Hoşgör Sen
Tayfun Polat
Mühendislikte “hata payı” diye bir terim var. Boşuna değil. Sadece mühendisliğin de değil, aslında matematik ve özellikle fiziğin temel meseleleri arasında yer alır, hatayı ölçebilmek. Ve özellikle mühendislik hesaplarının bir bölümü “hata payı”nı ölçebilmeye ayrılmıştır. Kimi zaman bir makinenin çalıştıkça eskiyen bir parçasının istatistiksel olarak hata yapma olasılığı formülize edilir, kimi zaman çok daha temel bir mesele olan ölçümde yapılabilecek hata olasılığı. Öyle ki, hata analizi, çalışma sahasından bağımsız olarak tüm mühendislik dallarını ilgilendirir.
Aslında hatanın öyle çok analiz edilecek bir durumu da yoktur. En azından kuantum fiziğinde. Çünkü bırakalım klasik fiziğin hata ile derdini çözme çabalarını, kuantum fiziğine göre hiçbir fiziksel değer mutlak değildir. Ya da şöyle ifade edeyim, klasik fiziğin ya da metematiğin ölçülebilir olarak kabul ettiği, birimlendirdiği ve tüm sistematiğini üzerine inşa ettiği değerleri ölçmek mümkün değildir. Klasik fizik, yaklaşık değerlerin yuvarlanması (bir başka anlamda -özellikle Türk kafasına göre- bir türlü denk gelmeyen bir birimin ya da ölçünün sonucun doğru çıkması için “düzeltilmesi”, yani sabunlanması) üzerinedir. Her bir kişi bilmelidir ki, eğer 1 metre diye bir birimden bahsediyorsak, fizik ve matematiğe göre 1 metrenin olası en yakın değerlerinin +/- hata payı ile ölçümünün ortalamasından bahsediyoruzdur. Zaten “yaklaşıklık” ya da “olasılık” kavramlarının matematik ve fizikte bu kadar yer işgal etmesinin nedeni budur. Benim demeye çalıştığım ise, Newton'un kafasına düşen elmayı yer çekimi ile ilişkilendirmesinden daha önemli olan, Newton'un istirahat etmek için o ağacın altı'nı seçme olasılığını hesap etmeye kalktığımızda karşımıza çıkan bilinmeyenlerdir.
Şimdi burada “sistematik hata”, “istatiksel hata” falan gibi kavramlara girerek kafayı iyice bulandırmak istemem. Sonuçta vizelere çalışmıyoruz. Burada anlatsam ezberleyip ya da kopya kağıdına yazıp sınavdan sonra unutacaksın. Ama bilmeni isterim ki, eğer mühendissen bir problemi çözmeden önce onu doğru tanımlaman gerekir. Değilsen de bu söylediğim kulağına küpe olsun, çünkü “hata payı”nı belirleyemezsen hiçbir hesabın “doğru” gitmez. Doğruyu tırnak içinde yazmamın sebebi, kendimi değil de kuantum fiziğini tekrar etmek adına, zaten hiçbir problemi doğru tanımlayamayacağımızdır. Yani hiçbir şeyi doğru ölçemeyiz. 1 metre diye duvara tuttuğun şeyin malzemesini, özgül ağırlığını, genleşme katsayısını, ölçüm yapacağın sıradaki sıcaklığı ve hatta nem değerini biliyor olman, o şeyi duvara tuttuğunda 1 metrelik bir uzunluk ölçebileceğin anlamına gelmez. Bana hiç dijital mijital aletlerden bahsetme. Bakan senin gözün olduğu sürece, ölçtüğün senin ölçümündür. Parça altı boyuttaki rastlantısallıkların oynadığı oyunlardan falan hiç bahsetmeye gerek kalmadan hem de. e=mc2 olmadan da önce görecelik vardı.
Her neyse, bu “hata payı” dediğimiz şeye ecnebiler tölerans diyor. Hoşgörü de denir. Tam karşılamıyor ama ben de onu anlatacaktım aslında. İlk olarak mühendislik terimi olarak ortaya çıkan “hata payı” sonraları sosyolojik ve hatta psikolojik durumları ifade etmek için de kullanılmaya başlamış. Sonra, tölerans, her alanda kullanılabilecek bir sözcük olmuş. Böyle -miş'li geçmiş zamanda konuşarak yazıdaki çok bilmiş havayı kırdım ama bütün bunlar olurken orada değildim, hatam olmasın. Neyse işte, sözcük olarak başka türlü ifade edilse de, mesela “beklenmeyen gider” ya da “ tampon” gibi bir bütçe yaparken bütçenin sonradan patlamaması için ihmal etmemen gereken kalemler, aslında birer hata payı ve sen o bütçeyi yaparken bütçeni tölare ediyorsun. Aklında bulunsun, “beklenmeyen giderler”in %7-10 arasında değilse saçmalıyorsun, o bütçeyi bırak. Ya da böyle bir bütçeyi sunma ya da kabul etme. Şimdi nerden girdiysek buralara. Haa hatırladım, yani bütçe yaparken bile aklına gelmeyen, düşünemediğin, aslında ölçemediğin bazı değerleri yazman gerekir kalem olarak. Bunu da o bütçeyi onaylayacak kişi “tölare” eder, müsamaha gösterir, hoşgörür. Olmazsa olmazıdır bu işin. Çünkü hiç kimse geleceği ölçemez.
Benim bu bütçe işlerine kafam bassa zaten kargamecmua diye ücretsiz bir dergi çıkartabilmek için onu oraya koyup, bunu buradan çıkartmazdım ama şimdi olayı kişiselleştirmeyelim, burada ahkâm da kesmiyorum sonuçta. Hakim olup da söylediklerimin hepsi benden önce denenmiş, bulunmuş, kabul edilmiş bilgiler. Tüm hata paylarıyla birlikte. Burada orijinal bir fikir yok demeye çalışıyorum. “Bir hatam olduysa affola,” dememek için. Çünkü kolaya kaçmak istemem. Kaçıyorum bazen, sevmiyorum sonra kendimi. Uyuyamıyorum, uyanamıyorum falan. Hiç bunları kendine, dert etmeye değer mi? Bi siktir git Tayfun ya, bişey anlatacağım daha.
Aslında olay ister istemez kişiselleşiyor. Astigmat gözlerimle ne ölçüyorsam onu biliyorum çünkü. Nasıl çocukken ne kadar havuç yerse yesin herkes her şeyi kendi mercekleriyle görüyorsa ve tüm algısı sübjektif olmak zorundaysa, öyle. Gerçek dediğimiz “Kime göre?” sorusunun yanıtı, nesnellik dediğimiz, hata payını bilerek davranmaktan başka bir şey değil.
Diyeceğim o ki kardeşim, şu hayatta bildiğini sandığın her şey sana öyle geliyor. Çünkü ölçüm hatalı. En doğru bildiğin bir şey -mesela kalçanın genişliği ya da penisinin maksimum uzunluğu- yanlışken dünyayı nasıl algılayabilirsin? İşin içine duyguları falan da katarım aslında, neticede fizik ve matematiğin yanına kimya girer en fazla. Ama dallanıp budaklanmasın daha fazla. Sonsuz olasılık arasında bir tanesini ölçüp ona göre davranıyorken ve bütün bildiklerini, inandıklarını o ölçümün hata payıyla seçiyorken, etrafında olup biteni algılamak için, hadi diyelim ki “doğru”nu belirlemek için ne yapman gerekir? Bence de aklın yolu bir, hata payını tölare etmek gerekir.
Gerçek değeri bilseydik, ölçümlere ve deneylere gerek kalmazdı. Elimizde sadece ölçülen değerle gerçek değer arasındaki fark; yani hata payı, yani yanlış varsa; hoş gör sen. Çünkü her şey senin görüşünde.
tayfunpolat@hotmail.com