ÇOCUKLUĞUM: İKİ TERS, Bİ DÜZ
Pınar Deniz
Dikkat çekici bir çocuktum. Alnıma düşen sarı buklelerim, kıvrık uzun kirpiklerim ya da menekşe rengi kocaman gözlerim yoktu ama kalabalık olan herhangi bir yere girdiğimde herkesin bana baktığını, bakmakla kalmayıp inceden süzdüklerini görürdüm. Çünkü “bir tuhaflık” vardı bende.
Aklımın erdiğine inandıklarında, annem o önemli konuşmayı yapmış ve “yarım spastikliği” vuruvermişti yüzüme. “Sen farklısın, hiçbir şeyi başkaları gibi yapamayacaksın ama başkaları gibi yapamamak dünyanın sonu değil,” gibisinden bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Başıma gelen bu şeyin nedenini sorduğumda ayrıntı sever bir kadın olarak sorunun gereğini yapmış ve uzun uzun anlatmıştı her şeyi.
Annem için benim ne olduğum önemli değildi. Beni koşulsuz bir sevgiyle seviyordu ve başkalarının beni kabullenip kabullenmemesi umurunda değildi. Tıpkı diğer çocuklar gibi –bir yıl rötarla da olsa- ilkokula gidecek ve belki de sınıfın en temiz ve özenli giydirilmiş kızı olacaktım. Oldum da. Annemin ördüğü süveterleri giymeye, dantel yakalıkları takmaya da ilkokulda başladım. Daha doğrusu hatırladığım ilk “anne örmesi” eşyalar bunlardı.
Şimdikilerle kıyasladığımda annemin o zamanlar bu işte acemi olduğunu söyleyebilirim. Sanırım benim bedensel gelişimimle haddinden fazla ilgilenmesi ve adeta kendisi de spastikmiş gibi egzersizleri benimle birlikte yapması onun örgü mesaisinden çalıyordu. Yaşım ilerleyip artık “annesiz hareket etmeye” başladığımda annemin örüp bana giydirdiklerinin hem sayısı arttı hem de niteliği değişmeye başladı.
Annem öğretmenlerimle özel ilişkiler kurduğu ve bana göz kulak olmaları için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı için, gelip giden tüm ilkokul öğretmenlerim –ki toplam beş taneydi- örneğin ilikleyemediğim ceket düğmelerini ilikler, çözülmüş olan ayakkabı bağlarımı bağlarlardı. Diğerleri gibi olmadığımı ispatlayan bütün ayrıntılardan nefret eder, öğretmenlerin gösterdiği bu “fazla miktardaki şefkatten” hiç hoşlanmazdım.
Bütün bu ekstra çevre yardımlarına ve öğretmenle geçirilen fazladan dakikalara bir de “bakayım hırkana, annen yine döktürmüş, yaklaş biraz da şu örneği alayım”lar eklenince dikkatler iyice üzerimde toplanır ve annemin ördükleri başıma fena halde bela olurdu.
Lacivert eteğin üzerine giydiğimiz yasak grilerle okul kapısında beklediğimiz ortaokul ve lise yıllarında anne örgüsü süveterler ya da hırkalar benim için pek de bir şey ifade etmezdi. Büyümüş ve çılgın anneyle birlikte harcanan insanüstü çabayla nispeten daha az dikkat çeken bir kız olmuştum. Hâlâ sınıfın en temiz pak öğrencilerinden biriydim ve üzerinde, annemin örneğin VAKKO’nun vitrinine bakarak çıkardığı örnekle okula gidiyordum. Sınıf arkadaşlarımın memeleri yavaş yavaş büyümeye başlamıştı ve hepsi güzel –hiç olmazsa- genç birer kız olmuşlardı ama benim bedenimde henüz bir hareket yoktu. Sınıfın en sevilen kızlarından biriydim ama tabii “arkadaş olarak”. Oysa farklı bir biçimde sevilmek ve spastikliğimden ya da üzerime giydiğim haraşo şeylerden gayrı da dikkat çekici olmak istiyordum. Annemle kurduğum sıkı ve özel ilişkidense tamamen sıkılmıştım ve onun ördüğü şeyleri giymek de bana üzerimdeki “anne etkisi” ni hatırlatıyordu. Hatta bazen çantama yedek bir kazak atarak üzerimdeki anneden kurtulmayı da denediğim oluyordu.
Ne zamandı tam olarak hatırlayamıyorum ama, bir ara, başıma gelenleri tam olarak algılamayı ve insanlarla kurduğum ya da kuramadığım ilişkilerin faturasını anneme kesmemeyi başardım. O noktadan itibaren annemin elinden çıkanlar yalnızca “kazak” ya da “hırka”ydı benim için.
Şimdilerdeyse, belki yeterince yaş aldığım için, bayılıyorum “annem ördü,” demeye. Annemse kafamda olup bitenlerden habersiz, dünyanın en mutlu “ören bayan”larından biri olmaya devam ediyor. Çünkü o da “ben ördüm” demeye ve ördüğü şeyleri küçük ayrıntılarına kadar tarif etmeye bayılıyor.
fpdeniz@gmail.com