KENDİ PİYANONU YAP VOLKER BERTELMANN’LA SÖYLEŞİ
İsimle başlayalım, onu merak ediyorum, bir takma ad mı yoksa sadece projenize verdiğiniz bir isim mi Hauschka?
Bir proje ismi bu… piyano kayıtlarına başldığımda, 2004’te yani, ilk başta solo piano kayıtlarını kendi ismimle yayınlamak istemedim, çünkü bu klasik anlamda bir solo piyanist olduğum izlenime yola açabilirdi, bundan çekindim. Hani şu bir piyano virtüözünün, atıyorum 1800’lerden, bir bestecinin eserlerini kusursuz biçimde seslendirdiği kayıtlar. Bu ben değilim. Benim arka planım daha çok hip-hop ve pop. Hatta her şeyden çok pop’a daha yakınım ben.
Hazırlanmış piyanoyu da konuşmak istiyorum sizinle. Aslında az evvel bahsettiğiniz klasik anlayışa karşı duruşunuzla da bağlantılandırılabilir bu enstrüman seçimi, terimin kendisiyle başlasak?
Hazırlanmış piyano… Geçen yüzyılın başında devreye giriyor. Henry Cowell tarafından. John Cage’in hocası. Başlarda daha çok, kurumlara karşı bir başkaldırı gibi. Punk bir tavır aslında, zira çok pahalı olan ve üst-sınıfa ait bir enstrüman kullanıyorsunuz; sonra bu enstrümanın normalde temiz ve homojen bir ses üretmek üzere tasarlanmış ögelerini değiştiriyorsunuz, yani sesini değiştiriyorsunuz. Benim yaptığım ise: ben her teli kullanıyorum. Ama başka ögeleri de araya katarak, ne olursa: lastikler, tahta çubuklar vs. Bütün bu öğeler her bir telin sesini değiştiriyor ve bir anda piyanonun bütün aralığı, piyano sesi, vurmalı sesi ya da yay sesi arasında kayıyor. Bazen bir gitar gibi bazen bir davul gibi tınlıyor ve piyano bir orkestra bütününe dönüşüyor.
Peki hazırlanmış piyanoya gelene kadar neler oldu, sanırım sizin eğitiminiz klasik?
Küçükken, daha dokuz yaşında klasik eğitime başlamıştım. Ama Rolling Stones adında bir rock grubum da vardı, 12 yaşındayım.
O zaman rock ve hip-hop geçmişinizin sizi hazırlanmış piyano kullanmaya ittiğini söylebilir miyiz? Biraz abartılı ve indirgemeci mi olur yoksa?
Evet, biraz öyle olur. Aslında daha küçük yaşta piyanonun sesini değiştirmeye başlamıştım. 10. yaşımdayken, hatırlayorum, çekiçlere çiviler sıkıştırırdım, spinet (çimbalo) gibi gelirdi sesi; zira çiviler, aslen küçük çivilerdi. Sonrada öğrendim ki Salon Müziği zamanlarında, bu zaten metalimsi ses çıkaran bir çalgıymış tack-piano dedikleri. Küçükken de sürekli denerdim, synthesizer alacak param yoktu ve kendimi kısıtlanmış hissettiğimden, sesi değiştirmeyi denerdim hep. Rock çalarken rock müziğe özgü düzenleme fikriyle tanıştım ama bu bir yana prepared-piano konusundaki en büyük ilham ise elektronik müzikti. Sanırım 1998’lerde soundscape ve noise’la ilişkili tekno kayıtları yapıp, elektronikle çalışıyordum. Piyano çalarken elektronik müzikte ögelerden birini de olsa piyano müziğimde istediğimi fark ettim. Ve hazırlanmış piyanoya ulaştım.

O zaman son albüm Salon Des Amateurs’de piyanonuzla elektronikaya artık daha yakın olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Zamanım olduğunda hafta sonları Düsseldorf’taki Salon Des Amateurs’e giderim, orada harika müzik yapan DJ’ler var. Ne zaman orada o müziği dinlesem, piyanomda bu müziğe yakın bir şey yapmak isterim. Köklerime geri dönebileceğim, müziğin ritmik boyutunu da işin içine sokabileceğim bir şey. Siz de bilirsiniz piyano müziğinin birçok klişesi vardır. Piyanoda, bir akor, bir melodi, bir şarkı ya da bir beste duyduğunuz bunun “Aa, daha önce bunu hiç duymamıştım,” diyeceğiniz taze / yeni bir şey olması zordur. Ben de bir biçimde, piyanoyu bir enstrümandan çok bir ses-aleti olarak kullanmayı düşünmeye başladım.
Hazırlanmış piyanonun, ses aralığını, müziği genişlettiğini söylüyorsunuz. Peki piyanonun, bu baştan düzenlenmiş haliyle size süprizler yaptığını yani doğaçlamaya da yaklaşıldığını söylemek de mümkün mü?
Kesinlikle. Öyle çok tesadüf var ki... Mesele her gün işe gittiğinizde, yolunuzu bulmanız için önünüzü görmeniz gerekmez. Otobüs ne zaman gelecek bilirsiniz, şarkı hiç değişmez ve aynı akorları çalmaktan nihayetinde sıkılırsınız. Mesela piyanoyu hazırlarken bazı tuşları bantlıyorum zira onları çok kullandım ve artık etrafından dolaşmam yani alışkanlıklarımı değiştirmem gerek. Mesela tellerin üzerindeki pinpon topları, nereye gidecekleri belli değil, böylece (saf) müzikten bir oyuna dönüşüyor. Bir şeylerinin beni şaşırttığı zamanki o etkiyi seviyorum, aynı şeyi çalmaktansa.
Kullandığınız nesnelerden bahseder misiniz (pinpon topunun yanı sıra)?
Piyano akortçularının kullandığı susturucuları kullanıyorum. Mesela, benim ya da piyano akortçularının bir teli akord edebilmek için diğer telleri susturmakta kullandığı aletler, onları piyanonun içine yerleştiriyorum. “Art eraser”lar, normalde resimlerden kalem izlerini silmek için kullanılır, ben onları da susturucular olarak kullanıyorum. Folyo kullanıyorum çok fazla, ışık filtrelerinden alınmış – yüksek ses üretiyorlar. Ucuz kolyeler, piyanonun içinde dört bir yana sıçrıyorlar. Tealights. Aklınıza plastik ne gelirse. Bir de şişe kapakları mesela, özellikle metal olanları…
Peki çalarken kullanacağınız bu nesneleri tesadüfe mi bırakıyorsunuz yoksa belli bir organizasyonunuz oluyor mu?
Standart bir kurulumum var ama çoğu zaman konser öncesi hazırlanaıyorum. Kasım’da mesela Japonya konserinde bütün hazırlıklarımı evde bıraktım!! Konser slaonundann toplamadım nesneleri. Çok heyecan verici oldu: Pinpon toplarında olduğu gibi tesadüfen bir sürü fikirle doldum. Bazen çaldığım yerlerdeki mağazaları dolaşırım. Japonya’da da sahne arkasında, o kadar çok eğlenceli ve yaratıcı malzeme buldum ki. Şaşırtıcıydı çünkü bir sürü garip ses ürettim ve müziği onlarla yapmak zorundaydım.

Sizin müziğinizde sürpriz asla kesik olmaz zaten... Peki son sorum: Müziğinizin minimalist tarafı düşünüldüğünde, sizin müziğinizle, Doğudaki modal müzik ilişkisi hakkında ne söylersiniz? Doğaçlama faktörünün yanı sıra, minimalist tekrarlar ve sürekli karşılaşılan süprizler. Bunlar bildiğimiz normatif ve klasik Batı müziğinden başka bir yöne işaret ediyor. Doğu müziğinin sizin üzerinizde bir etkisi olduğunu ya da olabileceğini söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle söyleyebiliriz. Doğu müziğinde de birçok süpriz ve ses bulmak mümkün hem de bol miktarda. Doğu müziği sanki onu dinleyen insanlara daha yakın. Klasik müzik, sanki, normal müzikten yani halk müziğinden ayrı gibi, yüksek bir kurum olarak duruyor. Ki bu garip bir durum, bestelendiklerinde yani... Mozart’ın müziği yapılmış ilk pop müziğiydi, onu dinleyecek sıradan insanlar içindi, bugünlerde ise çoğu zaman müzik normal müzik dinleme alışkanlıklarından ayrı duruyor gibi. Batı kültüründe karmaşık müziğin kültürle ilgili olduğunu görebilirsiniz, benim müziğim de duygusal ihtiyaçlara hitap eden hikâyeler anlatma alanına geçmeye çalışıyor. Belki bu noktada, bilgim epey kısıtlı olsa da Doğu müziğiyle ilişkilendirilebilir benim müziğim. Dans, trans, hipnotik duygular, tekrarlar, bunlar hep var. Ama bir de belli bir yerin, bir bölgenin hikâyesini anlatmak mevzu işte.
Şu anda ne üstünde çalışıyorsunuz, Salon des Amateurs’ü geçen sene yayınladınız.
Gelecek ay Kenya’ya gidiyorum. Orada geleneksel müzisyenlerden oluşan bir koroyla çalışıyorum. Gelenksel müzik kaydetmek üzere Goethe-Institut’un davetlisiyim. O var. Bir belgesel film için müzik yapıyorum. Remikslerim var... bir sürü şey olup birtiyor. Düsseldorf’ta Approximation Festivali’ni düzenliyorum 5 yıldır. Geçen sene açılışını Steve Reich ve Ensemble Modern yaptı. Elektronik müzikle, deneysel ve mininmalist piyano müziğinin karışımı. Ama tabii kısıtlamasız birçok türü kat ediyor bunun yanı sıra. Şimdi de önümüzdeki festivalin line-up’ı hazırlanıyor. Yolculuklar arttıkça müzik ve insanlar hakkında bilgim de epey arttı, bu festivali düzenlemek de epey eğlenceli.