KAYNAT BENİ


Kerem Oğuz

Sevgili Anne,

Sanırsın ki güneş, cennetten kovulmuş şeytan misali sürgün edilmiş bu topraklardan... Geleli bir ayı geçti, Ortaköy’den aldığım yuvarlak camlı “Lennon” güneş gözlüklerimi bavuldan çıkarmadım hiç. Ben vallahi hiç anlayamadım burasının nasıl bir ada olduğunu. Benim ada diye bildiğim bir Heybeli vardı bir de onun saz arkadaşları. Nerede tepede cayır cayır yanan güneş, yankılanan at nalı sesleri ve de aynı atların istemeden de olsa etrafa serpiştirdikleri boklar ve o boklardan yayılan ekşi koku?

Burası bildiğim adalardan değil yani anne. Hem de hemen hiç bir anlamda.

Bu mektubu şimdilik göndermiyorum. Döndükten sonra beraber okuyup gülebiliriz. Mektubun içine koymayı planladığım, üzerinde bir iskelet resmi olan “senin yemeklerini çok özledim” yazan kartı da bir süre kitap ayracı olarak kullanacağım.

Yemek dedim de evet, esas maruzatıma başlıyorum. Ev sahibi Mrs. Mursell’ın yemekleri fena sayılmaz ama iyi olduklarını da söylemek pek mümkün değil. Kendisi İngiliz değil de Galli olduğu için çok iyi bir aşçı olduğunu iddiasında. Ben de pek bozmuyorum tabi. Yakın zamana kadar yemeklerini yiyordum ama geçen gün “Bu ne biçim et yahu?” diye yuttuğum şeyin domuz olduğunu öğrenince iştahım kaçtı.

Ara sıra dönercilere girip çıkmak, ince bellide çay içmek falan güzel de bu seferde hani Almanya’da otuz sene yaşayıp hiç Almanca öğrenmeyen tiplere benzerim diye korkuyorum. Benim keşfettiğim kadarıyla bu küçük şehirde yemek yenecek en güzel yer bir Yunan restoranı. Oraya gittiğimde “dolmades” (dolma) yiyorum en çok. Yemeğin üstüne “paklava” yiyip “Greek cafe” istiyorum. Bugün Restoranın sahibinin kızı Alina kahveyi getirdiğinde bana “işte Türk kahven de geldi,” diyerek göz kırptı. Çok hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Eğer burası biraz daha ucuz bir yer olsaydı ve ben daha sık gelebiliyor olsaydım, hancının kızı ile aramda bir gönül ilişkisi olabilirdi. Şaka şaka. Yine olmazdı. Olamazdı yani. Öyle sanıyorum ben.

Yani sonuç olarak Yunan restoranı hem mideye hem göze hem de gönüle hitap ediyor ama benim için çok pahallı. Haftada sadece bir kere gidebiliyorum. Oraya gidince bir nebze olsun evdeymiş gibi hissettiğim oluyor. Dönerciler ise bana kendimi İstanbul’da hissettiriyor. İstanbul’da hissetmek ve evde hissetmek, birbirlerinden çok farklı şeylermiş bunu da böylece öğrenmiş oldum.

Az önce Mrs Mursell gelip kapımı çaldı ve bana çilekli donut ve sütlü çay getirdi. Sütlü çayı sevdim. Donutun da tadına baktım, fena değil ama eciş bücüş çilkerden yapılmış mermelatı görüncede aklım senin reçellerine gitti. Babam işe gittikten sonra ve kardeşim uyurken başbaşa ettiğimiz uzun yaz kahvaltıları ve onların finaline damgalarını vuran incir ve çilek reçellerin kokusu ağzımın içine doluverdi. Hakim olamadım kendime, önce burnum yandı sonra iki iri yaş indi gözlerimden yanaklarıma doğru.

İstersen şöyle yapalım anne; en iyisi hemen şimdi geri döneyim ben. Bir tencereye at da bir güzel kaynat beni. Şeker de dök üstüme ve reçel yap beni. Sonra bir kavanoza koy ve bir daha asla ama asla mutfağından çıkarma beni...

 

evrandir@gmail.com