Seçmek


Tayfun Polat
Bu yıl bir genel seçim daha geçireceğiz. Yani bir kez daha kötünün iyisini seçmek zorunda kalacağız. Şimdi, seçim kampanyaları başlayıp, ortalık toz duman ve propaganda kirliliğine boğulmadan, erkenden, bir seçim yazısı. Çünkü ehven-i şer denince, benim aklıma sadece seçmek geliyor.

Önce, aç parantez. 12 Eylül 2010 referandumunda bile isteye oy kullanmayan, eli temiz, vicdanı rahat bir birey olarak; çevremdeki hemen herkes gibi referandum sonrası iktidar partisinin (doğal olarak) tepkilere yol açan her icraatında “Yetmez ama Evet”çilere yüklenenlere birkaç kelamım var. Referandum sonuçlarına ilişkin onlarca analiz yayınlandı. Herhangi birini okudunuz mu? Ben yayınlandıkları sırada da bazılarını okumuştum, ama daha çoğunu bu yazıya girişmeden önce okudum. Referandumdan %58 evet çıkmasının nedeni “Yetmez ama evet”çiler değil sevgili atgözlüklü kardeşlerim. Hemen hemen bütün analizlerde belirtildiği gibi, referandumdan “hayır” sonucunun çıkmamasının birincil sebebi, MHP’den AKP’ye kaçan oylar. Farklı görüşler belirtilse de bu oyların MHP’nin toplam oyunun %30-40’ına, genelde ise %5-7’ye tekabül ettiğine ilişkin görüş birliği var. “Yetmez ama evet”çilerin etkisinin ihmal edilebilir bir yüzdede olduğunu söyleyenler var ama, hadi gönlünüz olsun, onu da tahmini bir yüzde ile açıklayalım; %1-2. “Ehven-i şer”i cümle içinde kullan deseler; “Referandumda ‘Yetmez ama evet’ diyenler ehven-i şer’i seçtiler,” derim. Cuk oturur, o ayrı. Ama yeni Anayasa maddelerinin kabul edilmesini onlar sağlamadı. Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasından itibaren her seçimde oradan oraya dolanan, Apo’nun yakalanmasından sonra da MHP’de öbeklenmiş, yüzer merkez sağ oyların bir kısmının AKP’ye geçmesi birincil sebep. İkincil sebep ise boykot. Bir diğer deyişle ve benim referandum tavrım da olarak; kötünün iyisini seçmemek. Yani “Yetmez ama evet”çilere değil, bana yüklenin, eğer atgözlüklerinizden kurtulamıyorsanız.

Tabii boykotu da doğru değerlendirmek gerek. Ülke genelinde yapılan son dört seçimdeki oy kullanma oranlarının ortalamasını aldığımızda %81 sonucuna ulaşıyoruz. Ama referandumda oy kullanma oranının (%73,71) bu kadar düşmesinde BDP’nin etkisi de ihmal edilemez. 2009 seçimleri ve referandum arasında 2 milyonluk bir oy farkı var. Bunu boykot etkisi olarak görürsek ve referandum sonuçlarına yansıtırsak evet oylarının %55, hayır oylarının %39’a düştüğünü görürüz (%26’lık oy kullanmama oranını evet ve hayır oylarına dağıttığımızda ise evet %42,75, hayır %30,95’e düşüyor. Yani bir kez daha %40’lar civarı bir oy oranı bütünü temsil etmeye yetti). BDP’nin %6 civarında bir oy yüzdesi olduğunu da biliyoruz (her seçim öncesi ve sonrası konuşulan ve bir türlü icraata geçilip değiştirilemeyen seçim barajı nedeniyle sürekli gündemde olan temsil sorunu meselesinden ya da araştırmalardan). Toplam seçmen sayısının 52 milyon olduğu referandumda BDP boykotu 3 milyon kişiyi yönlendirmiş oldu böylece. AKP iktidarına karşı topyekün tayakkuza geçilen son iki seçimdeki oy kullanma yüzdelerini dikkate alırsak (%84 ve %85) bu durumda, referandumda benim gibi, kötünün iyisini seçmek zorunda olmadığını düşünen %5’lik (yaklaşık 2,5 milyon kişi) bir kesim var. İşte şimdi, benim biz olduğumuz noktaya geliyoruz. Her seçimde türlü sebeplerle sandığa gitmeyenler olmuştur ama seçme hakkını kullanmak istemeyen böyle bir çoğunluk hiç olmamıştı. Kapa parantez.

Şimdi gelelim gelmekte olan seçimlere. Referandum sonuçlarından yola çıkarak genel seçimde verilecek oyları illere göre dağıtmak mümkün değil. Tamam, evet / hayır oranını il il biliyoruz. Ama bu oranların kaç milletvekiline karşılık geldiğini yeni seçmen araştırmaları yapmadan söylemek zor. Dolayısıyla seçimler sonrası oluşacak tabloyu şimdiden görmeye çalışıp bir tahminde bulunmak gerçekçi olmayacaktır. Peki biz ne biliyoruz? Bu memlekette kullanılan oyların ortalama %60-70’i blok oylardır. Yani parti başkanlarının (bazen parti genel meclislerinin), aşiret liderlerinin, kanaat önderlerinin seçtiği isimlere verilen ya da parti misyonlarının (?) belirlediği kemik oylar. Kalan %30-40’lık oy yüzdesi de yüzer gezer oylardır ve esas sonucu belirler. Başka ne biliyoruz? Seçimler öncesi kan gövdeyi götürecek, hayat memat meselesi olacak seçim sonuçları. Seçim tarihi yaklaştıkça parti liderleri ağızlarından tükürükler saçarak hakaretlere başlayacaklar. Herkes yeniden politik olacak, bütün paylaşım ağlarında, ellerine geçen her fırsatta kendi görüşlerinin propogandasını yapacak. Bu toplu çılgınlıktan en çok AKP nasibini alacak. En azından bizim çevremizde bu iş böyle olacak. Değil mi? Yalansa yalan deyin.

Sonra ne olacak? Seçim sonuçları açıklandıktan sonrasını kastediyorum. Bu seçimden bir koalisyon hükümeti çıkması olasılığının azımsanmayacak kadar yüksek olduğunu bir tek ben düşünmüyorum sanırım. Milletçe kendimizi kaptırıp, memleket elden gidiyor diye bağırıp çağırıp, elinizden geleni ardına koymadıktan sonra, çığırtkanlığını yaptığınız parti koalisyon masasına oturup koşulları değerlendirmeye başladığında ne hissedeceksiniz? AKP / CHP koalisyonu ne kadar tuhaf geliyor kulağa? Herkesin ortak derdi Anayasa’nın değişmesi olduğuna, ABD’sinden AB’sine, AKP’sinden CHP’sine ve BDP’sine herkes bunun gerekliliğini vurguladığına göre, Anayasa’yı değiştirecek güçlü bir hükümet gelmesi gerekiyor, değil mi? Zaten koalisyon öngörümü de böyle temellendiriyorum; mevcut koşullarda hiçbir parti (tek başına iktidara gelse bile) Anayasa’yı değiştirecek güce sahip değil. Yancı gerekiyor. İşte aslında “hangi parti ile hangisi yan yana daha iyi duruyor”u seçeceğiz. Ama seçimden önce bu böyle değilmiş gibi saldıracağız birbirimize.

Ya da, kötünün iyisini seçmeyeceğiz. Şimdilik 2,5 milyon kişi, daha iyisini isteyeceğiz. Bağımsız adaylarımızla mecliste temsil edileceğiz. Yani yine kötünün iyisi. “Daha iyisi,” diyerek kendimi kandırabilirim. Partinin (partimin) seçtiği değil, benim seçtiğim, benim hesap soracağım bir temsilci. Oysa kötünün iyisini seçmekten başka bir seçimimiz olmalı. tayfunpolat@hotmail.com