Hayatın belirsizliği
Semra Uygun
“Buna az çok benzer harika belirsizlikleri hayatı boyunca yaşamamış kimse var mıdır?” - Marcel Proust
Varoluşun en kafa kurcalayıcı meselesidir gelecek konusu. İnsanoğlu akıl yürütmeye başladığından beri iki şeyi düşünür olmuştur: Ben nerden geldim ve bana ne olacak. Hayattaki duruşunun temelinde hep bir gelecek korkusu hakim gibidir. Düşünce sistemi hep bir sonraki adımdadır. İnsan güven içinde olmak, bilmek ister. Hayatın zamanla ilişkili bir yol olduğunu az çok kavrar. Bu yolda beklenen olası durumlar vardır. Ve hiç beklenmedik olaylar. Mağara devrinin olası iklim koşullarını bekler veyahut büyük mamutların her an saldıracak olmasını. Modern dünyada da karşılığını bulur bu korku. Yaşlanmak, ölmek, hayallerin gerçekleştirilmesi hususunda umut taşımak, umutsuzluğa düşmek, doğal felaketler, kazalar, kapitalizm vs. En belirgini de ölüm korkusudur. Hayatın belirsizliği, eninde sonunda ölümün olduğu gerçeğinin tetikleyicisi gibidir. Esasen var olan “son” korkusu, hayatın belirsizliği içinde yaşam bulur. Hayata verilen değerin seviyesini belirler. Ölümü bir son olarak görmeyen anlayışları, inanışları besler. Gelecek konusunda dinler, felsefeler, inanç sistemleri, ideolojiler birçok fikir üretmiştir. Hayatın olasılıklarıyla başa çıkmak adına birçok yol göstermiştir. Ölümün soğukluğuyla. Yaşamın belirsizliğiyle. Bunlardan en popüleri kaderciliktir şüphesiz. Kader rahat bir yastık gibidir. Kader huzurludur, kolaydır. Kader belirleyicidir. Çizilmiştir. İnançların gereklerini yerine getirmek ve iyi bir insan olmak dışında çaba gerektirmez. Kader birçok dinin çatısını oluşturur. Fakat insan yine de rahat durmaz. İnansa da tedirgindir. Hayata ve getirebileceklerine olan korkusunun önüne geçemez. En büyük belirsizlik hayattır aslında. Bir şekilde dünyaya gelip de bir amaca tutunmak ya da tutunamamak ve sonrasında ölüm gerçeğiyle birlikte oluşan belirsizlik. “Şimdi”de var olmayı bir türlü beceremeyen insan, aklıyla kavramaya çalışırken inanarak da metafizik bir tatmin yakalamaya çalışır. Körü körüne bağlanmakla bilmek arasındaki çizgide kalır. Seçim yapar. Sonra seçimini sorgular. Çünkü hayat her zaman planladığı gibi gitmez.
Hayatın bu durumuna en çok varoluşçu filozoflar kafa yormuşlardır. Tanrı kavramı ve var oluşu tüm boyutlarıyla sorgulayan bir anlayışla yaklaşırlar duruma. Çünkü hayat bir bütündür, birleşiktir. Jean Paul Sartre, insanın sadece var olduğunu söyler. Yalnızca algıladığı şey değil, arzu ettiği şeydir ve var oluşunun ardından kendini nasıl algılıyorsa, var oluşa doğru attığı adımın ardından ne olmak istiyorsa öyledir. İnsan kendini ne yapmışsa odur. Bu öznelliktir. Ona göre insan öncelikle vardır, kendisini bir geleceğe doğru sürükler ve bunun da farkındadır. Öznelcilik bir yandan bireyin özgürlüğü, diğer yandan insanın öznelliğinin ötesine geçemeyeceği anlamına gelir. Bu durum; ıstırap, terk edilmişlik ve umutsuzluğa sebep olur. İnsan ne olacağını seçemediğini fark ederek kendini herhangi bir şeye adadığında, büyük ve ağır bir sorumluluk duygusundan da kaçamaz. Bu da huzursuzluğu beraberinde getirir. Albert Camus’ya göreyse insan dünyayı anlamaya çalışır. Fakat insan dünyayı anlamaya çalıştıkça dünya daha çok parçalara ayrılır. Yani bu dünya aslında akla uygun değildir. İnsan ancak kendi sınırları ve ölçüleri çerçevesinde bu dünyayı anlayabilir. İnsanın yaşamın anlamsızlığını bilmesi saçmadır. Saçma, yalnızca bir çıkış noktasıdır. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluruz çünkü. Dünyanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak demektir. Oysa ki yaşamak bile kendiliğinden bir değerdir. Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Camus’ya göre hayır, başkaldırmalıyız. Başkaldırma, yaşama değer veren bir eylemdir. İnsan yaşamın ağırlığını, hayatın belirsizliğini kendi başına kaldırmalıdır. İntiharla başkaldırı arasındaki seçim kişinin özgür iradesine bağlıdır. Başkaldırı savaşarak olmaz. Mutlak bir kabulleniş şarttır. Bu da ister istemez bir sınırlılık hissi yaratır. Çünkü insan her gün dağdan aşağıya yuvarlanan taşı yeniden zirveye taşır. Her gün yapar bunu. Yeniden ve yeniden. Peki ya tanrı faktörü? Dostoyevski “Tanrı olmasaydı her şeye müsaade edilirdi” derken tanrı istencine, tanrının insan iradesi üstündeki gücüne ve dolaylı iç huzuruna değinir. Fakat bu görüş var oluşun aydınlık yüzüdür. Bir de karanlık taraf vardır. Friedrich Nietzsche için tanrı ölmüştür ve insanlar dünyada yapayalnız kalmışlardır. Bu yüzden insanlar tanrıdan bekledikleri umut ve istekleri bir kenara bırakmalıdırlar. Böylelikle düşünce ile yaşam arasında bağ kurulması daha kolay olur. Üst insan “benim” diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Ona göre geliştirdiğimiz değerler dayanılması zor bir dünyayı dayanılabilir kılabilmeye hizmet ederler. Bu hizmet yıllardır dinlerin var oluşu ile de desteklenmektedir. Dinler bize öbür dünya gibi güzel vaatler sunarak, bu dünyada yapmamız gerekenleri buyururlar. Bu buyruklar, insanların özgür ve başkaldıran doğasını yok etmeye onları birer sürü parçası haline getirmeye yöneliktir. İnsanlar bu araçlardan sıyrılmalıdır. Tanrı ölmüştür çünkü insan kendi hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. İnsan özgürdür, insan özgürlüktür. Ve bu bir lanettir çünkü artık bir değerler alanı yoktur. İnsan yalnızdır. Yaptığı her şeyden sorumludur. Kendi doğasıyla sınırlıdır.
Doğu felsefelerinin özünde insan yoldadır. Bu yolda kendi yaratımlarıyla karşılaşır. Önemli olan varılacak nokta değil yolun nasıl olduğudur. İnsan aynı yola nasılsa tekrar çıkacaktır. Hayatı sezgiler yoluyla yaşamayı salık verir ruhani inanışlar, dinlerin koşulsuz kabulünün aksine. Burada önemli olan “ben” kavramıdır. Bu ben kendini hayatın belirsizliği içinde tanır. Merleau-Ponty’nin de dediği gibi “İnsan dünyadadır ve kendini dünyada tanır.” Bu arada amaçsızlığa düşebilir, umut edebilir, alışkanlıklar edinebilir. İçe bakar ya da bakmaz. Gizlere yönelir ya da yönelmez. Seçeceği yollar kendisine aittir. Tamamen haz algısıyla hayatın belirsizliğini boşlayabilir de. Tamamen tanrı korkusuyla kendisini eğitebilir de. Hedonizm hayatın mutlu olmak için yaşanması gerektiğini söyler. Gerçek haz sürekli olandır. Sürekli mutluluk arayışı insanı tatminsiz kılabilir. Öte yandan ruh dinginliği de bir haz çeşidi olabilir. İnsan, değişmesi gerektiğinde direnir, sıkılır, önceden bilmek ister. Astrolojiye, fallara, büyülere yönelebilir. Kontrol etmek ister. Akıp gitmek riskli gelir. Herakleitos’un kaos ve logos felsefesi anlatır bunu. Kaos korkutucu, logos öngörülebilir ve dayanaklıdır. Mantıklı hareket edildiği takdirde tabii. Fakat bilginin, mantığın da tıkandığı noktalar vardır. Mesela aşk gibi. Kişinin duygularını yönetemediği bir sınırlılık hali. Ben olmak biz olmaya doğru gittiğinde belirsizlikleri göğüsleyebilmek daha kolay olur. Toplum; birlik, benzer duygular, ortak yaşam sıkıntısı demektir çünkü. Fakat insan, toplum içinde de kültür ve olgunlaşmamış etkenler kaynaklı yeni belirsizlikler ve amaçsızlıklar içine düşebilir. Başkasının var oluşu nesnel düşünceyi zorda bırakır. Toplumdan soyutlanabilir. Kendi derdine düşer. Bu adeta dipsiz bir kuyu gibidir. Hayatın belirsizliği var olmanın dayanılmaz hafifliğidir, dayanılmaz ve tahammül edilemez.
Hayatın belirsizliğine farklı projeksiyonlardan bakılabilir. Fakat gerçek şu ki insan için belirsizliğe göğüs germek zordur, hayatı karşılayabilmekse yetenek ister. Çünkü hayatın köşeleri yoktur. Hayat sislidir. Hayat esnektir. İnsan hep bir huzur arayışındadır ama huzursuz olmak için de elinden geleni yapar. Bu yüzden de bazen sebepleri maddi şeylerde bazen aşkta arar. Bazense problemi direkt hayatladır. En kısa yoldan kaçış yolu “düşünme yaşa”dır belki de. Fakat ironik bir şekilde düşüncede hep yer eder hayatın belirsizliği.
semra_uygun@yahoo.com