Zamanın evleri Zamanın çocukları


Serkan Kafalı
Ev, cüssesiyle var olur her şeyden önce. Evin ne kadar ev olabileceğini ağırlığı, kalıbı belirler; yeşerdiği, boy attığı yerde kalır, bir değirmen taşı gibi döner durur. Kent; betondan, çelikten, camdan tuhaf ormanlar gibi evlerle doludur. Evin ilk yüzü uzaktan görünür. O yüzle başlayacaktır her şey. Eve sahip olmak, illa mülk olarak olmasa da, zamanın bir parçasında o evin iklimini, doğasını belirleyen olmak, kişinin özgül tarihinde bir kilometre taşı olacaktır. O evde yapılanlar, yapılamayanlar, içinin neye benzeyeceği ve insanın o evle birlikte şekillenmesi, hepsi, ömrün yeni bir bölümünün meselesidir. Aksi halde bir eve hakkıyla sahip olunamayacağı, ailenin evinden tam olarak ayrılınamayacağı düşünüldüğünden midir bilinmez, evlenmektir adı bu diyarlarda ömrü bir başkasıyla birleştirmenin. Bunun ve sonrasında yazılacakların, bugün için başka alternatifler de olsa, bu kısa yazının selameti ve derli toplu kalabilmesi uğruna bu çizgide kalmak ve tanıma ve duruma bağlı kalmak belki de en iyisi.
 
Birleştirilen o ömür (kişiler değil) bir kalp sektesine, kansere ya da başka ölümcül ve devası bulunamayan bir melanete yenik düşmezse, o eve en nihayetinde bir çocuk da gelecektir. Çocuk, bireysel hayatların da ilişkinin ömrünün de temize çekilmesi için bulunmaz bir fırsattır bir yandan da. Yaş, insana çok şey katsa da öyle ya da böyle yol yapmış her cisme olduğu gibi ruha da yıpranmışlık, toz, kir, pas bulaştırır. Kimsenin ruhu durduk yere kararmaz çünkü. Zaman, her şeyin ilacıysa söylendiği gibi, yan etkileri de boldur. Kimi ruhlar bundan temizler kendini, kiminde ucu alınamaz bir karanlık, gün be gün büyür. Doğuştan kendine has karakterini beraberinde getirse de her çocuk evde olur. Sadece olgunlaşmayı ima eden bir halden çok, daha köklü bir şekillenmedir bu. Çocuğun dünyası o iki kişinin sahiplendiği ev olur. Algının, değer yargılarının temelleri o evde atılır. Büyüyen çocuğundan kendine hiç pay çıkarmadan duyduğu memnuniyetsizlik, bir ebeveynin en büyük kaçamağıdır. İktidar, tadı cazip ama hazmı zor bir şeydir. Şeydir çünkü, şekli şemali iktidarın sahibinin ellerindedir. O iktidarın meyveleri, sahiplerine göre fena halde acı olabilir zaman içinde. Şekillenmelerinde başat etkiye sahip olmasına rağmen, vatandaşını beğenmeyen, burun kıvıran devletlûlar gibi, çocuklarının nasıl o hale geldiğine hayretten çok bir öfke ve nankörlüğe uğramış bir haletiruhiyeyle tepki gösteren ebevenyler de iktidarın kibrinden paylarına düşeni çoktan içselleştirmişler demektir. Bir hayatı dünyaya getirip onu büyütmeye kalkışmakta, serinkanlı bakıldığında, budalaca bir özgüven de vardır zaten. İnsan, ne kadar aptal, ne kadar cahil, ne kadar toy ya da küçük olsa da, tamamen kontrol edilmesi, bir yandan da imkân haricinde olan bir canlıdır. Bu cüret, hayatın her alanında elzemdir bazen; aksi halde geçen zaman, akan ömrün içinde hep bir parça kıyıda, hep bir parça kenarda bir seyirci olarak kalmak, işten bile olmayacaktır.
 
Nurdan Gürbilek, “Defter”in Bahar 1997 tarihli otuzuncu sayısında yer alan “Ev Ödevi” isimli yazısına (Gürbilek’in bu adla yayımlanmış bir kitabı da vardır Metis yayınlarından çıkan) Gaston Bachelard’ın “Mekânın Poetikası” isimli kitabından bahsederek başlar. Yazıdan alıntı yaparsak: “Bachelard evi bir mutluluk mekânı olarak tarif etmişti; bu mutluluk mekânına ait imgeleri, bu imgelerin düşsel değerini inceliyordu. Evin düş kuran çocuk için koruyucu sınırlar oluşturduğundan, anıların ve düşlerin barınağı olduğundan söz ediyor, evi tarif ederken en çok da ışık imgesine başvuruyordu; evden dışarıya sızan, evi gören bir varlığa, bir göze dönüştüren bir ışık: ‘Penceredeki ışık evin gözüdür’”.
 
Çocukluğuma dair en güzel imgelerden biri, evi çekip çeviren, devamlılığını sağlayan kaynağın büyülü bir şekilde hep var olacağını hissetmemdir. Çocuğun zamandan azade olmasına imkân yaratan da budur zaten. Zaman hissedilmiyorsa iç sıkıntısı da baş göstereceği iklimi bulamaz; ruh zamanın içinde buruşur. Oysa evler, Tezer Özlü’nin “Çocukluğun Soğuk Geceleri”nde de görebileceğimiz gibi, hiç de öyle pürüzsüz mutluluk mekânları değildir. Çocuğun okulla, kamusal hayatın esaslarıyla yüzleşmeye başladığı an bu huzur imgesi mutlaka sakatlanır. Ki okulla yüzleşmek de şart değildir bunun için illa ki; anne babanın o maruz kaldıkları, yüklenmek zorunda oldukları orta sınıf hayatının boğuculuğunun gölgesi, evin ışıltısını karartacaktır öyle ya da böyle.
 
Ev bir vaattir başlangıçta; hayatın başka türlü olabileceğinin, zamanla tanışmış çocukların yüreğine oturan Pazar öğledensonralarında en belirgin cismine bürünen o iç sıkıntısından kurtulabilmenin imkânlı olduğuna dair efsunlu bir vaat. Kendi evi öyle olmayacak, zaten kendisi de annesi ya da babası gibi, elbette olmayacaktır. “bir arkadaşım Pazar gününün cumadan bakıldığında sonsuz bir mutluluk imgesi olarak göründüğünden söz etmişti. ‘asıl mutluluk’ diyordu, ‘cuma’nın kendisinde, yani mutluluğun görünebilir olduğu yerde. Pazarın ışığı oraya vurmuştur. Bu yüzden cuma parıldar, ışır; pazarın kendisiyse söner’. [...] Neydi Pazar öğledensonralarını çocuk için katlanılması zor bir sıkıntının sahnesi kılan? Psikanalitik bakış çocuğun sıkıntısını ‘bir şeylerin başlatıldığı ancak hiçbir şeyin gerçekleşmediği o donuk beklenti durumu’yla açıklar. Sıkıntıda iki ‘imkânsız seçenek’ vardır: ‘Arzuladığım bir şey var ve arzuladığım hiçbir şey yok. Ancak bu iki varsayımdan ya da inançtan hangisinin inkâr edildiği her zaman muğlaktır; ve sanırım bu muğlaklık, sıkıntıda yaşanan o tuhaf felç haline açıklık getiriyor.’”
 
Tek mutlak iktidar sahibi zaman, mutluluğun vaadini uzaktan gösterirken, ölümlülüğün ve dünyanın kekre tadından fazlasını vermeyecektir, hemen hiç kimseye.
 
Er ya da geç her insanı, her evi sakatlayan zaman, çocuğu da sakatlayacaktır.
info@kargamecmua.org