoğu intiharı düşünüyor.
KVJr: Evet, intihar kitabın kalbi. Ayrıca birçok sanatsal kariyerin de sonundaki noktalama işareti. Ben bu noktalama işaretini aldım, kitapta onla oynadım, daha iyi anladım ve rafa geri koydum. Ama görünür bir yere. Bana cazip gelen yanı, pek çok insana cazip gelen, Büyük Bunalım’dan kalan bir miras olma durumu. O Bunalım Amerikan karakteriyle herhangi bir savaştan çok daha alakalı. İnsanlar çok uzun süre işe yaramaz hissettiler kendilerini. Makineler herkesi kovdu. Sanki artık insanoğlu ile ilgilenilmiyordu. Küçük bir çocukken boş kafamı şunla bununla doldururken; ticaretini yapamayan, ailelerini doyuramayan binlerce insanı gördüm ve dinledim. Çoğu artık devam etmek istemiyordu. Ölmek istiyorlardı çünkü utanıyorlardı. Genç insanlar hayata karşı bu hoşnutsuzluğu farkediyor. Benim kuşağım bunu Büyük Bunalım sırasında ailelerinden öğrendi. Ürpertiyor onları. Gençlik imrenmeyi de hissediyor. ‘30’larda öğrendiğimiz bir şey daha: Materyel hurdalara açlık, onlara sahip olan insanlara imrenme. Bizim kuşağımızın pek gizli bir sırrı hayatı çok sevmememiz.

P: Şimdiki genç kuşakların yaşamı daha önceki 2-3 kuşaktan daha çok sevdiğini söyleyebilir miyiz?
KVJr: Hayır, onlar da sanırım sevmiyorlar. Kuşaklar arası kızgınlığın sebebi; bunu çocuklarına geçirdikleri için ailelerin suçluluk ve utanma duygusuna sahip olmaları. Ama genellikle Amerikan deneyimi mutsuz bir tecrübe. Bunun bir nedeni de dediğim gibi inançsız yaşamak. Bir gemi veya başka bir şeyle buraya geldiğinizde inancınızı terk etmiş oluyorsunuz.

P: Bu sizi nasıl etkiledi?
KVJr: Tüm kitaplarım bu soruya cevap vermeye çalışma ve yaşamı daha çok sevme çabası. Çocukken yetişkinlerin kafama doldurduğu beş para etmez metaları atmaya çalışıyorum. Oraya bir inanç koymak istiyorum. İnsanlar her şeye inanacaklar, demek ki ben de inanacağım. Bunu antropolojide öğrendim. Armonik ve biçimli şeylere inanmaya başlamak istiyorum. Şampiyonların Kahvaltısı bir intihar tehdidi değil bu arada. Bunu atlattığımın sözü. Ki benim için önemli bu. Eskiden bunun bir konuşmayı yapmamak, bir tarihi atlatmak, bir faturayı ödememek veya bir kokteyle gitmemek için mantıklı bir yol olduğunu düşünürüdm.

P: Yani kitaplarınız sizin için bir terapi?
KVJr: Tabii ki. Bu biliniyor. Yazarların keyifli bir molası oluyor: Kendi akıl hastalıklarını her gün tedavi edebiliyorlar. Şanslıysam kitaplar toplamda bundan daha fazlasını yapıyor. İşe yarar bir vatandaş, organize bir toplumda özellikli bir hücre olmak isterim. Şampiyonların Kahvaltısı’nın tedavi edici kitapların sonuncusu olacağını hissediyorum ki bu bayağı kötü. Delilik sanattaki güzel kazaların nedeni. Kahvaltı’nın sonunda, kullanıp kullanıp durduğum karakterlere özgürlüklerini veriyorum. Onlara artık ihtiyacım olmadığını söylüyorum. Kendi kaderlerini izleyebilirler artık. Sanırım bu benim de kendi kaderimi takip edebileceğim anlamına geliyor. Onlara daha fazla bakmak zorunda değilim.

P: Bu iyi hissetiriyor mu?
KVJr: Farklı hissettiriyor. Farklı bir şeyler hissetmekten hep memnun olurum. Değiştim. Geçen biri bana bunun simyacıların sırrı olduğunu söyledi: Gerçekten de metallere hal değiştirtmeye çalışmıyorlardı. Öyleymiş gibi davranıyorlardı ki zengin patronları olsun. Gerçekten umdukları kendilerini değiştirmekti.

P: Son bir kaç yılda oldukça meşhur oldunuz. Bu hayatınızı çok değiştirdi mi?
KVJr: En büyük problem posta. Sanırım Eddie Fisher kadar mektup alıyorum, günde altı tane. Birçok düşünceli, hoş mektup alıyorum. Onlara cevap vermeye çalışıyorum ama farkettim ki bu mümkün olmayacak. Balyalar yığılıyor ve hepsi de cevap vermeyi düşündüğüm mektuplar. Bir aralar sekreterim vardı. Sandım ki onu bu muazzam yazışma işinde kullanabilirim. Ama bir baktım ki mektup dikte ettirmek günün yarısını alıyor. Ve ne zaman bir mektuba cevap versem bir mektup arkadaşı edinmiş oluyorum. Yani postam geometrik olarak artıyor.

P: Popülerliğiniz hayatınızı başka açılardan da etkiledi mi?
KVJr: Hayır. Sadece daha erken olmadığı için hayıflanıyorum çünkü bir sürü çocuğum varken uzun süre parasız gezdim. Güzel tatillere gidebilir, onlara güzel oyuncaklar alabilirdim, vesaire. Yani tabii ki ayakkabıları vardı ve özel eğitim de alabildiler ama yıllar boyunca para daha dengeli dağılmadığı için üzgünüm. Şimdi hepsi büyüdüler ve para alay konusu haline geldi. Yazarların ekonomisi hakkındaki en saçma durumlardan biri de bu: Ya 50 dolar ya da 500 bin dolar alırlar, arası yok.

P: Peki popülerliğinizdeki artış sizi rahatsız etti mi herhangi bir şekilde?
KVJr: Hayır, sorun olmadı, çünkü popüler olan kitaplar. Onları okumuyorum, onlar hakkında düşünmüyorum. Dış dünyada kendi başlarınalar. Onlar veya şöhretim ben değilim. İnsan içine çıkmayı bıraktım, çünkü kitaplarıma veya şöhretime hiç benzemiyorum. Tanımadığım insanlar haftada 3 defa New York sokaklarında benimle konuşuyorlar. Bu beni eğlendiriyor. Anormal derecede ünlü değilim ve sahip olduğum ufak şöhret de azar azar geldi. Norman Mailer’a, özellikle akıl sağlığına hayranım, çünkü bir aklın karşılayabileceği en büyük şoku sindirebildi: 25’inde ünlü olmak. Bu darbenin altından çok iyi kalktı.

Bana olan aslında standart bir Amerikan işletme hikâyesi. Dediğim gibi, ailem sanatla ilgili idi ve sanat benim için hep bir işti. Bir el arabası ile başladım, şimdi önemli köşelerde süpermarketlerim var. Kariyerim tam da adam gibi yönetilen bir işin büyümesi gerektiği gibi gelişti. 20 yıl öğütücüden sonra kitaplarım basılı ve istikrarlı bir şekilde satıyor. Bir süre daha satmaya devam edecekler. Bilgisayarlar ve matbaalar iş başında. Bu Amerikan tarzı: Eğer makinalar seni kullanmanın bir yolunu buldularsa başarılı bir işadamı olursun. İş büyür mü küçülür mü artık pek umurumda değil. Çocuklarım büyüdü. Parayı lüks için kullamam. Benim için bir aşk göstergesi değil.

P: Sizin için aşk göstergesi nedir?
KVJr: Fudge (çikolatalı şekerleme) bir tanesi. Göl kıyısında bir kulübeye davet edilmek de bir diğeri.

P: Bundan sonra ne tarz şeyler yazmayı düşünüyorsunuz?
KVJr: Sadece tahmin edebilirim. Benim elimde değil. Her gün işe geliyorum ve kelimelerin daktiloda belirdiğini görüyorum. Gazetede teleprimörden* çıkan hikâyeleri yırtıp editöre ulaştıran stajyer çocuk gibi hissediyorum. Bir sonra ne yazacağım, diğer insanların yaşlandıkça başlarına neler geldiğine bağlı. Sezgilerim yaratıcı deliliğimi sıçacak; daha az keyifli kazalar olacak yazımda. Göstericiden çok açıklayıcı haline geleceğim. Konuşabilecek yeterli konum olması için de sonunda eğitimli bir adam olacağım. Kariyerim beni hayrete düşürüyor. Nasıl olur da biri bu kadar az bilgiyle, başka yazarların söylediği yalan yanlış fikirlerle buralara kadar gelir? Yeteri kadar yazdım. Yazmayı kesmeyeceğim ama kessem de sorun olmaz.

Kahvaltı’yı yazmanın bana bir faydası da aileme karşı, daha önce de belirttiğim**, daha mutlu olmadıkları için olan kızgınlığımı su yüzüne çıkarması oldu. Engelleyebilecek olmama rağmen eğer onların gereksiz mutsuzluğunu çocuklarıma da geçirirsem lanet olsun bana. 14 yaşımdan beri zincirleme Pall-Mall içsem de mutluluğun peşinden koşmak için, ki hiç denemedim, arkamdaki rüzgar sanırım hâlâ sağlam. Yıllar geçtikçe Truman Capote’ye daha da saygı duymaya başlıyorum çünkü sürekli daha bilge biri oluyor. Geçen televizyonda gördüm onu ve diyordu ki “İyi sanatçıların çoğu kendi sanatları dışındaki neredeyse her alanda aptaldırlar.” Kevin McCarthy de bana aynı şeyi söylemişti. Onu bir oyununda iyi hareket ettiği için tebrik ettiğimde: “Çoğu aktör sahne dışında sakardır,” dedi. Gerçek hayata karşı aptal olmak istemiyorum artık. Sahne dışında sakar olmak istemiyorum.

Eminim ki benim yaşımdaki insanlar için iş; Büyük Bunalım’ın getirdiği imrenme, hayattan nefret etme duygudurumundan sıyrılmaktır. Richard M. Nixon da, ki mutluluk hakkında hayagücünden yoksun ve bilgisizdir, bir Büyük Bunalım çocuğudur. Belki ikimiz de önümüzdeki dört yılda bundan sıyrılırız. Şu kadarını biliyorum: Öldükten sonra çocuklarımın kendi babam hakkında söylediklerimi benim için de söylemelerini istemiyorum: “Harika espriler yapardı ama çok da mutsuz bir adamdı.”


*Telegraf sonrası, fax öncesi bir teknoloji.
** Bkz. Ocak 2011 mecmuası.

khgv@hotmail.com