Andriyev’in Hikayesi


Emrah Özkan
...Soyadı üzerinde de anlaşma yoktu: Bazıları için Vasiliyev veya Andriyev, bazıları için de Aleksiyev’di. İsmini ilk defa duyan adam hemen unutuverirdi. Adıyla birlikte yüzü de sözleri de hatırdan çıkardı. Geldiği yerde bir şey değişmez, gittiği yerden bir şey eksilmezdi.
Oblomov, İvan GONÇAROV
 
İçi geçmişlik, tembellikle özdeşleşmiş Oblomov’un yanında dahi bu derece silik kalmayı başaran Andriyev’le ilgili satırları okuduktan sonra aklımda tek bir olay canlandı. Hemen kendi hayatımdan birini bulup Andriyev olarak damgalamıştım. Üstelik bu işlem için değil tanımak, adını bilmeme bile gerek kalmamıştı. Onun gerçek hatası, benim gibi alakası olmayan insanlara kadar uzanacak bir olaya kahramanlık etmesiydi. Gerçi artık benim için bir adı vardı, ancak adı gibi hikayesinden kelli onun için tasarladığım yaşantı hiç hoş değildi.
 
***
Yattığı yerden doğrulup ağır adımlarla kaset çaların yanına ilerledi. Yedinci kez aynı şarkıyı dinlemek üzere kasedi başa sardı. Masasının üzerindeki geometri soru bankasına vicdan azabıyla baktı. Sandalyeye oturup gözüne kestirdiği bir soruyla uğraşmaya başladıktan kısa süre sonra “üçgenin iç açılarının toplamı ileride ne işime yarayacak?” diye düşünüp tekrar yatağına uzandı. Gözlerini kapatıp nakaratı gelen şarkıya sesi diğer odalara ulaşmayacak şekilde eşlik etti. Gözlerini her açtığında odanın tavanını, kapattığında ise Kübra’nın yüzünü görüyordu.
Son on günü aşağı yukarı bu şekilde geçmişti. Arkadaşlarıyla okuldan şakalar eşliğinde çıkıyor, eve gelip yatağına uzandığında normalde yanaşamayacağı türlü kahramanlıklar, açık sözlülükler sonrası Kübra’yı kollarına alıyordu. Ancak kısıtlı hayal gücü, kendisini hayallerinde bile sınırlayan özgüvensiz dünya duruşu yüzünden bu hikayeler kantin sırasında önüne geçmesine izin vermekten ya da beden dersinde orta sahadan attığı basketin yarattığı göz boyamadan öteye gidemiyordu. Gerçekte ise sevdiceğinin yüzünü gördüğü anda kalbi göğsünden, midesi ağzından çıkacak gibi oluyordu.
Son bir kaç yıldır karşı cinsin neden “karşı cins” olduğunu anlamaya başlamıştı. Atletten sütyene geçen arkadaşlarına artık farklı bir gözle bakıyordu. Sürekli futbol ve arabalar üzerine katıldığı sohbetlere yeni konular eklenmişti.
Yine de son iki haftadır yaşadıkları bambaşkaydı. Kendi çapında bir ızdırap çekiyordu.
İçinde yanan bu ateşe rağmen amacına yönelik girişimleri ise silikti. Henüz bir kadına çeşitli ortamlarda güzel ve akıllı olduğunu söyledikten sonra geriye, onun yeryüzünde tekrar inmesini beklemekten başka bir şey kalmadığı bilgisine sahip olmadığından, çoğu kez bulunduğu iltifat girişimleri onu seviyeli bir arkadaşlığa sürüklüyordu. Oysa Kübra hakkında güzel olduğu dışında ne söyleyebilirdi ki? Hayal gücü yine imdadına yetişiyordu. Onun yemek yiyişinden, gülüşünden, konuşmasından, mükemmel bir insan olduğu sonucuna varmıştı bile. Bir yap-bozun görünmeyen kısmını elindeki bir kaç küçük parçaya bakarak tahmin ediyordu.
Bütün çabalarına rağmen istediği ilgiyi göremiyordu. Herhangi bir spor dalına, enstrümana ilgisi veya dikkat çeken bir fiziği yoktu. Komik biri de değildi. Dümdüz bir görev adamıydı.
Şarkının bitmesiyle banyoya yöneldi. İşedikten sonra bir süre aynadaki aksini izledi. Odasına dönüp masasına oturdu. Gözü öylece duran Murathan Mungan kitabına ilişti. Aklında bir kıvılcım parladı. Kitabı karıştırmaya başladı. Aradığı şiiri bulunca bir kez okudu. “Vurucu cümle” olarak nitelendirdiği satırın altını tekrar tekrar çizdi.
Ertesi gün yaşayacağı mükemmel dakikaların hayaliyle uykuya daldı.
Her sabah uyandığından erken saatte aynanın karşısına geçmişti. Saçını özenle jöleye buladı. Babasının first-class parfümünü üzerine boca edip kahvaltı yapmadan evden çıktı.
İlk üç ders arasında heyecanlıydı. Kübra’yı bahçede, tuvaletlerin önünde ve sınıfının girişinde üst üste üç kez aynı şekilde selamladı. Öğle tatilinde ise artık hazırdı. Açlığını hissetmiyordu. Kantine yürüdü. Sırada arkadaşlarıyla gülüşen Kübra’ya arkasından yaklaştı. Derin bir nefes aldı. Genç kızı kolundan sertçe tutup kendine evirdi. Buğulu bir ses tonuyla, yüzüne bakarak “Ben sende bütün aşklarımı temize çektim” dedi.
Kantinde zaman durmuştu. Sanki dünya dönüşünü sekteye uğratmış, öğrenciler oldukları yere sabitlenmiş, Hakan’ın hamburgerine sıktığı ketçap havada asılı kalmış, okul müdürünün kravatsız yakaladığı Kerem’e yolladığı sözcükler havadaki yolculuklarına ara vermişti. Yalnızca o, etrafında olup biteni inceliyordu.
Zaman eski hızına döndüğünde arkadaşları gülmeye coşkularını arttırarak devam ediyordu. Kübra ise onlara eşlik etmiyordu. İfadesiz bir hale bürünen yüzüne toplanan kanı pompalamak için olanca gücüyle çalışan kalbinin fazla mesai ücretini karşısındaki gencin suratına patlattığı okkalı bir tokatla ödemişti. Müdür ve Kerem’in arasından koşarak geçip merdivenlere yöneldiğinde arkadaşlarının tepkisi bütün kantine yayılmıştı.
Planı beklediği gibi sonuç vermeyen genç, hayatı boyunca utançla hatırlayacak olsa da etrafındakiler için değişen hiç bir şey olmayacaktı. Çünkü o bir Andriyev’di. Midesindeki boşluğu doldurmak üzere bir kola ve hamburger aldı. Bahçenin bir köşesine tek başına oturdu.
 
***
Lise ikinci sınıfta bir hocadan yalnızca “çocuğun teki geldi bana ‘hocam bu şiirin vurucu cümlesi nedir’ diye sordu, ‘ben sende bütün aşklarımı temize çektim’ dedim, sonra gitmiş kızın tekine kantinde söylemiş, kız da buna basmış tokadı” diye duyduğum bu hikayenin ardından şüphesiz ki benim ve o an sınıfta bulunan herkesin adını bile bilmediğimiz bu genç ile ilgili söyleyecek bir çok şeyi vardı. Nasıl olsa insanları en iyi biz anlıyor, kalıptan kalıba sokmak için ufak bir hatayı, dalgınlığı, zayıflığı yeterli görüyorduk. Muhtemelen de insan yargılamadaki başarısızlığımıza inat Andriyev, tahmin ettiğimizden çok daha taşşaklı bir adam olmuştur. Laf yine dönüp dolaşıp “insanları salt hataları üzerinden değerlendirmenin de bir hata olduğu” sonucuna (matematiksel bir denklemin çözülmesi gibi) varıyor.
Yok yok, aslında öyle Levent Kırca gibi mesaj vermek değil derdim, maksat konsepte uysun.
 
Hata denince aklıma geldi, Andriyev’in hikayesini yazmak istedim.
emrahozk@gmail.com