TOLGA ÖZBEY'İN ÇÖPEVİ
Tolga Özbey
Çünkü beni ben yapan onların günah adlettikleri hatalarımdı ve şimdi ben çöpten bir evde yaşıyorum.
yalnız siyah ve beyaz, gerisi yalan.
doğruluk, öğretilmiş ahlakın utancıyla elimizden alınmış hayatlarımızsa, çürümektir yaşamak.
KATOTOPARK
Gümüşsuyu Katotoparkı vardır, malum yerde senelerdir ümitsizce akıbetini bekleyen. Çoğu insanın çatısına çıkıp da İstanbul’u şöyle enikonu seyrettiğini sanmam hani. Hatırlatmak isterim bilen bilir. Kabul edelim manzarası güzeldir. Fakat orayı enteresan yapan özelliği ne budur, ne de piç gibi ortada öylece sahipsiz oluşu. Orayı farklı kılan şey bence çatısında yürürken ayaklarınızın altında katır kutur sesler çıkartarak ezilen, irili ufaklı kemiklerdir. Bir tür hayvan mezarlığı izlenimi verir. Duruma uyanan, az çok kafası çalışan herkes bunların kuş kemikleri olduğunu kolayca idrak eder. Martılar göçmen kuşlar değillerdir, onlar da İstanbul’dan bir türlü uzaklaşamazlar bizim gibi nedense? Yakaladıkları güvercinleri kaptıkları gibi metruk katotoparkın çatısına getirirler. Perdeli ayaklarıyla bastırarak, gagalarıyla çekiştirerek tiftik ederler. İstanbul’un denizinde balık bulamadıklarındandır belki de bu yamyamlıkları. Hani bazen görürsün ya daracık sokağa nasıl da zar zor iniş yapar görkemli albatros kanatlı, çöpleri karıştırır. Sen de bilirsin, yaşam mücadelesi işte...
BOŞAGENÇLİK
Şimdilerde olup biteni her anımsadığımda, elbette tamamı değildir ya hatırladıklarım, yalnızca bir kısmı; kırık dökük resmi geçmişimin aynadan puzzle'ı. Film gibi değil elbette, bir tür slayt gösterisi; arasıra açılıp sürekli kapanan gözlerimin yakaladıkları, bigbang enkazında bulunan kara kutumdan sağ(-lam) çıkanlardır bunlar sanırım. Ne de olsa karanlık çağlarıdır hayatın; flu hayallerimizin gerçekliğin yerini arsızca aldığı, sabahları kabuslara uyanılan, ejder nefesi soluduğumuz yorgan altlarından, caddelere kendimizi koşar adım attığımız, ayaz buluşma noktalarında ecel terleri içinde hasta maratonlarda, atonel-aritmik jungle tamtamları eşliğinde iyi niyetli, saftirik kalplerimizin taşikardi atımları. Mantığım haykırıyor "Aynı acıyı çekmek isteyecek kadar moron olamazsın," diye tekrar tekrar bana. Asla geri dönmek istemediğim günlerin özlemidir bu olsa olsa... Tekrar o olmak istediğim, fakat şu şimdiki anksiyete bozuğu halimin asla kaldıramayacağı; o başıbozuk günlerin delidolu neşesi. Avuçlarımın içinden kaçırdığım kelebek ömürlü gençliğimdir. Sorarım size kiminki boşuna geçmemiş ki?
DİP GÜRÜLTÜ
Bir gürültü yumağı, iç içe geçmiş, endüstriyel-çetrefilli, aynı loop olmuş gürültü ve görüntü rutini bıkmaksızın durmaksızın üreten bir makine mezarımızı kazan modern dünya; son nefesini vermeye hazırlanan, hayata göz kırpan bir florasanın cızırtısı böldü düşüncelerimi ve genleşen kalorifer borularının sesleri... kazan dairesi... huzursuz karanlık koridor boyunca uzanan...
İlkin, oldukça uzun zaman boyunca izole kaldığı gerçek yaşam göz alıcı parlaklığıyla onun başını hayli döndürdü. Yeniden doğumun doğası gereği tekrar ilk acıyı hissetti, derinden gelen bir çığlık ve gözyaşları gerginlik dolu bir boşalım... Yokluğunda onun prematüre gerçekliğini aldırmışlardı, kürtaj, bir şekilde kazımışlardı onu hayatın rahminden ve yerine balmumundan bir mumyasını koymuşlardı; içi saman dolu, ruh ve duygudan yoksun, öylece bir voodoo bebeği gibi iğnelendikçe derinlerde acısını hissetsin diye, karanlık geçmişinin geleceği düşen gölgesinde buzlu çay içsin diye sevdiği markanın şeftalilisinden... Acılar içinde bir tür hoş vakitti onca zamandan sonra iki yüzlülüğün aymazlığındaki dostlarla piknik yapmak kaypaklığın yeşil çimenleri üzerinde basit bir bahar pazarı. Bir anda uyku bölündü. Aynada kendini gördü, gülümsedi, mezardan yeni çıkmış birine göre iyi görünüyordu. Cehennehmdeki tatil bitmişti. Cennetteki eziyet başlamıştı. Kalbine iğneler batıyordu ama yeniden solumak güzeldi.
Artık o da, o dört ayaklı, iki yüzlü, şu içindeki omurgasız sürüngeni gizlemeyi başarabilen takım elbiseli kravatlılardan biriydi. Oyunu kuralına göre oynayacaktı. Doğal seleksiyon sonucu içindeki son insani kırıntı da çoktan tarih olmuştu. Artık insan neslinin tükenmiş olduğu genel geçer bir olguydu.
Gözlerindeki donuk bakışla, toplu taşıma aracındaki diğer cansız cehennem yolcuları arasındaki yerini aldı ve hiçbir yere giden bu otobüsün yolculuğu başladı. Şanslıydı, yeri cam kenarıydı. Seyre daldı. Dünya medeniyetinin bugüne kadar geçirmiş olduğu tüm evrim camlara bir sinema filmi olarak yansıtılıyordu. Medeniyet boyunca süren bu yolculuk; savaş ve ölüm. Fonda çalan asansör müziği ve tüketimi körüklemek için arada yapılan anonslar. "Şunu denediniz mi?", "Bu olmadan asla kendinizi öldürmeyin!" gibisinden. “Yeniden evde olmak güzel,” diye düşündü. Geçirmiş olduğu rehabilitasyon onu her türlü vicdani sıkıntıdan arındırmıştı. Artık ruhu özgürdü; utancın esareti bitmişti. Kendini haklı buluyordu şimdiye kadar yaptığı, şu an yapmakta olduğu ve gelecekte yapacağı her türlü yanlış için. Güçlenmişti zira, zayıf noktaları yokolmuştu. Yaşama arzusuyla kabaran canlı organizma, bedenin 3’te 1’i gibi sıvı, kabına sığmayan arsız, her dolunayda değişip kendi cinsini yiyen bir yamyam. Gelgitli ruh halleri. Nefret sanırım bir ölüyü diriltebilecek tek güçtür. Diplerden gelen bir gürültü, bastırılamaz bir açlık, doyurulması en zor ihtiras; intikam duygusu.
Acımasızdı şimdi tüm evren gibi, özünü hatırlamıştı. Ne ise oydu o artık; "Herkese hak ettiği madiği atmak gerekli." Vahşi modern dünyada güçlü güçsüzü erekte olmuş bir biçimde avlanmak için arardı ama her şey adildi. İğneni batır, zehrini yay, bırak virüs bulaşsın ondan ona ve ona, sonsuza kadar. Dilini varoluşun ıslak ağzında gezdirdi. Pıhtılaşmış insan kanı, nikotin ve kafein tadı aldı. İnsan medeniyetinin mağarasının duvarlarına bıraktığı nükleer patlama mantarını gördü. Kendi hemcinsinin kanıyla yapılmış bir başyapıt.
"Modern maymunlarız ne de olsa, muzu süpermarketten alırız," diye geçirdi içinden.
Gün daha yeni doğuyordu karşıki beton blokların ardından ama o daha şimdiden çok fazla yol almıştı. Yorgunluk hissetmiyordu, bir ölü yorulmazdı da ondan. Ama beslenmesi gerekliydi; saf, temiz, körpe, el değmemiş, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir tazenin kanıyla. Bir tür geç saat bakire kurban etme ayiniydi onun akşam yemekleri, gece yarısına doğru öğün kaçırdığı.
Sahip olduğu her şeyin kaybettikleri olduğunu farketti. Düğmeye bastı çünü son durakta beklemek anlamsızdı, aracın milyonlarca yıldır yol almasına karşın, hiç hareket etmemiş olması ve böylece hiçbir yere varamamış olması onu şaşırtmamıştı. Daha fazlasını da beklemiyordu zaten. Toplu taşıma aracından indi, kalabalığa karıştı. Böyle vahşi bir dünyada hayatta kalabilmek için insan çoğu zaman hayvandan daha hayvan olurdu.
EKRANDAKİ KARINCALAR
Doğru olan her şeyin yok olduğu,
belirsizleştiği bir dünyada
tükeniyoruz alev alev.
Her şey plastik, senin ve benim
karşılıklı duygularımız gibi
Ekrandaki karıncalar gibi
yanıp sönüyoruz gündüz gece
Ne biliyorsak onu savunuyoruz
bu da sahtekar yapmaz mı hepimizi?
DIA DE LOS MUERTOS
Gece gündüze yaşam ölüme karışır
ve biz boşa yol alırken kendi rotalarımızda
her şey birbirine bulanır
bazen dönüp bakamayız geriye
özlediğimiz farkedilmesin diye
gerçek bulanıklaşır
uzaklaştıkça netleşir üzüntümüz aklımızda
neden dönemeyiz ki geçmişe
o en güzel anlarımıza
korkarız bazen kendimizden
TİLKİLER BEYNİMDE
Binlerce tilki dolanırken bu aptalın beyninin kıvrımlarında, susmadı geçmiş asla bir an bile olsa, hep tedirginlik verdi. İnledi derinlerden gelen bir ses: "Hadi kandırma kendini, bu sen değilsin elbet." Günler hızla geçti, savrulduk başka yollara. Zıt kutuplar çeker ya birbirini. Direndik durduk, izin vermek istemedik, yenik düşmemek için arzularımıza. Sonuç acı verici oldu, olmak istemediğimiz insanlara dönüştük ne de olsa, elbette ölebilirdik de belki de daha kötüsü oldu zaten; öldük.
Şu durmadan ahkam kesen ben değilim ki... O gün ölmedim ya, savaşı Marmara’nın önünde kaybettim. Silinip gitmek varken tarih sahnesinden, o en parlak halimde bir yıldız gibi. Bak şimdi bir gölge oldum. Aslımız nerededir acaba? Biz sadece silüetler değil miyiz? Yok artık duygu ve düşüncelerimiz, sürükleniyoruz boşlukta. İşte şimdi göçüp gidiyoruz hepimiz sırasıyla buradan, tanrı biliyor ya, ne hatalarla.
AFERİN
Geçen gördüm kendimi. Koşarak gidiyordu. Bağırdım "Dur gitme sakın," diye. Duymadı ya da duymazdan geldi. Dönüp bakmadı bile. Oralı olmadı, devam etti yoluna.
Haklıydı, ben de öyle yapmadım mı? Yine genç olsam aynını yapardım herhalde. Aferin lan Tolga!
SÜRÜNGEN MELEK
Şimdi huzur içinde yatıyorum ben burada
ve sen iğneci bebek güzelliğin kollarında
açan mor bir çiçek, pıhtılaşmış kanın
hasta olan sen değilsin bu koca dünya
şehrin merkezisin bir anlık da olsa
huzur bulduğun tek yer mezarlık artık
bu senin tercihin kelebek misali ömrün
madem kanatların kırık bildiğin gibi sürün
TEHLİKELİ TÜR
Çöplüğün içinde plastiklerle oynuyor. Her şey gibi, herkes gibi, o da sadece ait olmak ve sahip olmak ile ilgili. Cam fanusun içinde okyanuslar görüyor. Gerçek gibi, yalan gibi, o da sadece ait olmak ve sahip olmak ile ilgili. Yapma çiçeklere parfüm sıkıyor. Varlık gibi, yokluk gibi. Bir çizgi film müziği içinde kayboluyor ve karışıyoruz hepimiz petrol bazlı dünyanın güvenli seksiyle birbirimize, ince plastik zarlar koruyor bizleri birbirimizden.
trashouse@gmail.com