GÖZÜ KARA ORKESTRA
Söyleşi: Volkan Balkan
Sizin mecmuayla buluştuğunuz güne göre değişir, Korhan Futacı ve Kara Orkestra’nın Pavurya albümü ya çıktı, ya çıkacak. Lafı uzatmadan, (yer yok çünkü) aşağıda adı geçen grupların da temellerinin atıldığı Atölye’lerinde yarım dergi sohbet ettik Korhan ve Özün’le. Makul miktarına buyurun…
Saksofona merak nerden geliyor?
Korhan Futacı: Aslında nefesli sazlara karşı hep bir ilgim vardı. Valla çok da hatırlamıyorum, 13 – 14 civarı. Ama şeyi hatırlıyorum; bir gün babamla arabadaydık, TRT’de Coltrane çalmaya başladı. O zaman asıl dedim ben saksofon çalmak istiyorum; yani nefis bir saz. Öyle bir hikâyeden çıktı aslında.
Hatırlıyor musun, dini bütün zamanları mıydı Cotrane’in, yoksa uçtuğu zamanlar mıydı?
KF: Valla galiba son dönemlerinden bir kayıttı. Yani işte 65 ya da 64 senesinden bir kayıttı, yanlış hatırlamıyorsam. Yani ilk dönemlerindeki gibi çok melodik değildi, belirgin, geleneksel armonizasyonlarla bir şey değildi diye hatırlıyorum. Ama çok konsantre bir şekilde şaşırarak dinlemiştim.
Tamburada, ardından DandadaDan, sonra Kara Orkestra... Seyrinize bakacak olursak, melodik olandan doğaçlamaya veya biraz daha zorlayıcı işlere doğru gidiyor. Orada belki Cotrane ile de örtüşüyor durum.
Özün Usta: Aslında her şey NaapJazz’la başladı. Korhan’ların lisede kurdukları bir gruptu bu. Orada tabii deneysel, doğaçlama müzikler oluyordu fakat onların içerisinden çıkartılan bazı melodilerle yapılan parçalar da oluyordu. Adı üstünde biraz caza yakın duruyordu ama hep böyle bir tarafı da deneyselliğe, daha fazla doğaçlamaya doğru çekiyordu. Şarkı çalmakla doğaçlama arasındaki dengeyi hep böyle bir şekilde korumak istedik.
Doğaçlamaya bir merak olduğu açık zaten. Kara Orkestra’da da doğaçlama bölümlerinde koptuğunuz zamanlar oluyor, free jazz’ı andıran. Sizi tam kesmiyor ki devam ediyorsunuz bir yandan da KonstruKt’le.
KF: Ya aslında, free jazz ismi yerleşmiş durumda ama serbest doğaçlama demek gerek belki de, yani serbest olmak… Şimdi aslında bu şey gibi de anlaşılabiliyor; bazen işte hani free jazz çalınca sanki kafadan atıyorsun ya da hani herkes bir ses çıkartıyor sanılıyor. Bazen olabilir, herkes bir ses çıkartır. Ama önemli olan sahneye çıktığınızda o bir buçuk saat boyunca tansiyonu ve dikkati dağıtmadan, yazılı olmayan bir müzikle dikkatleri hep üst seviyede tutmak. Aslında müzikte ayrı bir disiplin olarak görüyorum ben bunu. Free jazz’la ilgilenen, dünyanın her tarafından insanlarla çaldık aslında bu süreçte. Ortak bir dil olduğunu da görüyorsunuz. Son derece bilinçli bir şekilde ve estetik kaygılarla hareket ettiklerini gördük. Hele bir de gurup olmuşsan aslında enterasan bir şey oluyor. Yani zamanın getirdiği o birleşme hali başka bir takım seslerin kendiliğinden oluşmasını sağlıyor. Aslnda Kara Orkestra’da da bir çok noktada bütün o serbest müziğin etkileri hakikaten gözüküyor. Zaman içerisinde de doğaçlamalar daha ustaca olmaya başlıyor, daha keyifli hale geliyor.

ÖU: Müziğin kökenine, en ham haline, ritimlerin atasına, anasına doğru bir yolculuk hali gibi aslında doğaçlama. Bizimki free jazz’a benziyor yer yer ama free jazz çalıyoruz hiçbir zaman diyemiyorum, yani diyemeyiz bence. Orada başka bir durum var. Evet, yani yer yer free jazz’a benziyor ama doğaçlama müzikte böyle bir en derine doğru beraberce bir yolculuk yapıp, orada ortak yolda beraberce yol alıp, o çekirdeğe ulaştığınız anda amaçlanan şey ortaya çıkıyor. Amaçlanan şeyin kendisi o.
KF: İşin kökeni aslında senin söylediğin şeye gidiyor, en kökteki o ataların diline gidiyor. Daha şamanik bir şey, bir ayin hali aslında. Bir gerçeğe varma hissiyle yapılan bir şey aslında. O yüzden de insanın kafasından hiç şey geçmiyor; işte ben şimdi saksafon çalıyorum gibi…
ÖU: Aslında evet, temel müzik yapma şekli gibi bir şey aslında. Yani ilk insanlar enstrümanları icad ederler, seslere âşık olurlar, haydi bir araya gelirler, çalmaya başlarlar, ortak noktalar bulunur ve yolculuk bambaşka, güzel ve macera dolu, başka insanlara da iyi gelecek, özellikle de çalana ve dinleyene iyi gelecek bir yere varır. Yani ilk başta herhalde böyle oluyordu. Özlediğimiz, unuttuğumuz zamanlara da biraz dönüş aslında bu müzik.
KF: Ben hep şeye inanıyorum; hakikaten içten bir müzik yapılan bir mekânda, kendini o işe adamış insanların çaldığı bir mekânda sesten öte bir takım durumların ortaya çıktığına inanıyorum. Ve insan vücudunun da zihninin de, bilincinin de, sadece kulaklarıyla değil yani bütün vücuduyla bunu algıladığını düşünüyorum .
ÖU: Tabii bu arada yine ülkemizde bu daha çok var zannedersem; mesela mekânların girişinde içerideki ses düzeyi devamlı duyma bozukluğuna yol açabilir, yazıyor. Ama biz içeride insanlara güzellik sunmak istiyoruz, içeri girip iyi müzik mi dinleyeceğim yoksa sağır mı olacağım gibi bir durum var. Şimdi biz bunları düşünerek yola çıkıyoruz ama mekân sahipleri çoğu zaman buna çok dikkat etmiyorlar. O yüzden aslında belki de o esas hale ulaşmak için mikrofonları da ortadan kaldırmak gerekiyor. Eklisia’da -Gümüşlük’te- verdiğimiz konser çok değişik bir tecrübeydi. Biz onu çok yapmıyoruz aslında, daha çok öyle çalınması ve daha çok öyle dinlenilmesi lazım.
KF: Hiç mikrofon yoktu, tamamen akustikti.
Bu biraz, bilgi aslında yararlı mıdır, çöp müdür sorusunu da akla getiriyor. Aslında işte mikrofonlar var, bulduk onları ama onları bir çıkaralım bak her şey daha güzel… Bir yandan da hiyerarşiyi de ortadan kaldıran bir şey olduğunu düşünüyorum serbest doğaçlamanın. Mesela bir solist yok…
KF: Yani tabii bir kere sonsuz saygı ve güven içerisinde olman gerek öyle bir müziği çalarken, her ne müzik çalıyorsan sadece doğaçlama müzik de değil. Yani birlikte ses çıkardığın insanı bir kere insan olarak sevmen lazım. Bir şekilde konuşmadan da iletişim halinde olabildiğin insanlar lazım olması ki o daha öze doğru, daha ruhani olan, daha eterik durumlar ortaya çıksın.

Korhan, senin kafanda nasıl bir şey vardı, Kara Orkestra’ya dair?
KF: Şu anki hali seneler önce hayal ettiğim şeyle çok örtüşüyor. Aynı böyle bir şeyler düşünüyordum aslında, oldu da. Yani aslında emeğe de bağlı. Kara Orkestra’da 6 kişiyiz, bu 6 kişi gerçekten senelerdir müthiş bir özveriyle yani herkes eşit derecede özveri göstererek bu projenin devam etmesini sağladı. Aslında en büyük, en önemli anahtar orada bence. Tohumu ektik, suladık ve ilgilendik. Yani o ağacı, büyümesi için budanması gerekiyorsa budadık, işte meyvelerini topladık, yeniden meyve vermesini bekledik. Hep daha iyisi nasıl olur, daha iyiye nasıl varırız diye araştırdık, hep çaldık, hep denedik. Ancak işte bu sayede de artık rahatlıkla Kara Orkestra’nın bir sesi var diyebiliyoruz.
Özün sen doğaçlama günleri de organize ettin. 200 küsür müzisyen katılmıştı yanılmıyorsam. Yani Korhan’la birlikte grupta en çok doğaçlamaya yakın olan sensin. KonstruKt’te dahil olmak üzere zaten yapageldiğiniz işler ortada. Kara Orkestra’yı değerlendirecek olursan, melodik olanla serbest doğaçlama bir potada eriyebiliyor mu sence?
ÖU: Hani keşke daha çok serbest çalsak diye geçiyor içimden. Ama şu andaki uyumu bence hiç fena bir yerde durmuyor. Ama biraz daha fazla olsa…
KF: Tamamen serbest bir albüm kaydetmek uzun zamandır var aslında benim kafamda. Çünkü hakikaten Kara Orkestra aslında iyi doğaçlama yapabiliyor. Herkes birbirine güveniyor, herkes birbirini tanıyor, birisi öyle bir şey yapıyor ki; vay canına ne oldu orada, hadi güm bir daha başka bir tarafa doğru yola git…
ÖU: Aynı zamanda bir de zikir gibi de aslında. Ayinsel bir döngü içersinde müziği yapmak ve onu öyle sunmak… Mesela serbest doğaçlamada ancak bir yere varıp orada ortak bilinçle karar verdiğinde olabiliyor, ama burada amaç o. Başlangıçtan itibaren bir döngü özellikle bazı parçalar için daha belirgindir. Ama diğer parçalar içinde benim hissettiğim böyle bir zikir durumu var.
Şöyle bir şey geliyor aklıma: bu New York downtown müziği dediğimiz gruplar vardır ya işte; Lounge Lizards, John Zorn vs. Burada benzer bir kültürden bahsetmek mümkün mü? Kara Orkestra’nın da dahil olduğu bir aşağı mahalle durumu var mı sizce?
ÖU: Sanki eğer içindeysek bile insan içinde olduğu şeyi pek farkedemiyor gibi. Tam bilemiyorum, İstanbul çok fazla kültürün buluştuğu bir yer olduğu için böyle bir şeyden bahsetmek tabii mümkündür ama bu çok çeşitli müzikal yollarda hayat buluyor diye düşünüyorum.
KF: Yani İstanbul için o akımlardan bahsetmek biraz zor , biraz dağınık gibi geliyor bana. Birbirine yakın şeyler hisseden insanlar bir araya toplanıyor, ama hani iki elin parmağını geçmez diye düşünüyorum. Ama şöyle düşününce, hani kontakta olduğumuz insanlar ağını düşününce evet bir ağ var, yani hatta bence kimsenin adını koymak istemediği bir ağ var.
ÖU: Şöyle bir ortak noktaları da olabilir diye düşünüyorum bu ağ içindeki insanların; daha çok dinleyiciye ulaşma isteği var. Az önce bahsettiğimiz John Lurie, John Zorn gibi isimlerin arkasında başka türlü destekler oluyor, bütün dünya onları bir şekilde tanıyor. Yaptıkları müzik bir tarafa, burada mesela -bu kadar kalabalık bir şehirde- her zaman daha fazla insanın bu ağdaki müzisyenleri dinlemesini istiyorum, istedim hep. Daha çok insan görmek istiyorum konserlerde. Bunun, yani az insan gelmesinin nedeni bizim belki de o kadar çok insana hitap edecek güzellikte müzik yapmadığımız olduğu da düşünülebilir ama ben öyle düşünmüyorum. İnsanların yeni ya da aslında eskiden var olan ama unutulmuş tınılara olan meraklarını kaybetmeleri biraz canımı sıkıyor. Yani hayattaki diğer unsurlarda da kaybedilen bu merak müziğe de yansıyor ve insanlar daha yüzeysel, çok derine inmeden yaşıyorlar. Bu tip lafları duymuştum daha önce; “korkuyorum” diyordu bazı insanlar sizi izlemekten çünkü kendisiyle ve daha bir sürü şeyle yüzleşecek o zaman. Aslında bu korkunun ötesinde esas gerçeklik, esas hayat var. Belki biraz sabırla, biraz kulak açıklığıyla, kalp gözünün açılmasıyla… İnsanların birbirini daha çok kucaklamasını özlüyorum ki dünya üzerinde cennet yaşanmış diye inanıyorum ben ve o cenneti tekrar yaşayacağız biliyorum. Ona da bir an önce varmak yani tabii o kimin elinde bilmiyorum ama, bu büyük kucaklaşma, büyük bir aradalıktan kaynaklanacaktır diye düşünüyorum.
juzma2@yahoo.com