Mayası bozuk sütoburun izlenimleri


Osman Kaytazoğlu
Sokağın ortasında trafik bir anda kesildiğinde yaşlı bir kadının çöp torbasını hızla yere bırakışının sesi duyuluyor. Apartmanın bütün bir ağırlığını yılların yüküyle birlikte oraya taşıyıp, kaldırımla yolun kuyruğuna bırakmıştır o an. Esnaflar dükkanların kepenklerini birer birer gürültüyle indirirken yukarıda, üst katların birinde hırıltılı hırıltılı sümküren işçi, tıkanmış akşamın boğazını açıyor. Atılmış çürük limonlar, taa ki çöpçüler gelip onları bulana dek papatyaların bükük başları gibi parlıyor. Çiçekçi kovanın dibindeki suyu kaldırıma şöyle bir serptikten sonra sokak lambalarının vurduğu taşlar birer birer yanıyor. Taşların akşamı daha yeni olmuş gibi. Ne var ki parlayan taşların sayısı sizonlara doğru yürüdükçe azalıyor. Her adımda lambadan gelen ışıkla doğru açısını yitiren bir taşın ortasındaki ışıltı sönüyor, her adımda. Sanki ilerleyen yaşlarda karanlığa dönen insan hayatı gibi.
Sokağın ortasında sık sık yaptığım 'field recording'lerden farklı bir deneyim bu. 'Field writing' olabilir mi? Umarım bu kavramı başkası bulmamıştır... Velhasıl gülünç bir haldeyim. Elimde defter şu an bunları not alıyorum. Sütoburların mutfakta yoğurdu çalkalayışından daha yavaş işliyor kelimeler. Dikkat dağılıyor sık sık, zira her evde aynı dizi seyrediliyor. Televizyon seslerinin üstüste bindiğini düşününce, bu reytingin mahalleye dayattığı hoparlör etkisi gerçekten dayanılmaz hale geliyor. Her zaman kendini tutmayı beceremeyen, kendini tutamayışını hep hesapladığı içindir ki şimdi burda yine yazıyı bölüp büfe sahibinin para üstü verirken yaptığı hesaplama hatasını düzeltiyorum. Ters ters bakıyor. Hala daha altı sıfırı atamadık diyor. YTL'yi dilin gündelik kullanımana sokmayı becerdiğinde bir kez daha değişmiş her şey. Öyle dedi. 5 diyordu önce sonra dudakları öne doğru çıkıyor küçük bir hazırlıktan sonra YE -TE-LE diyordu. İlginç gerçekten de.. Sanki ilkokulda önünü ilikleyip fişleri okuyan çocuklar gibi. Ya da ünlü ekonomi kelimesini 'ekönömi' diye okumamak için bu konularda konuşmayı sevmeyenler gibi. Komik değil mi ama? E-KÖ-NÖ-Mİ...
Ben bunları düşünürken, ki hepsini bir çırpıda düşündüm, gerçekten; birde büfeden yükselen tek bir para birimi olsun dileğiyle irkildim.
Dönüp baktım. Leblelerleri çalkalayan büfeciydi. Ne gibi dedim...
Puan mesela. Bir Türk puanı.
Aklıma milli sporumuz güreşteki puanlar geldi. Ardından konunun bir şekilde maçlara gelip delikanlı muhabbeti kabusuna döneceğini anlayınca evet dedim ve çıktım. Bir insanın doğası nu kadar saldırganca ve sinsice fethedilmemeli diye düşündüm.
 
Sokağın bir sahne olarak terkedilişiyle birlikte içerde canlı yayın başlıyor:
"Joe Johnson, Beasley'in üzerinden üçlüğü sokuyor ve maç uzatmaya gidiyor"
 
Ya da
5+1 surround'un rahatsız boğuculuğunda müzik zevklerini tokuşturan iki ahmak yıllardır olduğu gibi suçu vokaliste atıyor: "Ben bu tarz basları sevmiyorum. Vokalleri bastırıyor. Solist dersen seksenlerde olsaydı prodüktörler bunun kıçından ayrılmazdı. Ama şimdi, önemsiz birine imla kurallarına dikkat etmeden yazılmış bir eposta gibi, unutulacak cinsten, anlıyor musun?"
Benzetme başarılı, linguistik harikası olmasa da diyaloğu bir kağıdın kenarını süsleyerek keser gibi kesip atıyor.
Daha içerlerde, garip içekapanışlar var. Bu doğal tabii çünkü daha içerilerde oluyor bu. Bilgisayar klavyelerinin yanına dökülmüş küller, tek bir fırt bile içilmeden yanıp tükenmiş sigaralar...Leş gibi sünger yanığı kokuyor. Kahve fincanlarının dikkatsizce konduğu sehpalarda yuvarlak izler insanda bir Ebbinghaus illüzyonu hissi yaratıyor.
Hikaye aslında insanın kendini değiştirmek yerine doğayı oymaya başladığı Neolitik çağa kadar uzanıyor. İki insanın alışverişinden artanların mübadelesinden sahte işler yaratmanın bedelini ödüyoruz. Bir züppenin part-time geliriyle satın aldığı sahte deneyimler gibi. Kahramanımızın baba ocağında sofraya bir tabak daha konulmasıyla biten parlak girişimlerinden ...bunların hepsinden geçtim. Herkes her şeyin havada uçuşuyor olmasını istiyor.Noktasal bir alıntıyla kendinden sınırsızca sözedebilme. Yanındakilere 'dakika ve skor alalım' tarzı bir yaklaşım... Böylelerine düşman muamelesi yapılmalı. Dikkat çekmeye çalışan her şeye olduğu gibi. Bıktım parlak fikirlerinizden. No more good ideas! OK?
 
Karşısına ne koyuyorsun bütün bunların? Sahicilik mi?
Sahicilik kişiliğin 'hakikaten pazarlanması'na girer. Orada herkes kendi hayatının yorumcusudur artık. Anektdotlar cenneti. Metallica dinleyen bir manavla tanışmak ve durumu sadece karşısındakine bildirmekle ilginçlik testinden geçer not almak sözkonusu. Ya da otobüste karşılaşılan garip bir durum, tuhaf bir demografik ayrıntı... bunların hepsi birilerine anlatılmak için dikkat kesildiğimiz şeyler. Sanki anlatılmak için rastlanmıştır. Not edilmiştir.
 
Eğer hayat bu sersem vektörlerin bileşkesi değilse nedir ki?
Düzenlenemeyen karmaşık ders programıdır. Ya da imamın son osuruğunun ardından cemaatin dağılışı. Hayır hayır vermek almaktan daha kutsaldır gibi gerzekçe şeyler. VE sonra tabutunun sıkısıkıya kapatılışı.
 
Dwayne Wade: Şaşırdın değil mi?
Elleri Olmayan Çocuk: (EOÇ): Evet
DW: Akşamki maçı izledin mi?
EOÇ : Evet. Serbest atışları kaçırdın.
DW: Antrenörüm gibi konuşuyorsun.
EOÇ: Ama sonra çok iyi bir üçlük attın.
DW: Şanslıydım.
 

 

kaytaz@gmail.com