SP38

SANAT BAĞIMSIZ MI? - 2


Fırat Arapoğlu, Rafet Arslan, İnsel İnal

Geçen sayı ilk bölümünü bastığımız, İkametgâh Kadıköy Projesi kapsamında 3 Şubat 2010 tarihinde Dunia’da gerçekleştirilen Fırat Arapoğlu, Rafet Arslan ve İnsel İnal’ın konuşmacı oldukları “Sanat Bağımsız mı?” başlıklı panelin deşifresine devam ediyoruz. Deşifre için, Ahmet Aydın Atmaca, Öznur Işır ve Özge Ünlütürk’e tekrar teşekkür ederiz. 

Fırat Arapoğlu: Sanatın her zaman sermayeyle ilgisi oldu ama hiç bu kadar görünür olmamıştı, hiç bu kadar göz önünde olmamıştı. Şimdi biraz müzeleşmeyi konuya alalım istiyorum ben.
İnsel İnal: Müzenin toplum için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Yani müze ile ilgili eylemlerin hepsinin müzeyi iyileştirmek adına söylenmesi ve uygulanması gerekliliğine çok fazla inanıyorum. Belleği tutabilecek başka bir kurum daha yok. Nasıl bir bellek olacağına verilen kararlar üzerine, mimari yapılar, manipülasyonlar üzerine fikir üretebiliriz. Ama başka türden bir arşiv ve bellek, hadi koleksiyon diyelim, daha sonrasında izlenemez müze olmazsa diye endişe ediyorum, hoş dijital ortamlar araştırmaları biraz daha kolaylaştırır bir hale geldi.
Rafet Arslan: Bir parantez de açayım mı İnsel? Ben müzelerin tamamen karşısında bir konumu, avangardın konumunu söylemiyorum. Çünkü adam ölüyor, zaten çoluğu çocuğu müzeye satıyor işlerini. Burada müzeye koşulsuz teslim olmamak önemli.
FA: Yani burada anahtar kelime şu olur mu, hani Marcel Duchamp’ın dediği vardır ya “Ben pisuvarı sanat piyasasının suratına fırlattım ama 1960’ın gençleri onu alıp müzeye koydular.”
İİ: Kötü mü oldu, sonuçta iyi oldu. Hoş dört tane var diyorlar şimdi pisuvardan ama o daha da iyi oldu. Aslında ne kadar politik olursan ol Rafet, hiçbirini politik bulmuyorum dedin ama ben biraz o konuda…

Çeperde kalma niyeti, eylemi, dışarıda kalma ve merkezin dışından merkezi deşifre etmek için dışarıda kalmayı bağımsızlık olarak görmeyi bir lüks olarak seçmek, sanatçının gerçekten durumudur, seçmesi gereken, yaşaması gereken bir özelliğidir.

RA: Hiçbirini değil de genelden bahsettim ben.
İİ: Öyle dedin ama. Onu biraz düzeltmek lazım çünkü genel olarak sanatçıların bu konuda bir duruşu olduğunu düşünmüyorum, bir stratejisi olduğunu hissetmiyorum, sadece hazırlıksız olduklarını biliyorum, yani bu konuda en başta söylediğin gibi ideoloji, dünya görüşü ve eleştirel bakış konusunda sağlamlık işte tam da bu noktada devreye giriyor, ki burada galiba seninle birleşiyoruz. Ama ne kadar politik olursa olsun bir eser, eninde sonunda müzeye girmelidir, yani bu neo-liberal politikanın karşısında durmanın bir; çok zor olduğunu düşünüyorum, iki; zaten girsin diye düşünüyorum. Nasıl girsin? Müzeye girmek için, yani müze için sanatçının iş üretmesi başka bir şey. Feyyaz Yaman, Asfalt Sanat Galerisi’ndeki bir oturumda, eleştiri ile iş üretenlerin tribünlere oynadığını söylemişti, bunun gerçekten çok büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü müzenin dışında iş üretmekle, müzede olmak için iş üretmek arasında çok büyük bir fark olduğunu düşünüyorum. Ama ne kadar dışında üretirsen üret, eninde sonunda müzede bir şekilde sergilenmelidir. Fakat müze için, merkez olmak için çaba sarf etmek ayrıdır. Burada ideoloji kısmı çok önemli, çünkü çeperde kalma niyeti, eylemi, dışarıda kalma ve merkezin dışından merkezi deşifre etmek için dışarıda kalmayı bağımsızlık olarak görmeyi bir lüks olarak seçmek, sanatçının gerçekten durumudur, seçmesi gereken, yaşaması gereken bir özelliğidir diye düşünüyorum. Tabii ki müzelerde ve yahut büyük galerilerde -büyük galerilerden kastım Arter gibi yerler- seyrettiğimiz çok radikal eleştirisi olan işlerin veya kurumu deşifre edercesine üretilmiş olan işlerin samimiyetinden aslında çok fazla şüphe etmiyorum. Yani bunların tribünlere oynadıklarını düşünmüyorum. Ama sonrasında düştükleri durumun kaotik yapısını da bilmelerini çok fazlasıyla hayal ediyorum. Yani Arter’in ikinci sergisi kurumsal eleştiri içerikli bir sergiyken, Volkan Arslan’ın Arter’in koridorunda polisler tarafından dövülen bir fotoğrafını –ki kurum eleştirisidir- Arter’in katında sergilenmesini gerçekten tuhaf buluyorum. Ama Volkan Arslan’ın da bunu kurgulamadığını elbette biliyorum. Bu noktada aslında en başta sorduğum soruyu devreye sokmak lazım: Daha bağımsız nasıl olunur? Yani bu bir düşünce pratiğidir, bu konuda da daha fazla pratiklere ihtiyaç vardır. Bu da herkesin kendi iç dünyasında çözmesi gereken, kendi denizinde yüzerken çözebileceği bir durum da değildir. Bu karşı duruşun en başta eğitimden başlaması gerekliliğine inanıyorum. Sanat tarihini, kattıklarıyla, değiştirdikleriyle yazacakların bu eleştirel bakışı geliştirecekleri, öğrenecekleri pratikleri; el yordamıyla değil, güzel sanatlar fakültelerinde öğrenmeleri gerekliliğini biliyorum. 
FA: Anahtar soruya geldik, ben de ona çekmek istiyordum konuyu; sanat yapıtının tribünlere oynaması, müzeye oynaması konusu. Rafet’in sorusunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ama fütürist bir reaksiyonla, “müzeleri yakalım” değil. Bunun en keskin tarafları Fluxus’ta yaşanıyor, müzeler üzerine George Maciunas’ın yazdığı bir yazıya Fluxus sanatçılarının çoğunun tepkisi inanılmaz ters oluyor, müzeler durmalı çünkü bir sonraki kuşağa yer açsın. Aslında o dönemin sanatının görünür olduğu bilgi-belge merkezi de müzeler oluyor. Bu sefer o formlar tamamen bellek dışı da kalabiliyor. Bu eski bir çelişki, neo-avangardın da yaşadığı bir çelişki. Peki bu noktada sanatçının özgürlüğü ve bağımsızlığı nerede yatmakta? Girişte İnsel’in de söylediğin gibi, sanat tarihi aslında bir sınır ihlalleri tarihi. Allan Kaprow, Nam June Paik, Fluxus akımı, hatta Rene Block’un kendisi bile aslında bir dönemin sınır ihlali yapan isimleri. Rene Block’un da en büyük muhalif duruşu nedir? Piyasanın 1960’lardaki genel yöneliminin aksine Beuys toplamasıdır, Fluxus işlerini toplamasıdır. Yani o dönemin için satmayan işleri ya da 1 dolara, 2 dolara, 3 dolara alabileceğiniz işleri toplamasıdır. Şu an geldiği nokta ne?
İİ: Çakal mıdır Rene Block bu durumda, yoksa iyi midir?
FA: Minör kaçış yolları aramaya kalkmak bahsettiğim şey. Sanat tarihinde bugün yer alan isimlerin zamanında üretim, tüketim ve dağıtım dizgesini sorguladıklarını görüyoruz. Nam June Paik’i sadece video-art işleriyle hatırlamıyorum, Nam June Paik’in çok sağlam Marksist metinleri vardır bu üretim ve tüketim konusu üzerine. Biraz bunların da okunması gerekiyor. Şimdi, biraz da konuyu 2000’lere çekerek, burada bir anahtar kelime daha ortaya atacağım: Alternatif. Konuşulanların temel eksenlerinden bir tanesi de sanatta bağımsız inisiyatifler konusuydu hatırlarsanız, ilk bu tartışmalar başladığında. Buradaki anahtar kelimelerden biri de alternatif, neden? 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden biri de “İnisiyatifler Buluşması” kitapçığıydı. Orada baktım, Türkiye’deki çoğu inisiyatif alternatif kelimesinden kaçınmış, kaçınıyor, kendilerine alternatif demiyorlar. Alternatif dediğimizde farklı ve değişik bir şey sunması lazım ortaya, kelime kökeni olarak baktığımızda. Fakat o zaman da şu sorular var: Neye alternatif olacaklar, nasıl alternatif olacaklar? Bienale mi, galeriye mi, fuara mı? Hangi stratejilerle alternatif olabilirler? Her şeyden önce neden alternatif olmalılar? Kimlerle olacak ve zamanlaması ne olacak? Bu noktada aslında biz biraz da, dayanak noktalarını bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü günden güne kirlenen bir kelime daha çıkıyor karşımıza: İnisiyatif. Bu konu çok önemli, yani inisiyatif öncü olmayı gerektiren bir şey aslında, bir nevi avangard sözcüğüne de gönderme yapan bir şey. İnisiyatifler pıtrak gibi açılmışlardı Türkiye güncel sanatına baktığımızda, bir süreye kadar. Fakat bugün ben birkaç tanesi dışında onları göremiyorum bunu söylemeliyim. Tüm inisiyatiflere baktığınızda,  günden güne çok daha fazla görünür olan Türkiye’deki sanat kapitalizmine karşı durabiliyorlar mı, eğer bu sözcük anlamını üzerlerinde taşıyorlarsa? Ben de bu sorunun cevabının evet olmasını isterdim. Ama, zamanında anti-burjuva odaklı, estetik eğlence karşıtlığı ile ortaya çıkan inisiyatifler, hani bunlara karşı olan inisiyatifler, bence parayı ve sponsorluğu buldukları anda birden çark ediyorlar, bir nevi yeminleri bienale kadar geçerli kalıyor ya da geniş ölçekli bir sergiye kadar etkin kalabiliyor. Hatta o dönemin bazı inisiyatiflerinin şimdi galerileri var, bu da çok da ikircikli bir durum. O zamanda işte o tutarlı davranış konusu birden devre dışı kalmış oluyor.
İİ: Hangi galeri?
FA: Sanatorium bahsettiğim inisiyatif. Açık olayım, bunda bir beis yok.  
İİ: Onlar da ifade ettiler. Bir sözleri var hatta…
FA: Onu söylüyorum; anti-burjuva odaklı, estetik eğlenceye karşı, parıltılı ışıltılı vitrinlere karşı bir söz ve söylem oluşturabilme amacıyla yola çıktıklarını kendileri söylüyorlar.
RA: Ama şu anda da bıraktıklarını söylüyorlar.
FA: İşte politik doğruculuk belki böyle bir şey. Sanatorium özelinde de kalmayalım. Çok inisiyatif var sayabileceklerim içinde. Sadece onlar da değil. Bazısının galerisi oldu, bazısı mekânını kapattı vs.
RA: 2010’dan para almak için inisiyatif kuruldu, üç kişi yan yana geldi inisiyatif oldu, 2010 bitti inisiyatif dağıldı gibi hikâyeler de var.

Kapitalizm ve modernizmin en büyük esprisi kendisine karşıt olan söylemlerin göstergelerini alarak, bunların içini boşaltarak tekrar kullanması.

FA: Terry Eagleton’un “kültür” yorumuna değinmiştim. Kültür çok güzel bir kelime ama içerisine her şeyi attığınızda, bir kelimenin anlamını çok genişlettiğinizde kelime bu sefer anlamını ve değerini kaybediyor. Çünkü çok anlama gelemez bir sözcük. Ondan dolayı burada değineceğimiz anahtar kelimelerden biri de oydu. O da geçti.  Şimdi bu durumdan hem alternatif ve inisiyatif konusunu tartışmalıyız. Bu çok önemli. Bir yanda da “kolektiviteye”, kolektif olamadığımız durumlara değineceğim. Tamam, sanat akımları çağı bitti, en son kitlesel sanat akımı Fluxus’tu belki de. O bile zor bir akımdı, kurulduktan iki yıl sonra dağılmaya başlamıştı. Ama ‘70 sonrasında bir sanat akımından bahsetmek, tabii tam anlamıyla avangard bir duruştan bahsediyorum, zor. Bir sürü Neo-Geo gibi sanat akımları var ama, bunlara da değinmek gerekiyor. Bir de alternatif ve inisiyatiflerin ana akıma dönmesi, bana biraz da meta estetiğinin eleştirisini hatırlattı. Roland Barthes’ın işaret ettiği bir nokta var; kapitalizm ve modernizmin en büyük esprisi kendisine karşıt olan söylemlerin göstergelerini alarak, bunların içini boşaltarak tekrar kullanması. Bunu Wolfgang Fritz-Haug da meta estetiğinin eleştirisinde buna değinir. Gençler arasında yaygınlaşan bazı imgelerin belirli bir süre izlenip, ama birikmesine izin vermeden, onların göstergelerini alarak piyasaya tekrar sürülmesi. Örneğin heavy-metal dinleyen gençlerin siyah tişörtleri bir süre izlenir, ardından tekrar piyasalaştırılarak satılmaya başlanır. Bu noktadan hareketle ne söylenebilir, alternatif ve inisiyatif, bunların kemikleşmesi, o duruşu muhafaza edememeleri ve kapitalizmin oyununa, bilindik oyununa gelinmesi ve bunun önüne nasıl geçilebileceği?
 
Sorunun yanıtları ve panelin devamında konuşulanların yayınlanmasına önümüzdeki sayı devam edeceğiz.

info@kargart.org