HEY YOU, YOU BLOODY FISH!*
Büyük büyük büyük annemden kızına ve sonra onun kızına ve sonra onun kızına derken bana kadar gelen fazlasıyla darma duman olmuş bir çeyiz var mesela. Var ama yok. Var ama kimse ondan bahsetmiyor. Aramızdaki o inanılmaz ve sarsıcı bağın sebebi. Var ama görünmez bir sandık. Nesilden nesile aktarılan çağ hastalıkları, kimisi romatizmasını bırakmış, kimisi obsesyonlarını, kimisi hanımlığını, kimisi paranoya nöbetlerini.
Kadınlar annelerinden aldıklarıyla iki ayrı hayat yaşarlar. Anneleri gibi olmamak için direnen benlikleri ve fark etmeden bile olsa annelerine çeken benlikleri. Kadınlar tatlım, hepsi bir sonraki kuşağına okkalı bir imza atar. Genetik kodlamalar, psikolojik sapmalar vesaire… ve biraz daha yakından bakınca görürüz ki, bir nesil batar öteki çıkar. Bir nesil yanlış adamlara vurulur, öteki tek öpücükle bulur prensi. Bir nesil sefa sürer, bir nesil ceza çeker. Bir nesil bohemden ölür, öteki vasata alışır. Olmayan sandıklarda kaderimiz birikir.
Önce annenizin zaman zaman balık gibi bakmasına kızarsınız. “Bakma öyle,” dediğinizde size buruk bir gülümseyişle cevap vermesine daha da çok kızarsınız. Sonra yirmilerinize gelir ve artık yavaş yavaş annenize benzemeye başlarsınız. Bazı zamanlar, hani kafanızda binlerce mevzu varken, sizi uyutmayan, sizi güldürmeyen, sizi öldürmeyen ve bir o kadar güçlendirmeyen mevzulardan bahsediyorum, her neyse böyle zamanlar da tıpkı anneniz gibi bakarsınız etrafınıza… Anneniz kadar balıksınızdır artık ve biri size “Öyle bakma,” dediğinde yine tıpkı anneniz kadar sessiz bir gülümsemeyle cevap verirsiniz. Bu vakitler aynalar “Hey you, you bloody fish!” demek için vardır. Fakat akabinde büyük anneniz kadar cesur olursunuz, onun kadar cin bakışlı, onun kadar dik kafalı ve sert. Aslında büyük bir parçamız önceki nesillerden biriktirdiklerimizden ibarettir. Ve evet, bizler parçalardan bütene ulaşan varlıklarız.
Analarımızın kızları ve babalarımızın oğullarıyız. İçten içe kuşak çatışmalarıyla doluyuz. Doluyuz ama tıpkı sandık gibi o da görülmez. Kimse kimseye bunu söylemez. Henüz gencecik yaşımıza rağmen emekliye ayrılma talebimiz de, farkındalıklar yaşadığımız kısa anlarda dünyayı kurtarmak için sesimize kastedecek kadar bağırmamız da bu yüzden. Bu yüzden ne popüler kültürden ne de rakı sofrasından vazgeçebiliyoruz. Bu yüzden hep kafamız karışık. Her zaman bir kılavuz var, her zaman oldu. Ve kılavuzumuz tek bir karga olsaydı en azından burnumuzdan vazgeçerdik, böylece işimiz elbette daha kolay olurdu. Fakat durum buyken tamamen boka battığımızı söylemek de mümkün. Ki şimdi jenerasyonsuzluğu yaşama vakti. De-jenerasyon. Ne Şapka Devrimi’nin heyecanını yaşayabildik, ne bir davamız ya da darbemiz var. Ki ortalık eskisine göre süt liman falan da değil. Ama şimdi eletronik müzik, sentetiller, kendi kendine bile tarzı olan kıyafetlerin devri ve biz, nesillerce büyükanne ve büyükbabalar biriktirmiş çocuklarız. Yüzlerce yıllık yorgunluklarımız, obsesyonlarımız, romatizmalarımız ve uyku problemlerimiz var. Bizim neslimizde konuşmak öyle bir mesele ki, bunun için hiç tanımadığımız insanlara gidiyoruz. Bir saatlik sohbetlere çuvalla para veriyoruz. Belli başlı mekânların müdavimleri oluyoruz, daha ucuza içki içmenin yollarını arıyoruz. Bu tabii ki büyükannelerimizin ve babalarımızın suçu. Biz günahsız, sadece kurban ve bir o kadar zehirlenmiş bir nesiliz. Dilimiz yüzyıllardır laf yapmaktan ağırlaşmış, otorite sahibi olmuş. Belki de sırf bu yüzden sadece konuşuyoruz. Biteviye bıdı bıdı… Harekete geçemeyecek kadar yaşlı bir nesiliz aslında. Yüzlerce yıllık bir hasretle giyinen, giyinen ve giyinen bir nesil. Süslü nesil… Hiçbir şey yapmayan ve yapmadıkları her şeyi fotograflayıp sanal alemlerde paylaşan bir nesil. Buyuz. Ama evet, pek de suçlu sayılmayız. Sandıklar suçlu, bize bırakılanlar suçlu. O kadar çok suçlu var ki, arayınca sıra bize gelemiyor. Biz suçu üstlenmeyi reddeden bir nesiliz. Gelecek nesillerin habercisi, bir nevi felaket tellallarıyız.
Yani işin başına döndüğümüzde, geldiğimiz bu noktayı anlamak çok da zor değil. Eğer maymunların devamıysak bu halimiz affedilebilir diye düşünüyorum. Eğer Adem ile Havva’yı ele alıyorsak, zaten en başta var bir sapma demektir.
İlerleyen mimari yapılar ve orta çağda sabitlenmiş zihniyetimizle biz, tarihte muhakkak büyük skandal yaratacak ve pek zor unutulacak bir nesiliz. Şimdi pası aldık ve tıpkı diğerleri gibi topu ağlara yollama işini gelecek nesillere bırakmayı planlıyoruz.
Demek ki yeni nesil diye bir şey yok, bir öncekinin devamı var sadece…
Ne fena.