Replikas'ın Yeni Mamülleri
Replikas’tan Barkın ve Orçun ile Ekim ayında çıkması beklenen yeni albüm üzerine stüdyoda konuştuk. Tabii önce birkaç bilgi; albümün bas, davul ve perküsyon kayıtları Gökçeada’da zeytinyağı fabrikasına çevrilmiş bir yarı açık cezaevinde yapıldı. Bunun dışında geçen albümde Wharton Tiers gibi önemli bir prodüktörle çalışan Replikas tayfası, bu sefer tümüyle işi üstlenmiş ve bütün prodüksiyon aşaması kendilerine ait. Son olarak söylediklerine göre oldukça özel bir albüm, gelmekte olan. Neticede kayıt sürecinden girdik, bu memlekette müzik yapmaktan çıktık…
Tayfun Polat: Önce bir siz anlatın bakalım, kayıt mayıt, prodüktör, geçen seferkinden farklı bir durum var mı?
Barkın Engin: Geçen albümün sonunda bayağı bir kayıt tecrübesi edinmiştik. Bu albümü de kendimiz kotarırız düşüncesi vardı. “Avaz” çıktıktan yaklaşık bir sene sonra “Ne yaparız?” diye düşünmeye başladığımızda stüdyoya kesin girmemeye, davul kayıtlarını daha büyük bir mekânda yapmaya karar vermiştik. Stüdyolar küçük geliyor bize genel olarak. Böyle bir durum olunca da, zaten finansal açıdan da her şeyi kendimiz kotarmamız en mantıklısıydı.
TP: Finansal açıdan diyince, firmaların stüdyo maliyetleri dışında ne gibi bir desteği oluyor ki? Mesela Wharton Tiers’i siz seçtiniz herhalde prodüktör olarak…
Orçun Baştürk: Prodüksiyon masrafları denen bir bütçe var. Onu da zaten plak şirketi yapıyor. İlk iki albümün prodüksiyonunu Ada Müzik yapmıştı. Sonra “Avaz”ı Doublemoon yaptı. Biz yabancı bir prodüktörle çalışmak istediğimizi söylemiştik. Birkaç seçenek arasından Wharton Tiers bize olumlu cevap verdi. Onun bütçesi prodüksiyon masrafına eklendi. O zaman tabii 2005’di sene ve bu kadar büyük bir kriz yoktu. Piyasada da hâlâ albüm alınıyordu. Dolayısıyla böyle yatırımlar yapabiliyordu plak şirketleri. Doublemoon’da bize inanmıştı.
BE: Açıkçası “Avaz”ın bütçesi şimdi gerçekten hayal gibi. Ama biz de yıllar içinde bu gidişatı tahmin ettiğimiz için, yavaş yavaş aletleri biriktirme, kafada kurma falan gibi işleri yaptık. İşin tınladığı şey olarak “Avaz”dan bir adım geriye gitmiş olmayacağız büyük bir stüdyoya girmediğimiz için. Ama zaten dediğim gibi bir prodüktör de istemiyorduk. Bir mekânda olalım, dead-line’ımız olmasın, rahat rahat çalışalım istedik. Çünkü stüdyoya gittiğiniz zaman dakikası para. Şimdi yaptığımız prodüksiyonda, Gökçeada’da mesela Orçun’un elleri yaralandığı zaman bir gün durma şansımız oluyordu. Bunu da yakalamak istedik. Bir koşturmaca hali olmasın, içimize sine sine gidip gelelim. Zaten artık kendimiz de yapabiliyoruz prodüksiyonu. Metin bütün albümlerde yanımızda olan arkadaşımız. Hep beraber girişelim dedik bu işe.
OB: Biz İstanbul’dan uzaklaşmayı da seçtik. Buradaki gürültü, koşturmaca mutlaka yansıyordu albümlere. Dead-line olması, parayı düşümek olumsuz etkiliyordu bizi. Bu albüm en özel albümlerimizden bir o anlamda. Çok rahat ettik. Sıkıldığımız zaman çıkıp bayağı bir doğayla başbaşa kalabiliyorduk. Rahat bir şekilde şarj olabiliyorduk. Kendi kurallarımızı ve kendi şartlarımızı oluşturduk. Ama orada bize o yarı açık cezaevini açan Kemal Yüce’nin adını anmak gerekir. Ekozey diye bir zeytinyağı fabrikası haline gitirilmiş cezaevi. Kemal Yüce ve Arek Abi’nin yardımı olmasaydı, bize kapıları açıp bağlantıları sağlamasalardı, orayı istediğimiz gibi kullanmamıza izin vermeselerdi bütün bunlar da olmazdı.
BE: Çünkü öncesinde epey mekân dolaştık ve çoğu yer bize izin vermedi, parasal durumlar bir yana. “Böyle bir şey olamaz,” diye bir sürü yerden hayır cevabı aldık. Bu gerçekten şans oldu ama iyi de oldu. Başvurduğumuz her yerden daha iyi bir akustiğe sahipti. Albüm kayıtlarının başlamasından iki hafta önce, artık iyice ümitsizken bulduk bir de.
TP: Ne kadar sürdü kayıtlar?
BE: Davul, bas ve perküsyonları kaydettik. 10 gün sürdü. Şimdi gitarlar, vokaller falan var. Onlar için bir akustik gerekmediği için kendi stüdyomuza döndük. Onlar da bir hafta içerisinde bitecek. Gerçek bir stüdyoya sadece yaylılar falan için gireceğiz. Onun dışında mobil bir stüdyoyla dolaşıyoruz.
OB: Zor oluyor ama çok zevkli bir şey. Kendin gidiyorsun, bir cezaevini stüdyoya dönüştürüyorsun. Kendini iyi hissediyorsun. Başında biri de yok. Biz hep böyleydik aslında. bizi estetik olarak sınırlayan hiçbir şey yoktu. Bize hep inandılar ve karışan olmadı. Ama şimdi daha bir olgunluk noktasına geliyoruz ve her şeyi kendimiz yapmak ve tam anlamıyla bağımsız olmak istiyoruz.
BE: Mesela dün gece gitar çalamayacak hale geldim ve oturup beş saat durma lüksüm var. Normalde böyle bir şansın olmuyor. O, eşittir bela oluyor.
Utkan Çınar: Yaylılar falan diyince “Avaz”da olmayan bir durum var. Yaylılar bayağı yer kaplayacak mı yeni albümde?
BE: Birkaç şarkıda var. Onun dışında birkaç şarkıda üflemeli grupları olacak. Bir şarkıda da ud olacak, Salih Mazım Peker çalacak. Konuk sanatçılar bu kadar.
OB: Ben prodüksiyonu şeye benzetiyorum, artık sinemada da 35 çekilmiyor, dijital çekiliyor ama çok daha rahat, düşük bütçeli ama özgün, bağımsız şeyler çekiliyor. Biz şimdi 35’den dijitale geçtik. Sonunda mix ve mastering’ini tekrar 35’e basacağız diye düşünüyorum. Bir de albümün içeriğinden bahsetmek gerekirse en sert albümümüz oldu diyebiliriz. Çok yumuşak parçalar da var ama çok zor dinlenebilir olanlar da var. Yer yer endüstriyel müziğe kaçan durumlar oldu. Çünkü oranın atmosfer, orada bulduğumuz metal aksamlar ve onları çok geniş bir akustikte kaydetme fırsatı bulduk. Davulun kendisi zaten çok geniş, etli ve büyük geliyor. Bütün bunlar birleşince en sert tavırlı albümümüz oldu.
TP: İlk albüm ve onun uzantısı diyebileceğimiz ikincisinin yanında “Avaz”da daha fazla eklemeler ve sizin arayışlarınızın bir yerlere ulaşması hissediliyor. Bu albümde üzerine ne eklenecek diye düşünmüştüm. Bu endüstriyel sound mekânın getirdiği bir şey mi yalnızca, yoksa sizde de var mıydı bir eğilim? Yani eski metal kafaları mı geldi? (gülüşmeler)
OB: O kadar metal değil. Endüstriyel derken, post-punk’la beraber ortaya çıkan gruplar, ne bileyim Throbing Gristle’lar, Phycic TV, Test Departman falan gibi bir sound. Ama albümde genel olarak böyle bir hava yok. Bir iki şarkıdaki vurmalılar anlamında bir esinlenmeden bahsedilebilir. Ama zaten yazdığımız parçalar biraz sertleşti. Hepsi değil tabii. Bir de öyle bir yere gidip atmosferle birleşince insan aşırılığı son noktasına getirmek istiyor. Akustik, o cezaevi, aşırılıklar yapmak ve onu müziğine yansıtmak fikri veriyor. Tam olarak plansız değil ama mekânın da kattığı çok şey var.
UÇ: Sözlerde de aynı şekilde bir sertlik olacağından bahsedebilir miyiz?
BE: 13 şarkı olacak. Bunun 7-8’i sözlü. Ama radikal bir değişimden bahsedemeyiz.
OB: Sert diyince benim aklıma direk söylenen, alt anlamları olmayan sözler geliyor. Biz de pek öyle sözler olmuyor. Üstü kapalı, katmanlı sözler oluyor. Bu konuyu önemsiyoruz, belli bir ideolojik mesajı olsun ama açık açık yapmamaya çalışıyoruz. Bu çizgimiz devam ediyor.
UÇ: “Avaz”dan sonra yurtdışında konserler de verdiniz. Beklediğiniz tepkiler geldi mi albüme?
BE: Açıkçası daha fazla insana ulaşma şansımız oldu. Avrupa’ya da artık gidebilmeye başladık. Onda Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası” belgeselinin de biraz payı var. Her albümümüz biraz farklı. Replikas dinleyicisini bölüyor. “Köledoyuran”ı seven gerisini sevmeyen var. Hepsini seven var. Sırf “Avaz”ı seven var. Orası biraz karışık. Bu sefer daha radikal bir bölünme de olabilir. “Avaz”ı seven bazı insanlar bunu hiç sevmeyebilir gibi geliyor bana. Tabii insanların dinlemesi güzel bir şey ama biz baştan beri ne istiyorsak onu yapıyoruz.
OB: Buna yönelik müzikal bir strateji, palk şirketi ya da dinleyicinin dayatmalarıyla ya da grubun ayakta kalması için yapılan mainstream taktiği vardır ya, biz öyle bir taktik uygulamıyoruz. Grubun müzikal gelişimi her zaman için ön planda. Genel olarak rock’un alt türlerinin eski ve yeni örneklerini dinleyip bunlardan beleniyoruz. Gruba ne katabiliriz bunları düşünüyoruz. Böyle olunca da bizle aynı çizgide giden dinleyiciler de evriliyorlar. Gelişimi hiçbir zaman durdurmadık. Bu yoldan gelen dinleyiciler de memnun kalıyorlar gidişattan.
BE: Şimdi oturup bir “Avaz” daha yapmaya çalışsak sıkılırdık herhalde. Bu kadar anlamsız bir şey olamaz. Aradan 3 sene geçmiş. 3 senede insan hayatı çok ciddi bir şekilde değişiyor. Artık başka bir yere geliyorsun ve onu da yansıtmaya çalışıyorsun.
OB: Bir de otuzlu yaşlarda daha hızlı değişiyor.
TP: Orçun senin içinde yer aldığın bir sürü başka proje var. Barkın sizin de “Reverie Falls on All” var. Başka projelerde başka ifade biçimleri olabiliyor. Replikas adı altında toplanınca bu projeler daha mı rahatlatıcı oluyor? Replikas’ı ayrı bir porje olarak mı görüyorsunuz? Diğer projelerdeki işler nasıl ekleniyor Replikas’a ya da ekleniyor mu?
OB: Replikas bizim ‘93’de kurduğumuz, 15 senemizi verdiğimiz, kendi grubumuz. Temel buluşma noktamız. Diğerleri hem Replikas’ı besliyor hem de Replikas’diğerlerini besliyor. Diğer projelerde yaşadığımız tecribeler mutlaka Replikas’ın müziğine, grup için sosyalleşmeye bakışımıza olumlu bir şekilde yansıyor.
TP: Yani “Hadi Replikas albümü yapıyoruz?” dediğinizde şapka değişiyor mu, yoksa çok daha organiz bir yapı mı var?
OB: Diğer projeler de Replikas’dan çok da farklı değil. “Reverie Falls on All”un müziği Replikas’dan farklı değil. Belki yöntemler farklı. Ama yine aynı kaygılarla, yenilikçi bir tavırla yapılan avant-garde bir iş. Benim yaptıklarım da öyle. Hepsi anaakımın dışında projeler. Ama Replikas’la ilgili yapılacak bir iş, bir takvim olduğu zaman genelde ilk plana almaya çalışıyoruz. Kendimizi müzikal olarak en rahat ifade edebildiğimiz yer Replikas zaten.
TP: Ne zaman çıkacak albüm?
BE: Ekim gibi düşünülüyor. Eylül ortalarında master cd’yi elimize alırız. Hala çok uzak bir tarih olarak geliyor bana. Daha çok iş var.
OB: Gitar kayıtları devam ediyor. Elektronikler, vokal kayıtları ve korolar gelecek. Misafir sanatçılar, mix, mastering. Daha iş var.
TP: Adı belli mi albümün?
BE: Yok. Maalesef. O başlı başına zor bir süreç. Hep olan.
UÇ: “Avaz”dan önce aklınızda olan materyallerden bu albüme kalan var mı?
BE: Hepsi “Avaz” sonrası mamülleri.
OB: Unlu mamüller, ama arada çivi de çıkabilir.
TP: Ya da zeytin çekirdeği.
UÇ: Albüm sonra konser planları ne alemde?
BE: Netleşmiş bir şey yok. Ama bayağı bir konser vermeyi planlıyoruz. Bakalım.
OB: Bizim 15. yılımız. Yeni albüm çıkışıyla da denk geliyor zaten. Bir 15. yıl konseri yapmayı düşünüyoruz. Netleşmese de arkadaşlarımız olduğu için isim vermekte sakınca yok; Nekropsi, Ayyuka ve Replikas birlikte, büyük bir yerde konser vermek istiyoruz. Bunun dışında normal lansman gecesi, konserler falan.
TP: Müzik piyasası bu haldeyken albüm yapmanın kendini ifade etmek ve yeni materyalleri paylaşma dışında bir anlamı yok herhalde. Artık konserler önem kazanıyor. Tamam herkes Nine Inch Nails ya da Radiohead olamaz ama bu ülkede de bir yandan kaset basılıyor hala. Siz ne düşünüyorsunuz bu gidişet hakkında?
BE: Plak şirketi kavramı bariz bir şekilde kabuk değiştirmek zorunda. Nereye gidecek şu an tam kestiremesem de, internetin önemi çok daha büyüyor. Kayıt teknolojileri de yaygın ve ucuzlaştıkça insanlar internetten her şeyi paylaşıyorlar. Bu konuda hiçbir problem görmüyorum. Dediğin gibi en önemli mecra konser olmaya başladı. İlerde biz de oralara geçer miyiz bilmiyorum ama yaş itibariyle elde bir CD tutmak hala bize iyi geliyor. İlerde bence zaten albüm formatı ortadan kaybolacak. Hala bir şeyler basılsa bile ‘60’lardaki gibi single dönemine gireceğiz. Albüm gerçekten büyük bir prodüksiyon. Bir iki şarkılık single’lar insanlara farklı bir özgürlük de sağlayacaktır. Ya da belki de bunu internetten yapacaksın. İlerde belki albüm olmayacak ama bir hala kendi içinde bütünlüğü olan bir şeyi yapmayı seviyoruz.
OB: Bizimkisi eskilerden kalma bir takıntı herhalde.
TP: Plak olsa mesela? Yurtdışında 500 tane 1000 tane plağınız basılsa? Mp3’ün teneke sesine karşı yurtdışında bayağı bir plağa dönüş olmaya başladı. Sizin kapağıyla falan düşünülmüş, taşınılmış albümlerinize çok yakışırdı…
OB: Süper olurdu. O hep istediğimiz bir şey. Ama hiç fırsatımız olmadı.
BE: Belki bu sefer başarırız. Sınırlı sayıda, şöyle bir 500 tane hiç fena olmazdı. Aslında 500 tane plak basmanın bir maliyeti de yok.
OB: Geleceği görmek zor. Biz takıntılı bir grubuz müzik yapmaya devam etmek anlamında, albüm çıkarmaya devam etmek anlamında. Ama süreç normal bir şekilde işliyor. Gayet dijital bir çağdayız. Böyle bir yöne evriliyor olması gayet doğal.
TP: Ama garip de bir durum var. Siz daha iyi ses almak için bir yerlere gidiyorsunuz. Ama muhtemelen insanlar bunu almayıp 128 kbit mp3 olarak indirecekler…
OB: Onu o kalitede dinlemeyi seçen biri için yapılacak fazla da bir şey yok. Zaten araştıran, daha iyi bir ses dinlemek isteyen kişi en azından daha kaliteli bir mp3 yapar onu. Ya da albümü alır. Biz bütün Türk gruplarının CD’lerini alıyoruz. Aklınıza gelen, gelmeyen. Böyle bir bilinç yoksa da yapacak bir şey yok.
BE: O kadar ADSL devriminden sonra da 128 falan mp3’ler dinlemeyin, flac dinleyin bari abi. Bunu albüme yazalım, not düşelim (gülüşmeler). “Bunu internette mp3 yapacak kişiye…”
UÇ: Albüm satışlarından para kazanılmasa gerek. “Avaz”ı falan düşündüğümüzde, en çok satan o mu oldu?
OB: O hesaplar biraz karışık. Bizim bildiğimiz kadarıyla “Köledoyuran” olmuş. biz başladığımız zaman da aklımızda para kazanmakla ilgili bir şey yoktu, şimdi de yok ya da olamıyor.
UÇ: Albümü elde tutmayı seviyorsunuz ama –çok konuşuluyor ya- siz de Raidohead gibi internetten satmayı düşünmez misiniz? Bunun bir etkisi olur muydu ya da?
TP: Bildiğim kadarıyla bir tek Gülüş (Betty Ween) yapmaya çalıştı bunu ama pek de etkisi olmadı.
OB: Anaakımın dışındaki gruplar için iyice zor bir durum bu. Pop müzisyenlerinin şarkıları bayağı bir indiriliyormuş, iyi de para kazananlar varmış duyduğum kadarıyla. Ama bizim için ikisi arasında çok da büyük bir fark olacağını sanmıyorum.
TP: Peki müzik yapmak istemek bu kadar zor mu olmalı? Nasıl devam ediyorsunuz, nasıl para kazanıyorsunuz?
BE: Arada başka şeyler yaparak. Başka yolu yok. Bir de burası ekstra sert bir yer. Türkiye’den çıkarsan, underground ve mainstream’in ortasında bir yer daha var, aslında bizim durduğumuz. Yurtdışında insanlar bir sürü turne yapıp ayakta durabiliyorlar. Ya çook büyük bir rock grubu olup 100-150 bin satman lazım ya da müzik yapmaman lazım. Bu durumda tek plan arada başka şeyler yapmak oluyor. O zaman da iki albüm arası 3 sene olabiliyor. Ben iki ünicersitede ders verip arada da jingle yaparak geçiniyorum.
TP: Bir de konserler önemli olacak falan diyoruz da, konser mekanları da küçülüyor artık. Barlar konser mekanı oluyor. 200 kişilere 300 kişilere çalınıyor. Sizi tebrik etmek lazım hala müzik yaptığınız için.
OB: Eğlence kültürü dışında bir şeylere bir talep olduğunu zannetmiyoruz. Biz bu talebi yaratıyoruz. Aynı dertlere sahip insanlar da bunu bir şekilde takip ediyorlar. Türkiye’deki kültürel altyapıyla ilgili bayağı derin bir konu bu. çok da şaşırtıcı değil. Yeni bayağı iyi gruplar var. Ama onlar için iyice zor buradan bir çıkış yapabilmek. Bizim için devam etmek güç belki ama yeni gruplar için hiçbir şans yok.
UÇ: 2000’lerde “rock” diyebileceğimiz müziğe bir geri dönüş oldu. Televizyonda gitarlı klipler dönmeye başladı. Sizin aşağı yukarı sevdiğiniz takip ettiğiniz gruplar belli ama bu sahneye nasıl bakıyorsunuz? Bazı rock gruplarının çok satması iyi bir şey midir?
BE: Bu iyi ya da kötü bir şey değil, normal bir şeydir. Aa, bunlar nasıl çok satar diyemezsin. Onlar daha geniş kitlelere seslenecek bir müzik yapıyorlar, doğal olarak da daha fazla satıyorlar. Pek bizim dinlediğimiz şeylere uymuyorlar. Ama böyle bir müzik olmasın demek de çok saçma. Herkes kendi istediğini yapıyor değişik yollarda. Bazen ticarete kaçan tarafları oluyor tabii. Fazla muhasebeci gözüyle bakan insanlara da rastlıyoruz müziğe. O biraz rahatsız ediyor kimi zaman.
OB: Kendi aramızda dalga geçiyoruz falan. İşin mutfağında olunca hangi amaçla, nasıl düzenlendiğini, sound’u, melodileri niye öyle kullandığını görebiliyor insan. Komik şeyler oluyor bazen ama anaakıma her zaman ihtiyacı olan bir kitle var. Normal.
TP: 2000’lerde post-punk ve garaj sound’unun patlamasıyla İngiltere ve Amerika’da bayağı bir birbirine benzeyen grup çıktıktan sonra, aradan cevherler de çıkmaya başladı. Burada da bir hareketlenme var. Ankara’dan, İzmir’den acayip işler çıkıyor, Peyote çevresinde bir yapılanma var. Tamam yenilerin işi zor dedik de, bizden de yeni bir Nekropsi ya da Replikas çıkabilir mi?
BE: Mekân ve finansal açıdan daha kötü belki şimdi ama bu açıdan garip bir durum var gerçekten de. Bir sürü yeni grup var. Mesela Proud Pilot önemli bir grup bence. Ama bu insanlar da başka işlerde full-time çalışmak gibi durumlarla yıpranıyorlar.
TP: En fazla myspace’de bir yorum alıp seviniyorsun…
OB: Ama eskiden böyle bir ortam da yoktu. Belki ilerleyen yıllarda bir “scene” oluşur.
UÇ: Peki yurtdışında “Vay be, ne güzel müzik yapmış,” dediğiniz gruplar var mı?
OB: Çok var.
BE: En zor soru bu.
UÇ: Bilinçli ya da bilniçsiz bu albüme etkisi olmuş olanlar var mı mesela?
OB: Müzik yapmak sezgisel bir süreç. Mutlaka bir sürü şey dinleyip etkileniyoruz ama şundan şu ölçüde etkilendik demek zor.
BE: Direkt Liars geliyor aklıma. “Drums Like Not That” albümü bir sürü konuda kafamızı açtı aslında. onlar da Berlin’de bir fabrika bulup böyle durumlara girmişler. Davullar ve müzikal açıdan da yakın. Ben Battles’ı sevmiştim.
OB: Panda Bear var.
TP: Eee, öteki çocuklar nasıl?
OB: İyiler valla, hepsi iyi.
BE: Biri Londra’da, biri evde dersini çalışıyor, biri de uyudur herhalde.
TP: Utkan çok heyecanlanıyordu belki bir şeyler dinleriz diye?
UÇ: İnternete vereceğiz de (gülüşmeler)…