DOKUZ KUSURSUZ HAREKET


Cengiz Alkan
1.
La Passion de Jeanne d’Arc”-Carl Dreyer
 
Ve yüzlerimiz kalbim, fotoğraflar kadar değil fotoğraflardan da kısa ömürlü. Savurganca tüketilebilir. Jean D’Arc’tan bir Edie Sedgwick yaratmak, belki daha çok bir James Dean, Marilyn Monroe... Ama Zbigniew Cybulski değil, o Polonyalı.
Dreyer varlığa girişin kapısı olarak yüzü, Falconetti’nin yüzünü okudu. Kamerası göstermedi, okudu. Neredeyse aynı tarihlerde sinema yüzleri okumamızı değil ezberlememizi istiyordu: Ezber-1:Marlene Dietrich=Femme Fatale. Ezber-2:Mary Picford=El değmemişlik. Ezber-3:Douglas Fairbanks=Sevimli kahraman… Böyle devam ediyor. 60’larda “rock’n roll killed the movie star”la bir devamlılık var hâlâ. 3J=Hazda kaybedenler. “Ses”ten ziyade “yüz”dür 3J: Hiçbir poster “Foxy Lady’yi söyleyemez. Ezber ama hâlâ ezber. William Hurt’le (artık 80’ler)ezber-yüzler de biter. Yüzü olmayan örümcek adamın öpücüğü, hayat veren bir öpücük değil. Bir kayıtsızlık hali. Ne okuyacağız şimdi? Ve yüzlerimiz kalbim filmler kadar kısa ömürlü. Savurganca tüketilebilir.
 
2.
La Giaconda”nın elleri, dudakları falan-Leonardo
 
Sfumato… Bir çeşit “sen tamamla”. Birlikte eriyelim değil de ben erirken sen beni tamamla. Kendimi eksik bıraktığımdan değil, sen tamamla diye eriyorum. Şu da var: Tamamladığın benden fazla olursa artık sen varsın. Rönesans sfumato’yla özneyi yarattı. Sonra Tehcir’in yollarında, toplama kamplarında, gulaglarda eridi “tamamlayarak özne”, tamama erdirilerek.
 
3.
Ya da” ile biten biricik kitap-Friedrich Nietzsche
 
Ne vereyim size ben! Hemen gideyim buradan ki bir şey almayayım sizden! Çünkü ben attığı zar, gönlünün uyarınca gelince utanan ve soranı severim: Düzenci bir oyuncu muyum ben. Oysa benim tek istediğim göçüp gitmektir gürültünün düşünceyi öldüremediği yerlere. Güzel bir ün için kendi kendini boğazlamayanların, düşüncelerini inanılmaya değer bir aydınlığa çıkarmak için ilkin çadırlarını yakanların, kendini bulunca zaman zaman yine kaybolacağını sonra yine bulacağını, dağlardaki en kısa yolun doruktan doruğa olduğunu bilenlerin, daha ışımamış nice tan kızıllıklarının olduğu yere. Biliyorum ki ancak oraya vardığımda kulelerin evleri aştığını fark edebileceğim.
 
(“Kadın düşmanı, nazizmin filozofu, deli, iktidarsız...”)
 
4.
Rope on Fire”-Morphine
 
John Lennon “God”da hayal kırıklıklarını sıralayıp “Bir tek kendime bir de Yoko’ya inanıyorum” diyordu. Adlarını aynı yerde zikretmek bile tuhaf olsa da “God Part II”da Bono, Lennon gibi inanmadıklarını sıraladıktan sonra daha doğru bir şey yaptı, sadece ”I believe in love” dedi.
Rope on Fire” arabesk tınılı şarkılardan. Hatta hazzetmeyenler için bariton saksofon, limonata-pasta-komparsita çağrışımı da yapabilir pekâlâ. Mark Sandman’in iki telli slide-bası da doyurucu gelmeyebilir. Ama işte, yine aynı rüyada-kâbusta olma hali. Bundan vazgeçememe... Haziranda ölmek zor, çok zor.
 
Mark Sandman (24.Eylül.1952-3.Haziran.1999).
 
5.
Hiç kimse daha fazlasını yapmaya mecbur değildir”-Rosa Luxemburg
 
Breslau Cezaevi’nden yazdığı mektupta böyle diyordu. Çıktıktan bir süre sonra öldürüldü, 1. Dünya Savaşı’nın koyu bir milliyetçiliğin her yanı sardığı ortamında. Rosa Luxemburg ki ezilenlerin mücadelesinde kendinden vermediği hiçbir şeyi yoktu bunu yazdığında.
 
6.
Ken Parker - Il Respiro e il Sogno”-G.Berardi, I.Milazzo
 
Hiç diyalog yok. Biraz başa dönüş gibi. Kaynağa, “Jeremiah Johnson”a. Ken, ilk öyküde artık saatlerce mi günlerce mi peşinden koşturduğu, kışın soğuğunda açlıktan ölmemesinin tek garantisi olan geyiği yaralar ve tam son darbeyi vuracağında çalılıkların arasından iki küçük yavru geyik çıkar. Yerde yatan yaralı annelerinin memesinden emmeye başlarlar. Sonrası... Vurduğu geyiği tedavi eder. İyileşene kadar bir yere gitmez. Yavrularla oynar. Ot yemekten kabız olur. Kurtlar gelir. Tipi çıkar. Nihayet geyik iyileştiğinde herkes kendi yoluna... Kısa bir süre sonra bir silah sesi duyar. Atını sesin geldiği yere doğru sürer. Bir Kızılderili, anne geyiği ve yavruları vurmuştur. Ken nefretle tüfeğini doğrultur. Derken ağaçların arasından iki küçük çocuk ve bir kadın çıkar. Tüfeğini indirir ve yoluna devam eder.
 
7.
10.Ocak.1971. Beşiktaş:0 Fenerbahçe:2 - Yusuf Tunaoğlu
 
Pek koşmuyor. Orta sahadan bir çalımla, çalımlıca ilerliyor. Acelesi yok. Bir daha. Vedat “Bana bana” diye işaret ediyor. Yok, bir daha.Sonra geri dönüyor. İlk geçtiği adam gelmiş, ona bir çalım daha atıyor. Artık başladığı yere gelmiş. Sanlı olmayan saçlarını yoluyor, Vedat artık gülüyor. Soyadı Şen de olsa Yılmaz hariç Fenerliler de gülüyor. Şimdi elleri belinde. Futbolun üzerinde ne varsa kazımış, kalanla ilgili sadece. Sadece oyunla ilgili, oynuyor. Sonra ayağının içiyle düz bir pasla Fener ceza sahasına yakın bir yerdeki Nihat’a gönderiyor topu, ben yoruldum al sen oyna der gibi.
Anderlecht’e gitmedi, barlardan çıkmadı. Öldüğünde 54 yaşındaydı.
 
8.
Havva”-Vüs’at Bener
 
Sözcüklerin arasındaki boşluklarda, sustuğu yerlerde anlatıyor daha çok. “Söyleyecek hiçbir şeyim yok” deyip de söylemek zorunda olmanın ağırlığını kovmaya çalışan kısa cümleler: “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva başka bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava”, dedi. Sonra da öldü.
Edebiyat, düş yakadan.
 
9.
Kolumda minicik kızlar, yüzlerce. Namaz kılıyorlar”-Anne
 
Sabah ezanında mahallenin köpekleri ulumaya başlar. Tanrı’yla aralarında bir tek çöp bidonları var. Bir kadın çöpten yemek yediğinde anne delirmişti. Halbuki yemek yerken çatal kullanmak gerekli.
cengist@yahoo.com