Bosna, Aşina


Tayfun Polat
Bosna ile ilgili neler biliyoruz? Mesela hersek ne demek? Bosna’nın yüzde kaçı Boşnak ya da Müslüman? Bosna şu an nasıl yönetiliyor? Bosna’daki savaş neden çıktı? Kim çıkarttı? Boşnaklar Türklerle ilgili ne düşünüyor? Boşnaklar Bosna-Hersek ile ilgili ne düşünüyor? Boşnaklar Yugoslavya ile ilgili ya da şimdiki komşuları hakkında ne düşünüyor?
 
Bosna ile ilgili daha onlarca soru sorabilirim. Sorular arttıkça bir tek şey netleşir, Bosna ile ilgili çok az şey biliyoruz. Geçtiğimiz günlerde Bosna-Hersek’i bir ucundan diğerine gezip bir şeyler anlamaya çalıştım. Bosna’ya özel bir ilgim olduğu için de değil. Vizeyi kaldırmak üzere olan Sırbistan’ı da dahil edersek, tüm eski Yugoslavya ülkelerine vizesiz gidilebildiği ve çok ucuz olduğu için, uzunca bir Balkanlar gezisi planıyla yola çıkıp, Bosna’ya vurulup, orada takılıp kaldığımız için. Ha, sonra Hırvatistan’ı da gezdik. Ama o turistik bir gezi oldu. Anlatırım onu da sonra. Ama önce Bosna.
 
Savaştan başlayalım. Türkiye’den bakıldığında Bosna Savaşı Sırpların akıl almaz mezalimle Müslüman Boşnakları katlettiği, dünyanın gözü önünde 100.000 kişinin öldürüldüğü bir savaş. Peki savaşı Hırvatların başlattığını, hatta ilk kurşunu bir kilise düğününde, Saraybosna’nın göbeğinde, Sırpların Ortodoks kilisesinde bir Müslüman’ın attığını biliyor muyuz? Bosna Savaşı, buralarda yazılıp çizilmedi çok ama yazılıp çizilen de Bosna’daki Müslüman kardeşlerimize yapılanlar. Öncelikle savaşın çıkış sebebi aynı topraklarda yaşayan üç din (dördüncüsü olan Yahudiler kalmamış artık) ve üç ırkın birbirine olan hıncı olarak biliniyor. Hınç kısmı kısmen doğru, Sırpların İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma sağlam bir hınçları var. Çünkü her zaman İtalya’ya yakın olan, kendilerini hep ayrı ve üstün gören Hırvatlar, Dünya Savaşı sırasında faşist İtalya ve Almanya’nın yanında saf tutup, yanlarına Müslüman Boşnakları da (bu Hitler’in Yunan sınırına kadar gelip Türkiye’ye bulaşmaması, Balkanlar’da Müslümanlarla müttefik olması aryan duygularla ne kadar örtüşüyor bu arada?) alarak öyle bir katliam yapmışlar ki Sırplara ve o zamana kadar bir dördüncü büyük ırk olan Yahudilere karşı; 500.000 kişi öldürülmüş, 250.000 kişi sürülmüş, 200.000 kişi Katolik olmaya zorlanmış. Öldürülenlerin 40 bin kadarı Yahudi. Osmanlı’nın Yahudilerin yerleşmesine izin verdiği toprakların Balkanlar olduğu bilinir. Ama şu anki Türkiye sınırlarına yerleştirilenlerden daha fazlası Bosna’ya yerleştirilmiştir. Her neyse, sonuçta Hırvatlar (Ustaşe olarak bilinen Hırvat faşistleri) ve Boşnaklar 450 bin Sırp’ı katletmişlerdir, İtalyanlar ve Almanlar’dan aldıkları icazetle. Kalanlar da Roman. Bosna Savaşı patlak vermeden 50 yıl öncesinden bahsediyoruz, hatırlatayım.

Sonra İkinci Dünya Savaşı yenilgisi, zaten Slav olan Sırp çoğunluklu partizanların komünist Rusya’ya yakınlığı, kendisi de bir Hırvat olan Mareşal Tito’nun ikinci kez Yugoslavya’yı kurması (ilki Birinci Dünya Savaşı sonrası)... Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında sanayisini kurmuş Slovenya ve yine sanayinin yanında turizmle Hırvatistan’ın zenginlikleriyle, hiçbir şeyi olmayan Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan’ı da doyurmaya çalışan, birleştirici bir komünizmdi Tito’nun hayali. Ve Komünist rejim 50 yıl boyunca yüzyıllardır sadece istila ve savaş görmüş Balkanların bu uluslarını bir arada tutmayı başardı. Ama duvarın yıkılması, Tito’nun 1980’de ölümü, Rusya’nın dağılması, derken Yugoslavya kazanının dibi ısınıyor yavaştan. En başta yine Hırvatlar ve Slovenler, Almanya’nın başını çektiği zengin Avrupa ülkelerinin kışkırtmasıyla “Biz zenginliğimizi niye paylaşıyoruz ki?” cümleleri kurmaya başlıyorlar. 10 yıl içerisinde gerilim tırmanıyor. Sırpların Yugoslavya’yı bir arada tutma gayreti aslında tamamen ekonomik. Ve Avrupa’nın en büyük ordularından biri olan Yugoslav ordusu Sırpların kontrolü altında. Hırvat ve Slovenler konfederasyondan ayrılma hazırlıklarını yaparken Sırpların da orduyu Hırvat şehirlerine yöneltme planları yaptığı ortaya çıkıyor. Peşpeşe, Hırvatistan, Slovenya, Bosnalı Sırplar, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavut etnisitesinin baskın olduğu Kosova ve Makedonya bağımsızlıklarını ilan ediyorlar. Süngüler çekiliyor.
 
Sadede gelirsek, Bosna Savaşı’nın çıkmasının sebebi paradır. Boşnaklar yüzyıllardır ilk defa bağımsızlıklarını ilan ederken yalnış ata oynayarak Hırvatların yanında yer alır. Halbuki Sırp Miloseviç ve Hırvat Tujman daha savaş başlamadan önce, Mart 1991’de Bosna-Hersek’in aralarında bölünmesi için anlaşmışlardır. Boşnakların Hırvatların yanında yer almasının nedeni, herhalde, Sırp milliyetçilerinin azman ordusuna, komünist fakirliğe karşı, yine Hırvat temelli batı ekonomisine geçme isteği. Ama çok geçmeden Hırvatlar da güneyden Bosna’ya saldırır. Bosna iki güçlü ordu arasında kalarak yakın tarihin en büyük savaş kayıplarını yaşamaya başlar 3 yıl süren savaşta. Sadece Srebrenika’da bir ayda 8000 Müslüman öldürülür. Bosna Savaşı’nda ölenlerin sayısı hâlâ kesin değil. Yüzbin kişi civarında olduğu biliniyor. Bunların %66’sı Boşnak, %25’i Sırp, %8’i Hırvat, kalanları da Arnavut ve Roman. 1,8 milyon kişi göç etmek zorunda kalmış. 20 ila 50 bin Boşnak kadınına tecavüz edildiği sanılıyor. Bosna-Hersek’in şimdiki nüfusunun 4,5 milyon olduğu düşünülürse bu sayılar biraz daha anlam kazanır. Savaş suçlarının %90’ını Sırpların işlediği biliniyor. Bu da bizim buradan bildiğimiz kadarının niye sadece Sırpların Müslümanları katletmesi olduğunu açıklar belki.
 
Saraybosna’daki Butmir Tüneli’ni (Butmir Tüneli 3 yıllık Saraybosna kuşatması sırasında Saraybosna’nın dünyayla tek bağlantısı olan, 1,5 m. yükseklite, 1 m. genişlikte, 960 m. uzunlukta bir tünel. Kuşatma boyunca 1 milyon kişi bu tüneli kullanmış. Şu an tünelin 25 m. uzunluktaki bölümü çökmemiş halde ve gezilebiliyor) gezerken rehberimiz Zlatan savaşın sebebinin yeni ülkeler inşa etmek olduğunu söylemişti. Savaşın dinler ya da milliyetler savaşı olmadığını, baba Bush’un da oğlu gibi inşaat ve silah sektörü tarafından desteklendiğini, bir yerlerde savaş çıkması gerektiğini, bu nedenle de Bosna’nın yerle bir edildiğini düşündüğünü söyledi. Müslüman bir Boşnak bunu söyleyen. Diğer şehirler değil ama Saraybosna’nın hemen her yerinin inşaat sahası olduğunu görünce bu fikre katılmamak elde değil.

Bu kadar savaştan bahsetmek yeter belki ama Bosna’yı anlatmak için savaşı anlamak gerekiyor. Çünkü Bosna aradan 15 yıl geçmesine rağmen hâlâ delik deşik. Hem de tüm yeniden inşa faaliyetlerine rağmen. Uçakla Saraybosna’ya inip, karayoluyla kuzeybatı ucundaki Bihaç’a, oradan Hırvatistan’a girip Dalmaçya sahillerin aşağı inerek güneydoğu’dan tekrar Hersek Bölgesi’ne girip Mostar’a ve tekrar Saraybosna’ya geldik. Başta bir uçtan diğerine derken yalan söylemedim yani, bayağı gezdik. Ve gördüğümüz tek bir yer bile yok ki savaşın izi olmasın (oysa bütün Hırvatistan’da sürekli bir kurşun deliği aradı gözlerim). Gezdiğimiz şehirler bir tarafa, otobüsün, trenin camından bakarak içinden geçtiğimiz köyler, kasabalar, hepsi delik deşik. Boşnak bölgesinde iseniz geçtiğiniz köyün kilisesinin kulesi delik deşik oluyor, Sırp bölgesine geçtiyseniz, zaten Müslümanların hangi evde kaldıklarını, hangi köyün Müslüman köyü olduğunu hemen anlıyorsunuz. Mostar, büyük şehirlerin arasında en enkaz halde olanı. Nehrin Müslüman tarafı ağlayacak hale getiriyor insanı, Katolik tarafında da bayağı çatışma izi var. Ve harap olan tarih, her yerde.
Peki, savaştan başka ne var? Almanca biliyorsanız Bosna’da dil sorunu yok. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanından kalmış olsa gerek, çoğunluk Almanca biliyor. İngilizce biliyorsanız da dil sorunu yok, çünkü kimse İngilizce bilmiyor. Tarzanca ve beden dili en hakim diller oluyor böylece. Boşnakların tamamı Türkçe (aslında Osmanlı Türkçesi) biliyor ama bunu bildiklerini bilmiyor. Şehir merkezlerindeki eski çarşı sokaklarının neredeyse tamamı Türkçe isimli. Ve neredeyse bütün menüyü anlayabiliyorsunuz biraz alışınca. Hatta şöyle bir anım var, biz dut görünce dalarız, özellikle karım hiç affetmez. Yine Butmir Tüneli’nin bahçesinde duta dalmıştık. Rehberimiz de bir şeyler anlatıyor işte kuşatma ile ilgili. Ben “Boşver şimdi, gel dut ye,” dedim, dutu Türkçe söyleyerek. Zlatan da “Aa, bu meyveye siz de mi dut diyorsunuz?” dedi. Ben de “Hayır, siz de dut diyorsunuz,” dedim. Türkçe’yi bu kadar yaygın kullanıp Türkçe konuşunca yüzüne tuhaf tuhaf bakmaları bayağı tuhaf. Birbirlerine sürekli “Haydee”, “Neysee” falan diyen bir milletten söz ediyorum. Ba čaršija’nın Başçarşı olduğunu sökünce, yani yavaştan alfabeyi öğrenince, bir bakıyorsun her yerde Türkçe yazıyor. Mesela sebilj, bureg, sudžuk, naranča, kujundžiluk, kazandžiluk, čizmedžiluk, đulbastija, pileča, čay, bamja... doğrudan bizdeki gibi yazılan baklava falan gibi kelimeleri ve “Aksaray”, “Defne”, “Seher” gibi dükkân isimlerini hiç saymıyorum. Ama işte onlar Slavca’nın içinde öyle bir kullanıyorlar ki bu kelimeleri, Türkçe gibi tınlamıyor. Ve sizin Türkçe’niz de onlara tanıdık değil.

Bosna’da Türk olduğunuzu öğrenince genel bir tırsma durumu oluyor karşındakinde. Hâlâ. Müslümanlar bile. Tabii Türk olduğunu öğrenince aşırı ilgi gösteren Müslümanlar da mevcut ama genel ilk intiba tırsma. Hele Sırp bölgesinde. Bir yerde de anlayabiliyorsun. Travnik’te mesela, çok iyi korunmuş bir kale var. Zaten Jajče ve Travnik tipik Orta Çağ kentleri, bir kale etrafına konuşlanmış. Neyse, Travnik Kalesi’ni geziyorsun, işte yazıyor bu kale Türk istilasını engellemek için yapıldı, güçlendirildi, sonra Fatih geldi, aldı, daha da güçlendirdi. Başka yerlerde de var bu. Türkler geldi, Fatih geldi... Travmasının 500 yıldır sürmesi normal belki de. Bunu Bihaç’ta rafting yaptığımız ekipten Adis’e söyledim (İngilizce konuşabilen bir Boşnak bulunca konuşacaksın). “Çok normal,” dedi. “Burada Türk takımlarının maçları olduğunda açık alanlarda falan gösterirler. Halk ikiye ayrılır, bir tarafta Türk takımlarını tutanlar, diğer tarafta karşı takımı. Bu travma geçmedi. Halbuki biz Türkiye ile birlikte yaşamıyoruz ki, birlikte yaşıyoruz. Bana ne 500 yıl öncesinden. Biz burada birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz. Ama Türk korkusu geçmiyor hâlâ.” Yaşlı başlı bir adam, Türk olduğumuzu öğrenince Fatih’i anlatmaya başlıyor çat pat. Bana Fatih’i niye anlatıyorsun ki? Ben günlerce anlatabilirim sana. Ama adam hâlâ Osmanlı diyor. Türk algısı Osmanlı’da kalmış. Kalır da. Her şehirde bir Osmanlı mahallesi var. Mostar, Saraybosna. Camiler, medreseler, bedestenler, çeşmeler. Bosna-Hersek’te tarihi bina gördüğünde ya Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden kalma ya da daha eski, Osmanlı’dan. Osmanlılar 400 yıl hüküm sürmüş, Avusturya-Macaristan 40 yıl. Ama Osmanlı orayı istila edip almış. Avusturya-Macaristan Osmanlı’yı yenip, anlaşmayla. Ve koca memleket ikisinin mirasıyla yaşıyor. Daha sonra gelen 50 yıllık komünist rejimin de özellikle mimaride fazlaca etkisi var, ama miras değil bıraktığı, maalesef enkaz.
 
Erkek okuyucuların dikkatine birkaç satır dizeyim, -Bosna’da karım bile anlayış gösterdi, “Bak Tayfun, bak”, dedi, yapacak başka bir şey yok çünkü- kadınlar akıl almaz. Ben 1,85 boyundayım ama çoğu kadına aşağıdan baktım. Böyle bir upuzunluk, böyle bir bacak boyu, böyle kısa etekler. Ne oluyor yahu, aşağılık kompleksine kapıldım ben bile. Bu nasıl Müslüman ülke ayrıca. Ha, bu arada kadın okuyuculara da not, erkekler de uzun ve hepsi atlet gibi. Yalnız, 30 yaşın üzerindeki erkeklerin hemen hepsi de çökmüş vaziyette, ki savaşı geçirmiş olmakla alakalı sanırım. Kadınlarda da kısmen geçerli bu. Bir de, yine savaş travması herhalde, anormal bir çocuk popülasyonu var. Kadınlar biraz da bu 3-5 çocuk durumundan çökmüş gibi. Ama başa dönersek, çok güzeller. Çok.

Biraz önce dedim ya, ülke (özellikle Saraybosna) yeniden inşa ediliyor diye, buradan aklınıza ülkenin Amerikan markalarının işgali altında olduğu fikri gelmesin. Hiçbir yerde tek bir McDonalds, Burger King, Starbucks vs. yok. Bayağı bir Alman bankası var ama. Krediler nerden geliyor anlaşılıyor. Ama bütün ülkede biranın ve kahvenin fiyatı aynı. En lüks restorandan en salaş mekâna kadar bira 3 lira, kahve (espresso) 1 lira. Ve biralar mükemmel ve espresso’lar da mükemmel. İşte bu fiyat politikası da herhalde komünist mirası. Bu arada Boşnak kahvesi dedikleri bir kahve var, Türk kahvesi gibi yapılan, ama kanmayın, Türk kahvesi gibi değil. Ve eğer canınız çay içmek isterse, çay isteyin, tea falan demeyin. Tea’den anladıkları sadece meyve çayı.

Başka ne kaldı, hmm, şu Müslümanlık durumu. Bosna’nın %48’i Boşnak ve Müslüman. Ama çarşı içindeki bazı camiler ve çevrelerindeki medreseler dışında başı kapalı bir kadın ya da sakallı bir adam görmek pek mümkün değil. Müslümanların çoğunluğu Bektaşi olduğundan, radikal bir İslam anlayışına rastlamak zor. Zaten başı kapalı da olsalar, sakallı cübbeli de, bizim burada doğrudan formata sokabildiğimiz bir İslami yaşam durumu yok Bosna’da. Sadece büyük şehirlerde küçük bir azınlık Nurcu gibi görünüyor. Ancak yüzyılların Müslüman, Ortodoks, Katolik, Yahudi içiçe geçmişliği, hem de bütün bu savaşlara rağmen, günlük yaşam pratiğinde bir hoşgörü ve uyumluluk halini getirmiş. Hani Ortaköy’de cami, kilise, sinegog var diye olmayan bir şeyi varmış gibi gösteriyoruz ya, Bosna’da var işte o. Kimsenin kimseye karıştığı yok. Zaten Sırp bölgesine geçince camiler azalıp kiliseler çoğalmaya başlıyor. Mesela o kadar çok cami var ama ezan sesi pek duyulmuyor. Ama Ortodoks ve Katolik kiliseleri birbirlerini bastırmak için çabalıyorlar sanki. Hoşgörü göstermekte zorlanıyor insan.
 
Özellikle Saraybosna, gece hayatı, çoğunluğu trafiğe kapalı turistik Başçarşı bölgesindeki bulvarları, mağazaları, kafeleri ve barlarıyla gayet modern bir şehir. 1984’de Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapması da zaten bütün altyapı sorunlarını halletmesini sağlamış. Şehirdeki tramvay hattı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanından kalma (yüzyıl başı yani). Muazzam Sarajevska Bira Fabrikası (kuruluş 1864, Avusturya-Macaristan döneminden önce. İşte böyle bir Müslümanlıktan bahsediyorum) ve biraları, Başçarşı dışındaki tipik komünist grisi binaları, komünist rejim ardından rejime nazire yaparcasına tuhaf ve renkli mimarileriyle yeni yapılar, savaşın ardından yenilenen ya da yeniden yapılan gökdelenler, AVM’ler ile Saraybosna doğunun en batısı, batının en doğusu (bu benim tabirim değil).

Yeme içme olayları da şöyle, her yerde cevab (kebap) denen (bir cins Sultanahmet köftesi) fast-food ve Boşnak böreği dükkânları var. Daha iyi bir şeyler yemek için bir esnaf lokantası bulun derim. İçki hadisesi ayrıcalıklı bir konu zaten. Her şey gibi içki de çok ucuz. Biralar mükemmel ve her şehrin kendi markası var. Ama Hırvat markaları da iyi dağıtılıyor. Rakija dedikleri meyve likörleri çok yaygın. Ama aldanıp rakı sanmayın. Zehir gibi sert likörler bunlar. İçkiye her yerde ulaşmak mümkün. Özellikle otogarlarda (en küçüklerinde bile, zaten Saraybosna otogarı bizim herhangi bir kasaba otogarımız kadar) bar olması ilginç. İnsanlar sürekli içiyor.
 
Bosna’da işsizlik oranı %46. İçecek parayı nereden buluyorlar bilmiyorum ama özellikle kırsal kesimde hiçbir şey yapmadan oturan bir sürü insan görüyorsunuz. Ya da saçma sapan şeylerle uğraşan, bir şeyleri tamir ederek vakit geçiren. Yapacak bir iş yok çünkü. Büyük şehirler dışındaki nüfus yaşlı, çünkü gençlerin hepsi başka ülkelere göçmüş iş bulmak için. Hırvatistan’a yakın şehirlerde ya da Saraybosna’da değil ama diğer yerlerde bir komünizm özlemi, Tito sevgisi görülüyor. İnsanlar komünist rejimin bütün yokluklarına ve kısıtlamalarına rağmen savaşsız ve karınlarının tok oldukları günlerin nostaljisini yaşıyor. Tito tişörtleri satılıyor Che’ninkiler gibi. Velež Mostar futbol takımının taraftar grubu “Kızıl Ordu” diyor kendilerine. Eskiciler Yugoslavya’yı satıyor parça parça. Nostaljiyi.

Bosna’da insanın aklı kalıyor. Yemyeşil dağlarınının arasından geçerken, bir Alman ya da İsviçre köyündeki gibi çatılarıyla Sırp bölgesindeki köylerinin arasından geçerken, her yerden fışkıran suların yanından, üstünden geçerken, insanın aklı kalıyor. Aklı da almıyor. Niye bunca zenginlik içinde bunca fakirlik? Niye bu insanları rahat bırakmıyorlar? Orta Avrupa’nın refahına bu kadar yakın, ama bu kadar fakir başka bir ülke var mı? Önce kuzeyden gelen Slavların, sonra Osmanlıların, sonra Avusturya-Macaristan’ın, sonra Hırvatların ve Almanların istila ettiği, şimdi savaş yeter ki bitsin diye kabul ettikleri Dayton Anlaşması’nı dayatan Batı’nın kontrol ettiği (Dayton Anlaşması, Bosna-Hersek’i Federasyon ve Sırp Cumhuriyeti olarak ikiye böldü ve 3 etnisitenin de yönetimde eşit söz hakkı olmasına karar verdi; Sırplar nüfusun %37’sini, Hırvatlar %14’ünü oluşturmasına rağmen. Bosna-Hersek topraklarının yaklaşık %30’u Boşnak kontrolünde), bir türlü kendi kaderine hükmedemeyen Boşnaklar.
 
Bir belgesel var, Mostar Kuşatması sırasında Hırvatlar’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566’da yaptırdığı Stari Most’u (Mostar Köprüsü) 60 top atışıyla yıkışını ve daha çok da köprünün 2004’de yeniden yapılışını anlatıyor. Bütün dünyadan uzmanlar, köprünün birebir aynısını yapmaya çalışıyorlar. Bir Hırvat işçinin ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar, Türkler, İtalyanlar, Almanlar, Japonlar, herkes bir araya gelip bu dünya mirasını yeniden yapıyorlar. Köprünün yeniden açılışında sadece devlet büyükleri, politikacılar var. İşçilerin hiçbiri yok. Herkes gittikten sonra, işçiler son taşı yerinden kaldırıp, yeniden yerine koyuyorlar ve kendilerine açılış yapıyorlar. Bulursunuz internetten. İzleyin mutlaka.

Şimdilerde Kustirica yüzünden tufan koparanlar, Bosna hakkında ne biliyorlar acaba? Savaş hakkında? Yoksa sadece böreklerini mi biliyoruz biz Boşnakların, Kürtlerin? tayfunpolat@hotmail.com