ÖZGÜRLÜK EMEK İSTEMEMELİ!

Viktor Pilatan

“Okullarımızdaki gizli tehlike: Sosyal Darwinizm” diye başlamak istedim bu yazıya. Şu gazetelerin internet üzerinden yaptığı yayınlar gibi. 2. ve 3. tıkı almak için her şeyin “şok”, “büyük tehlike” olduğunu söyleyen haber başlıkları.

Özgürlük’ten bahsetmeden önce Seung-Hui Cho’yu hatırlatmak istedim.
Bundan 5 yıl önce 16 Nisan’da Virginia Tech Üniversitesi’nde 32 kişiyi vuran oğlanı.

 Özgürlük tanımı bence kolay. Tepede güneş, geniş çimenlik, yakında deniz, kuş cıvıltıları. Tabii ki böyle değil. Kafamızın içinde bitiyor iş. Sürekli değişebilmek. İnsanları veya mekânları hesaba katmak zorunda kalmadan. Bu bir tanım olabilir. Darwinsel anlamda toplumsal uyum zorunluluğunu yaşamak, özgürlüğümüzü doğuştan elimizden alan. Bunun da basitçe 2 çaresi var. Biri boyun eğmek kayıtsızca. Diğeriyse dışarıya kendi kalkanını farklı karakterlerden oluşturarak kurmak. Bunu yaptığını gizlemeden, doğru insanlarca fark edilmesini beklemek. Bu sayede hem yeni insanlar tanırsın, değişik hisler yaşarsın. Uyum sağlamanın keyifli türü. Kesinkes kendin olman mümkün olmadığı için özgürlükten söz edilemez. Bu olabilir miydi? Olurdu. Ancak çok kötümser tınlamak istesem de köprülerin çoktan atıldığını düşünüyorum. Hakim ideolojilerin bünyede yarattığı geri dönüşü olmayan hasarlar nedeniyle. Örnek isterseniz, geçen gün gazetede gördüğüm bir resimden bahsedebilirim. Şu I-bilmemnelerin son modelinden almak için mağaza kapısında yatıp, izdiham içinde 600 dolar vermeye çalışan karnı tok, parası bol güruh.
 
Gazetede gördüğüm başka bir resimden daha bahsedeyim. Esenyurt’ta yanmış bir çadır. 11 işçiye mezar olan. Ertesi günü büyük infial yaratan, sonraki günü yetkililerin “araştırma” sözüyle devam eden, aylar sonra kıyıda köşede bir sütunda “Sorumlular 1 yıl hak mahrumiyeti aldı” gibi bir haber olarak biten olaydan. Alışkanlık aslında güzel tınlayan bir kelimedir. Ama büyük zehirdir. Ölümlerin değerlerinin paylaşımı. Buna karar vermesi beynin. Bugün 11 işçi, yarın 50 Afganistanlı çocuk, öbür gün 76 Norveçli, haftaya 4000 Sudanlı. Bunlara ne kadar zamandır alıştığımızı bilmiyorum. Hayır, kimseyi suçlamak değil amacım. Her gün sürekli olarak bu olaylardan haberdar olmak (küreselleşme, iletişim çağı) hiçbir insanın “alışma” kalkanını devreye sokmadan kaldırabileceği durumlar değil. Tarihin en alçakça dönemlerini yaşıyoruz arkadaşlar. Sosyal Darwinizm ipleri ele aldı. Kalplerimizden ufak parçalar koparıyor her gün.  Şimdi özgürlük nedir? Umursamamak mı? Her koyun kendi bacağından mı?

“Sahip olmadığın özgürlüğe güvenemezsin.” - W. Axl Rose
 
Sıradan, normal hayatlarımıza bakalım. Zengin’in Fakir’i süzmesine bakalım. George Costanza’nın dediği gibi 2 kilodan fazlasını kaldıran güzel kadın göremezsin. Yaşlıların marketlerde önüne geleni iterek öne geçmesi gibi toplumun kendi yarattığı hiyerarşiler bütünü senin yeri belirliyor. Bunu değiştirmek için elinden geleni yapmalısın. Sürekli bir uğraş ve savaş hali. Savaşan özgür olabilir mi? Şu aralar çokça gördüğümüz tipleme, kendini bir şeyin “anti”si, karşıtı olarak konumlayan, başkalarını göre pozisyon alan, özgür olabilir mi? Her attığı “farklı” adımdan önce düşünen ve tedirgin olan özgür olabilir mi? Bu biziz zaten. Bunları yapan.
 
“Özgürlük korkutucu bir şey. Çok fazla insan istemez.” - Laurie Anderson
 
Sanat insanın en çok özgür olabildiği alan kanımca. Doğayı içine çekmek de öyle. Daha da önemlisi geçmişimizin zincirlerinden kurtulmak da. İçiniz daraltmış olabilir bu yazı. Çok soru işareti içeriyor olabilir. Dahası da gelir umut ederim. Daha fazlasını istemek özgürlüğüne sahibiz. Özgürlük de bu zaten belki. Bir şeyi isterken, belki neden istediğimizi bilmeden özgür olabilir miyiz? Tamam, basit yaşamak en güzeli de, öbür zevkleri de bilirken, içten içe istemeden durabilir miyiz? 

kendihayat@gmail.com