EVDEN MÜZİK


söz – fizik: Osman Kaytazoğlu
Dosya konusu “ev yapımı” olunca, evde müzik yapmak da her zaman cezbedici olunca, bizde ailenin evde müzik yapan bireylerine danıştık doğal olarak.
 
Sarp Keskiner
Ev sakini üretken kişi ve komşuları açısından “homegrown” kavramı
 
Evde müzik yapmak” konusuna kafayı takıp bir de REC adlı dergimizde bunları deşme çabamız olmuş da bitmiş iken (çabamız diyorum rahat rahat, çünkü mecmua yazarlarının zamanında çok kalem sürtmüşlüğü oldu dergi adına); bu çaba da dijitalizeyken şu yıllarda, ben yine eskilere savurayım kendimi de bazı bahislerden söz açayım.
 
1985: Bir tarihte şimdilerde saz üstadı olmuş kuzenim ve ailesinin Salihli’de kocaman bir evi var idi. Ne ki, ev kocaman iken banyosunun ebadı başlı başına o ev kadar idi; her nedense. Böylesi, ilk ve sondur bende. İşte ben kaval çalarken, o da saz tıngırdatırken, biz ve dönemin Casio orgları nispeten minikken, bu banyoya kapanıp saatlerce “Evlerinin Önü Zeytin Ağacı”, “Süt İçtim Dilim Yandı” ve “Ilgaz” çalar idik. Bu kadardı repertuar fakat yankı öyle güzeldi ki o banyoda…
 
Hayatımda hiç bu kadar uzun süre bir banyoda vakit geçirdiğimi hatırlamıyorum. Banyo değil de tuvalet diyecek olursanız o hacet odasına, sözlerim yine aynı şiddette geçerlidir.
 
1986: Kuzenim ve ben, bu kez Bostanlı’daki evdeyiz ve bizi akut sıkıntıdan patlatan haftasonlarına acıklı bir didinme ile her seferinde bir başka çözüm arıyoruz. Bu kez o gitar çalıyor; ben de basketbol topu, bisküvi tenekesi ve takoz gibi iki Redhouse sözlükten oluşan davul setimle ona eşlik ediyorum. 2 Hürel gücündeyiz. Derken aklıma düşüyor: Odayı ışıklandıralım ve bir ambians var edelim.
 
Bisikletimle Reşit Paşa İlkokulu’nun alt sokağında pinekleyip duran cereyancıya gidiyorum; renkli ampul, kablo, duy ve sair şeyler alacağım. Elektrikli şeyleri, devreleri pek seviyorum o sıralar. Evde inşa edilmiş cereyanlı manivelalar, iplik sarma makinecikleri, plastik kamyonlara monte edilen cereyanlı motorlar… Cereyancı diyor ki, “ampul bitti”. “Demokrasilerde çare tükenmez” demiyorum ve cam boyalarımı çıkarıp boyuyoruz bakkaldan aldığım renksiz ampulleri… Kabloyu fişe takıyor ve morlu, sarılı, kızıllı ampullerin ölgün ışığında çalıyoruz iki derdiyok olarak.
 
Bir an geliyor, o pırıl pırıl ampuller tütmeye ve hatta deyim yerindeyse dumanlar çıkara çıkara yanmaya başlıyor.
 
O zaman öğrendiğim ders şudur: Ampulün üstünü boyamışlar, ferinin gerçek niyeti, boyası yandıktan sonra ortaya çıkmış. Ne yapacaksın? Böyle ampulu çöpe atacaksın. Hatta tekme ile patlatacaksın.
 
1996: İlk defa bir araya gelmiştik ve birbirimizi çok yeni tanıyorduk ama tutkunu olduğumuz müziği saatlerce çalışmaktan başka hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorduk; martıların birbirlerini vaveyla ile diktiği o mevsimde. Yarım daire penceresinden yel giren şömineli odaya davulu, ampflikatörleri kurmuştuk ve bencil, titiz bir repertuara şekil vermek için gün sönene kadar dur duraksız çalıyor da çalıyorduk Moe Joe “Blues Band” ile…
 
Bir seferinde, akşam yemeği telaşını atlatmış kimi Büyükadalı ev hanımları, ergen kızlarını da heyecanlarına katarak kapıda belirmişti ve bizi birkaç beş dakika dinledikten sonra demişlerdi ki, sesli sesli ve kendi kendilerine: “Çocuklar çok güzel çalıyorlar ama pek çirkinler!”.
 
Börek ikram etmiş olabilirler mi, anımsayamıyorum şu an.
 
Utkan Çınar
ÇÜNKÜ MÜZİK NARİNLEŞTİ. ARTIK YUKARIDAN BAKMAYA, İNCE ELEMEYE PEK GELMİYOR
 
Bel ağrılarım nedeniyle artık evde müzik yaparken bilgisayarı kullanmak istemiyorum. Yalan değil, insan kaptırdı mı Cubase karşısında saatlerini geçirebiliyor. Ama sonra kalkıp dinlediğimde bakıyorum ki şarkının ilk ham hali; sondaki, her tarafına bir sesler sıkıştırılmış halinden çok daha iyi. Ufak bir sinir krizinden sonra pes ediyorum, basit iyidir. Artık 80’lerde yaşamıyoruz. Gitarı alıyorum, bilgisayara uzun bir süre dokunmayacağım. Kanımızı eskisi gibi kaynatan yeni bir stilden pek bahsedemediğimiz günümüzde (bakın tür diyorum, yoksa hiç karamsar değilim, iyi müzik gelmeye devam ediyor) ve de benim gibi kabuğunda müzik yapmayı seven insanların çoğaldığı zamanlarda; tek bir akustik gitar ve mikrofonla kaydedilmiş müzikler, ne biliyim bir Coldplay veya U2 albümünden çok daha fazla heyecanladırıyor beni. Eh şarkıcı-şarkıyazarlığı da son dönemlerde yeni starlarıyla iyice hızını almışken eğer bir Bowie değilseniz, bu tarzı geliştirmeniz tamamen sizin paraya bulaşmayan yaratıcılığınızla ilgili.
 
Artık stüdyo prodüksiyonlarının bir kaç kalburüstü adamın elinde döndüğü şu anki piyasada, basit bir 4 kanallıyla evde albümünüzü kaydedip, biraz da bilgisayardan da anlıyorsanız tüm dünyaya ulaşabilecek şarkılar yapmanız içten bile değil. Tabii ki zeki bir kulağa sahip, açık görüşlü ve de biraz yetenek sahibiyseniz. Bu yılın en dikkat çekici simlerinden Bon Iver (Justin Vernon) bence şimdiden bir başyapıt haline gelmiş debüt albümünü, şehirde yaşadığı depresyondan kurtulmak için gittiği Wisconsin’deki bir orman kulübesinde kaydetti. Yemeğini de avlanarak edindi. Bize de günümüzde iyi bir albüm için saatlerce pahalı stüdyo zamanlarına ihtiyacın artık kalmadığını kanıtladı. Ama bu yeni bir şey değil. Yine bu yıl 45 yıl sonra gün yüzü gören bir albüm yayınlandı. Karen Dalton isimli müthiş sesin 1963 yılında evinin salonunda, iki kanallı bant kayıt aletine çaldığı kayıtlar “Green Rocky Road” adıyla bize ulaştı. Bu harika şarkıları dinlerken tamamen tesadüfi telefon ve kuş seslerini duyuyorsunuz. Belki günümüz için tek dezavantajı (!) fon müziği olarak kullanamamanız. Çünkü çalarken ister istemez sessiz kalma ihtiyacı hissediyorsunuz. Aynı şeyi ne kadar bir stüdyo kaydı olsa da tamamen hazırlıksız kaydedilmiş Stephen Stills’in “Just Roll Tape” (bir deponun dibinde bulunan bu kayıtlar 30 yıl sonra günışığına çıktı) albümünde de bulabilirsiniz. 1 saat içinde tek bir akustik gitarla nasıl bu kadar harika müzikler elde edilebilir, o da 30 yıl öncesinden bir örnek. Daniel Johnston’ı da artık herkes tanıyor. Pop müziğin kelimenin tam anlamıyla deli dahisi Johnston tüm şarkılarını kasetçalara kaydetti. Hâlâ da buna devam ediyor. Ama n’oldu? Cobain’den Beck’e herkes ona taptı. Naçizane görüşüm her üç sanatçının, kayıtları stüdyoda kotarılmış her işinden daha etkileyici olduğu. Bu örnekler tabii tamamen bir akustik gitar veya piyano, iyi bir ses ve söylecek bir şeylerin olması dışında hiç bir şey istemiyor. Ama diyorsanız ki daha yeni, elektronik tadlarda bir şeyler istiyoruz. Maps’e, Elmore Judd’a bakın. Daha teferruatlı belki ama yine sadece bir 16 kanallıyla ev ortamında istediğiniz chill-out (ne pis kelime) ortamında çalabileceğiniz müzikler. Ama kanımca en iyi örnekler şu yeniden-yayınlanan albümlerin tercihan bonus CD’lerinde. Adamlar orijinal hallerin yanında demolarını da boşuna yayınlamıyorlar.
 
Sadede gelirsek artık internetin de kutsamasıyla müzisyenlik starlık demek değil. Büyük prodüksiyonlar için herkes fazla yoruldu. Evet var bir kaç yetenekli adam ve onların her yeni işi merak uyandırıyor. Sadece ayrıntılara pek takılmayalım diyorum. Artık asıl cevher evinde akustik gitarını tıngırdatanlarda sanki... “MySpace” ruhu, müziği yıldızlardan odalarımıza indirdi. Ne diyeyim, günahı yok…
 
Not: Yukarıda bahsettiğim örneklerden Açık Radyo’daki programım “Birinci Tekil Şahıs”ta sıklıkla dinleyebilirsiniz.
 
 
Saltuk Erginer
Hastasiyim teknolojinin!
 
Gerçi biraz göbek yapıyor ama olacak artık o kadar. Yerim kısıtlı olduğu için hemen konuya gireyim. Evde mütevazı bir stüdyo için; bir bilgisayar, düzgün bir ses kartı, ucuz bir mikrofon ve bir çift referans hoparlörü yeterli. Geri kalan her şeyi programlarla halledebilirsiniz. Ortalıkta çok fazla program var ve hemen hepsinin kırık versiyonları rahatlıkla bulunabiliyor. İşten güçten vakit kaldıkça hobi niyetine takılmak isteyenlere Acid Pro, Fruity Loops, Reason gibi kullanması nispeten daha kolay olan programlar öneririm. Ama “Yok hacı, bu işin sonu yok, ben devam ederim, beste de yaparım şarkı da söylerim,” falan diyorsanız, endüstri standardı programlarla başlamanızı tavsiye ederim; Cubase, Cakewalk (multi-kanal dijital kayıt programları) gibi.
 
Ben bestelerimi 1.7 Ghz Pentium4 bilgisayar (artık çöpte), M-Audio Delta ses kartı, Stagg marka 50 dolarlık Çin malı bir mikrofon ve bolca da ilhamla Cubase’e kaydettim. Bir de bilgisayardaki sesleri çalabilmek için (bol miktarda sanal enstrüman vs. mevcut) 2 oktavlık bir trigger klavyem var. Programları da kayıtları yaparken öğrendim, ki bu özellikle çok eğlenceli! Programlardan kastım Recycle (davul loopları yapmak için), Guitar Rig (adı üstünde), Cubase ve onun plug-in’leri. Yani bir sürü ses efekti, kompresörler, sanal enstrümanlar vs. Vazgeçemediğim bir tanesi ise Antares Microphone Modeler; ucuz mikrofonunuzu bir Neuman U47’ye dönüştürebiliyor. Okey, tam olarak öyle olmasa bile gerçekten çok işe yarıyor! 24 farklı marka mikrofonun birçok modeli de mevcut.
 
Artık profesyonel kayıt stüdyolarında bulunan pahalı analog ekipmanların yazılımları veya muadili yazılımlar var. Elbette bunlar “henüz” kopyalamaya çalıştıkları aletler kadar başarılı değiller. Ama çok süratli gelişiyorlar. Birini öğrenmeden yenisi çıkıyor. Birileri de her çıkan yazılımı kırıyor!..
 
Team H2O
Kaç kişiler bilmiyorum. Kafaları çok iyi çalışan korsan bir yazılım kırma grubu. İsimleri H2O. Senelerdir kırmadıkları müzik yazılımı kalmadı. Sadece kırmakla kalmıyor, arızalarını da tamir edip öyle salıveriyorlar sanal aleme… Sloganları “Try before you buy” (Almadan önce dene). Son zamanlarda “Bu yazılımı çok kullanıyorsanız gidip satın alın,” notunu da görmeye başlamıştık. Neyse, ekşi sözlükteki bir entry’e göre Cubase’i üreten Steinberg’in yaptığı “Lan bak, artık harbiden yakalayacaz, bitiricez oğlum sizi” baskılarına dayanamayıp dağılmışlar. Talio adında sıkı bir grup daha vardı ama akibetlerinden haberim yok.
 
Son bir şey daha; diyelim ki aletleri kurdunuz, ekranın karşısında oturuyorsunuz, ilham gitmiş, gelmiyor. Davuldan başlayın. Bir ritim yazın ya da hazır bir loop kullanın. O size üstüne ne bas çalmanız gerektiğini söyler.
Tuna Pase
Müziğimi nasıl fişe taktım?
 
Müzik dediğin akustik olmalı (!) saplantısından kurtulmam bir arkadaşımı mix yaparken izleyip hayran olmam ve peşinden de bir elektro-akutistik konsere gitmemle doruk noktasın ulaştı. O kadar coşmuşum ki çaldığım flütü-klarineti-bateriyi; okuduğum etnomüzikolojiyi biraz kenara iteleyip, bu kablolar neye yarar bilmeliyim diyerek okulun stüdyosunda amelelik yapmaya başlarken buldum kendimi. Hatun olmanın dayanılmaz statüsünü olayın içinden iteklemek için davul taşıdım, kahve yaptım. Umuyordum ki, bu kölelikleri yaparsam bu stüdyoda ben de müzik yapabilceğim. Nitekim öyle de oldu. Bir anda kendimi ses mühendisliği ve tasarımı doktorası yaparken buldum.
 
Oleyt, artık kablolardan anlıyor gibiyim, alet edavat ve mikrofonlar ile (kendime göre) şahane şeyler yapıyorum -stüdyoda sabalıyorum, akşamlıyorum- ve seneler geçiyor. “Evimde yayılarak” bunların aynısını yapasım var. Memursan taksit meleği olabilirsin diyerek, kendime ara gaz verdim ve ilk olarak neden bilmiyorum kendime bir SM58 vokal mikrofonu aldım -şarkıcı falan değilim yalnış anlaşımasın, sanırım içimde hep o mikrofonu tutma fetişi mevcutmuş-. Küçükken ayna önünde Ajda Pekkan söylerken hatırladım kendimi ve korktum.
 
Eee, ben bunu nereye sokucam, bir heycanla aldım da; bana bir preampli gerek -ki hatta iki stereo kayıt yapasım tutar evde, niyeyse? M-Audio Firewire ses kartlarına bakılır ve nispeten iyi olduğuna inanılan bir tanesi alınır, bol girişli çıkışlısından. Kart eve gelir, bilgisayar ile öpüşmelerini sağlamak için ve: aa, bu Firewire’yi nereye sokacağım ben PC'de? O aralar daha üç pinli bir Firewire girişi ile tanışmamıştım tabii. Biraz söylenmeden ve eril sesçi arkadaşlara rezil olduktan sonra kart ile laptopum birbirine kavuşur. Hali hazırda bilgisayarıma yüklü çeşitli sequencer’ler açılır, kart onlara da kaynaştılır. Eee, mikrofon. İnanmıyorum, kablom yok -delirmiş olmalıyım-. Günlerden pazar, audio kablo alacağım bir yer yok. Düpedüz hırsızlık denilebilcek bir eylem ile stüdyoya gidilir bir xlr kablo çantaya sokulur. Heycanla eve gelinir ve şarkı söylemeye başlanır. Kendimdem korkuyorum demiştim.
 
Söyle söyle bitmedi, loop’lar gırla harcandı, bilgisayara korsan ne varsa yüklendi, hatta kart Protools kullanması için kandrıldı, paso dalavere. “Artık MIDI kaydetmem gerek, hem de ses alırım bir klavyem olsa,” düşüncesi ile gittim kendime 5 oktavlık bir klavye aldım. Klavye çalmayı hiç beceremezken masa üstünde senelerdir haddinden fazla yer kaplar kendisi ama bir yandan da acil durum camı gibidir. İstendiğinde bir piyano olur, istendiğinde en antin-kuntin müziklere controller, istendiğinde Ferdi Özbeğen orgu (!).
 
2-3 sene kadar müzik dinlemek için bile yalnış iki artı bir hoparlörlerle evde müzik girişimlerimi sürdürdüm. Taa ki bu sene artık ayıp oluyor diyerekten en hallice referans monitörlerini hiç konulmayacak bir düzende (direk cama bakıyorlar da) salonumun ortasına koydum. İşte artık hazırım, nazırım, evde miks de yaparım. Ama tabii bunları aldım, alacağı derken geçen sürede bilgisayarım emekli olmak istiyor. Para para para... İşte hepsi bu...
 
Osman Kaytazoğlu
Sayın distorsiyon, buyrun gitarınız
 
Üç beş şarkı-monad’ım....
 
Gecenin etrafı göremediği bir vakitte “Leave Science To The Scholars”ı yaptım. Sahte İsa gibi, kendimi şehrin susması gerektiği bir ana mıhlamıştım. Ya o ya ben! Onun bütün gürültüleriyle uyuduğu, bir iki motosıklet hırıltısıyla dönüp öbür tarafa yattığı anları Pluggo’daki reverb ayarlarında kantarın topuzunu kaçırdığım anlarla aynıydı. Çalışma masam yok hâlâ, ilkokul ödevlerini yere yüzükoyun yatarak yaptığım günlerdeki gibi işliyorum müziği. Günün halk ekmek kuyruklarının uzunluğuna gözlerini açtığı ilk ışıklarının bana verdiği bir ödev bu. Kadınların sokakta çocuklarını eve sürüklerken, çocukların ışıklı ve alarmlı -söyle bir baş kaldırma neresinden tutulur söyle?- ayakkabılarını yere sürttükleri anda çıkardığı sesler... Bunlardı, Ableton’ın audio 1 kanalında plugin sırasını bekleyen.
 
The Disadvantage Of The Others”ı yazarken, ötekiyle flört ettiğimi düşünenler olmuştur eminim. Hani olur ya bizim daha kibar ötekileştirmelerimiz. Ama bu öyle değildi işte. İçinde Scelsi’yi uyuttuğum bir parçaydı. Scelsi’yle birbirimize seslenmelerimizden, benim onun büyüklüğüyle başedemeyişimin resmidir. Max / msp’nin düzmece piyanolar için ve arasına fıstıklar kaçmış romantik drone’lar için birebir ‘instantanae’ patch’inden gelen şanslı bir psycho-akustik: “Food of my love, play on”.
 
Toplam 1 dakikalık “Half-aware of the enmity” ise Barlas Özemek’le altı saatlik gitar “treatment”ları sonucunda doğdu. Oysa en başta yoğun bir bitki örtüsü kadar hırpalayacı distorsiyonlara girişmiştik. Barlas’ın kitaplıkta slide’ı farketmesiyle akorların arasındaki flu bağlantılar daha belirginleşmeye başladı. Basit bir loop, “belgelerim”de unutulmuş bir kaç gürültü ve yüzde yüz CPU kullanımıyla şarkıyı kotardık.
 
Love On Duran Duran” ise Liz Fando’yu Berk Gökberk’le kurduğumuz ilk günlerde üniversitenin ekran kartının “video in” deliklerinden fanlarına rutubetli tozlar kaçmış, bu tozları evirip çevirip dışarıya bir farenin ölüm ko(r)kusu olarak üfleyen modası geçmiş bilgisayarlara atfen yapmıştım. Tarifi çok kolaydı ve tek yapmanız gereken inatçı Fruity Loops’la Ableton Live’ı rewire etmekti. Ama rewire tekniği karşınıza hep köle-efendi diyalektiğiyle çıkar. Kim master, kim slave? Sorunun cevabı alfabetik diyeyim ve geçeyim.
 
Liz Fando, evde halının altına kaçmış bozuk para gibi hep olacak. Yeni sesler çıktığında onları duyacak ve üzerine gidecek. Liz Fando, ağzını bıçak açmadığı zamanlarda bile, sabah üçe doğru, yerinden doğrulup bir iki çift laf eder mutlaka. Liz Fando benim için evin iyi geceler müziği... Mutfakta Russolo’yla bamyaları birer kurşun kalem gibi açar, banyoda Jeck gibi flanger’in sırtını sabunlar, maç seyreder, tezahüratlarla maç anlatımı arasındaki senkronizasyonu test eder.
 
İsterseniz size Liz Fando için hazırladığım el ilanını okuyayım:
 
Liz Fando
Henüz Değil”
 
www.myspace.com/lizfando
info@kargamecmua.org