CALEB EDWARD’I DÖVER


Murat MRT Seçkin

Bir önceki sayıda başlatmayın jenerasyonunuza diye bağırıp durmuştum. Şimdi elimde olmayan estetik sebeplerden dolayı tam tersini yapacağım… Hep derlerdi büyük konuşma diye. Şimdiden söyleyeyim, dönemi, dönemin paranoya ve rahatsızlıklarını yansıtan bir çok film sayabilirsiniz. Ben takıntılı olduğum korku-gerilim sinemasından örneklerle yola çıktım. Bir filmin anlattığı ile sizin hissettiğiniz arasında dağlar kadar fark olabilir. Seçtiğim filmler size benim gördüklerimi göstermemiş olabilir. Olsun… siz de benim görmediğim onlarca farklı satır arasını görmüşsünüzdür… sinemanın güzelliği zaten burada değil mi?

Obsesif sanat  kaygılarımızı bir kenara bırakırsak Twilight güzel bir film olabilir. İkibinli yılların şık, güzel, sivilcesiz, ideal gençlerine yazılmış bir romantizm silsilesi. Şık ve kuul gençlerimiz vampir olmak, insan olmak, insan olup vampire yaklaşmak gibi birçok sıkıntıya göğüs geriyorlar. Birçok vampir filminde olduğu gibi kaybolan, dışlanan gençlik, farklılığın getirdiği sıkıntılar, tek başına kalma durumu Twilight’ta da geçerli. Ancak MTV’nin son 15 yılda görsel estetiğe getirdiği garip, yapay bakış açısı bu film için de geçerli. Tartışma ortamında konuyu böyle açtığınızda genellikle gelen cevap “iyi de bu film zaten o yaş grubu için çekilmiş” cevapları da geliyor. Tamam o zaman, o yaş grubu her türlü yönlendirme ve kafa karışıklığını hak ediyor, vurun gitsin. Temiz, güzel, şık olmak vampirliğin özünde ise Nosferatu’cuğumun suçu ne? Ya da ben gençliğimi neden böyle şekil yaşamadım… aptal mıyım?
 
Bunun yanında seksenlerin Lost Boys’u da bu dönemin tam anlamı ile yirmi sene önceki halini gözler önüne seriyor. Seksenlerin sonu; deri ceketli, serseri, hızlı ve acımasız bir vampir çetesi ile iyinin savaşını gayet net bir şekilde anlatıyor. Buradaki şekilcilik biz veya bizlerin yaşındakilerin Kadıköy-Taksim hattında çok da yabancı olmadığı bir tarzda geliyor. Punk, memnuniyetsiz, çoğu zaman saygısız. İyinin ise genellikle kafası karışık, bulanık… Aslında görünüş ve özellikle soundtrack’leri ile bu iki film birbirine çok yakın.
 
Lost Boys’un şöhreti yüzünden geri planda kalmış aynı dönemden başka bir film Near Dark ise vampir kelimesini neredeyse hiç ağzına almadan yola çıkıyor. Seksen sonu doksan başından itibaren yaşanan kayıp gençlik durumunu ışığı, rengi ve oyunculuğu ile gayet başarılı bir şekilde veriyor. Boş, kuru tarlalar, yıkık dökük evler, orta halin altında gelir ve yol kenarında unutulmuş hayatlar. İkibinlerin her şeye ulaşan ve bu nedenle her şeyi bilme egosunu çılgınca yaşayan gençliğinin yanında, seksenlerin gittikçe dibe batmış, doksanların ise hayattan elini eteğini çekmiş, bıkkın ve tepkili neslinin farkını gayet net görebilirsiniz.

Seversin veya sevmezsin ama kabul etmek lazım, Clive Barker kendi tarzının en iyi ustalarından biri. Hellraiser serisinin (özellikle ilk film) rengi ve kokusu (evet kokusu… her filmin kokusu var işte) tam da dönemini yansıtır. Clive Barker’ın pornografiye göz kırpan cinselliği, sıfır acıma duygusu ile hareket eden zebanileri, mekânlar, Thatcher döneminin son çırpınışlarını, bir ülkenin ekonomiden sosyal hayata acı çeken her anını gözlerimizin önüne seriyor. Tıpkı güzeller güzeli Texas Chainsaw Massacre gibi. Vietnam ve batan Amerika sendromunun en güzel anlatımlarından birine sahip yapımda; terk edilmiş evler, dümdüz yaşanan hayatlar, fakirlik ve zibidilik (?) en açık hali ile ele alınıyor. Açıkçası Teksas Kasabı’nı hiçbir zaman bir korku-gerilim filmi olarak göremedim. En saf ve bilindik hali ile yola çıkan hippi gençler ve onların savunduğu hayatı anlama gayretine bile girmeyen tutucu, bağnaz ve izolasyon içinde zıvanadan çıkmış bir ahlak anlayışına bulanmış Güneyliler. Yetmişli yılların şehirli ve bol kokainli disko toplumundan eser olmayan, başka bir zaman ve başka bir dünyada geçen film, neredeyse yeraltında kalmış bir çoğunluğun yokluğunu anlatıyor.

Sonra birden bire uzun zamandır güzel şeyler görmeyen bir bünye için başka bir hazine doğuyor, ya da öyle olduğunu sanıyoruz; The Saw. İlk filmde cidden heyecanlandıran, umutlandıran bir hava var. Sonrasında ise Hostel serisi ile beraber bir manyaklığa dönüşeceğini nereden bilebilirdim ki. Forumlarda, tartışmalarda bir filmde akan kan, kopan uzuv miktarının tartışılması ne kadar anlaşılabilir bir şeydir ki? Gore sineması neredeyse elli yıldır varlığını sürdürüyor kabul. Ama bu iki filmden özellikle gençliğin beklentisi korkutucu düzeye ulaşıyor. Daha fazla kan, daha fazla acımasızlık… daha fazla, daha fazla… Ne olacak ki, sonuçta bir film bu… Bana sorarsanız böyle saplantılar yıllardır gazetelerin üçüncü sayfasında okuduğumuz katliam haberlerinin ana haber bültenlerinde magazin kıvamında sunulmasının yolunu açtı. Ne kadar ceset o kadar izleyici… Yanlış anlamayın, filmler kötü konuşması değil bu. Onlar belli ve genellikle çok belli bir sebepten dolayı çekiliyor zaten. Bizler de izliyoruz. Ama beklentilerimiz insanlıktan çıkmaya başlayınca oturup düşünmekte fayda var derim. En başta bahsettiğimiz o MTV mantığı, hızlı görüntüler, en sakin kareye bile hiç olmadı kamera ile bir aksiyon vermek; yıllar içinde sürekli bu fenomen filmler karşımıza çıkıyor ve hep aynı teknik ile birilerini vuruyor. Bir blog’da genç bir arkadaşımızın Hostel filminin son bölümündeki işkence sahnelerinden memnuniyetsizliğini anlatması, oturup çocuk yapıp yapmama konusunda tekrar düşünmeme sebep olabiliyor.

Seksenlerin genç neslinin sıkıntılarını kullanan başka bir film ise Nightmare on Elm Street. Her ne kadar özgür seks altmışlarda ortaya çıkmış olsa da her on senenin kendine has cinsel tabuları oluyor ister istemez. Hatta bu konuda sanki gittikçe geriliyor dünya. Freddy nereye el atacağını bilemeyen, aileleri İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde doğmuş, kafası karışık bir neslin korkularını, genel ahlaki kuralları kullanarak büyütüyor. Doksanlarda yirmili yaşlarını gayet depresif bir şekilde geçirecek bir nesli önden törpülüyor. Üstelik hiç itiraz edemeyeceğiniz uyku anında.
 
Anaakım sinema kendi döneminin standartlarını, klişelerini kullanmadan yola çıkmaz. Yapımcılar, popüler olanın getirisini her zaman işe yansıtmak için hevesli davranır. Özellikle ellilerden itibaren yeniyetmeliğe giren veya ergenliğe adım atan çocukların sıkıntılarını yansıtmak yerine, deliğe daha da uzun bir çomak sokarlar ve sonunda o güzelim yeşiller yerini alır. Hayatı film gibi yaşaması için yönlendirilen genç toplum, sonunda o pelikülün üzerindeki resim kadar cansız, ruhsuz, tepkisizleşir. Adı üstünde, korku sinemasının derli toplu örneklerinden en berbat yapımlarına, zamanın ruhuna bulanmayan bir iş bulamazsınız. Kimi bunları kullanarak size gayet şık bir şekilde işaret parmağını gösterirken, bazıları da utanmaz bir şekilde orta parmağını kaldırır. Siz siz olun terbiyeli taraftan şaşmayın. Ama kötüyü de izleyin…

muratmrtseckin@hotmail.com