Özgürlük ikilemi

Kerem Oğuz

Bir dehanın çarpıtılmış yarı otobiyografik hayatının anlatıldığı filmlerde meşhur bir “formül yazma sahnesi” vardır, bilirsiniz. İlk aklıma gelen John Nash ve Mark Zuckerberg’in camdaki buğu gibi yerlere dehalarını döktükleri andır. Bu yapay sahne, gerçekten de beni kendimden alır. Bunu ben de yapabilmeyi isterdim. Zihnimde, özellikle de özgürlük teması ile ilgili sürekli karmaşıklaşıp kendini daha içinden çıkılmaz hale getiren bir problem var ve öyle sanıyorum ki bu konuda asla işi dokümantasyona vardıracak kadar büyük bir sonuç alamayacağım. Yine de problemin neresinde olduğumdan kısaca bahsetmek istiyorum. Bunu başarısız bir bilim insanının seyir defteri olarak okuyabilirsiniz. Sinemadaki karşılığı da Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni olabilir.
 
Özgürlük kendi içinde büyük bir ikilem barındırıyor. Platon’un mağara öğretisinden yola çıkacak olursak; eşimiz, dostumuz, kardeşimiz, yeni doğmuş yeğenimiz falan gibi birtakım insanlarla aynı mağarada takıldığımızı söyleyebiliriz. Hemen hiçbirimiz özgür değiliz. Değiliz ama en azından bir aradayız. Özgür olmamak o kadar kötü bir şey ki, bunun acısına ancak bir arada olarak dayanabiliyoruz. Bu noktada birey olarak özgürleşebildiğimizi ve mağaradan dışarı çıkış kapısını görebildiğimizi varsayalım. Bu sefer de diğer herkesi içeride bırakmamız gerekecek. Evet özgürsün ama kimse bunun ne demek olduğunu anlamayacak. Aydınlandığın zaman sana bakanlar seni tanımayacak, değişikliğe bir anlam veremeyecek. Belki de vardığın ruhani seviyeyi çarpıtarak yorumlayacaklar. Easy Rider’daki gibi seni kıstırabilecekleri bir sota arayacaklar. Sen Jack Nicholson da değilsin, bu filmden sonra seni bekleyen bir kariyer de yok. O sebeple korkuyor olabilirsin, haklısın.
 
Bazen gerçekten de bunu başarabileceğimi düşünüyorum. Mağaradan dışarı çıkıyorum, bambaşka bir hayat. Özgürüm. Kendimle barışmışım, korkularımla uzlaşmışım, sadece yaşayanları değil, ölüleri ve hatta ruhu olmayan şeyleri dahi sevebiliyorum diyelim. Her yerde zeytin ağaçları var. Her ağacın dibinde bir musluk, çeviriyorsun ve zeytinyağı akıyor. Bu bir cennet tasviri değil. Arılar ihtiyaç fazlası ballarını bir kenara ayırıyorlar ve gidip tam da ihtiyacım kadarını alıyorum. Bu bir Lennon şarkısı da değil. Bu bir Vonnegut yazısı olabilseydi keşke, “diğer herkes özgür olamadan benim özgür hissetmem mümkün değil,” diye bitecek olan.
 
Mağaradan dışarı çıkamam. Aklım annemde kalır. Bu mağara da  öyle bir kere çıktıktan sonra kafana göre girip çıkılacak bir yer değil diye düşünüyorum. O yüzden mutlak özgürlük, bana biraz da ölüm gibi geliyor. Öleceğimi düşününce içime bir korku doluyor, korkunca da zaten özgürlük ile alakam kalmıyor. Belki de hazır değildim, bilemiyorum.
 
Sizlere elveda derken, bu kısa yazının camın buhusuna yazılmış bir formül olduğunu hayal ediyorum kısa bir an için. Dışarıdan bir kız çocuğu camdaki buğuya bakıp acayip ağır bir edebi metin yazmaya başlıyor. Babam çizgili pijamalarını giymiş, radyoda maç dinliyor. Birileri bir yerlere gitmek istiyor ve işte o sırada annem gelip  camı siliyor, “İz yapıyor diyorum, cama yazma diyorum!..”
 
Vallahi de bu anlatıklarım kafamdayken daha güzeldi.

evrandir@gmail.com