Vodvillerin Karambolü


Utkan Çınar

“…Türkiye’nin hali o vodvillerin karambolünü hatırlatıyor. Pop çağında, kimin ‘aslında’ ne olduğunu anlamkta zorlanıyoruz. Öylesine bir kimlik karmaşası var. Eski kimlikler, eski tanımlar, eski kavramlar geçerli değil artık. Ama yenileri de ortada yok, en azından netleşmediler henüz… Bağırış, çağırış, feryat figan: Ses çok da, o seslerin anlamı çözülemiyor. Bazen ‘Türkiye konuşuyor’, gelgelelim kimse birbirini anlamıyor. Ortada miras mı var borç mu var, duvardaki fotoğraflarla nasıl ilişki kuracağız, pek bilemiyoruz. Ve pop çağında büyük bir hızla ilerliyoruz. Dışarıdan bakma imkânımız olsa, toptan hızlı koştuğu için auta çıkan futbolculara benzeteceğiz kendimizi belki de.
 
Evet, pek parlak bir dönem, ileride hayırla anacağımız yıllar yaşamıyoruz galiba. Hiçbir şey değilse, öylesine bir şiddet ortamındayız ki, pop çağı ateşine karşı kimi zaman öylesine savunmasız durumlara düşüyoruz ki, yalnızca bu kadarı yeter de artar bile.”
 
Can Kozanoğlu’nun 1995 yılı başında yayınladığı çok değerli Pop Çağı Ateşi’nin önsözünün 2. paragrafından girişteki alıntılar. 1970 doğumlu biri için de, 1980 doğumlu biri için de, 1990 doğumlu biri için de hiç yabancı sözler değil. Parlak günler olarak anmadığımız zamanlar 1990’lar, ‘80’ler öyle miydi? Ya 2000’ler? 2010 ve sonrası…?
 
Dünyada bu “karambol”ü bu kadar uzun süreli ve statik bir şekilde yaşayan başka bir memleket bulmakta zorlanırız. (Belki bir tek o korkunç ’99 depreminden sonra bir şaşkınlık ve devamında sakinlik anı yaşanmıştı.) Karambol bu kadar uzun süre devam edince toplumsal hafıza giderek zayıflıyor ve günlük tavırlar en akılda kalıcılar olarak kalırken, bırakın 5 yılı, 6 ay önce söylediğiniz bir şey geçersiz kalabiliyor. Hani frenleri tutmayan kamyonlar evlere girerdi ya sıklıkla, o kamyon gibi yaşananlar. Normalleşme kaçınılmaz mı? Yoksa eve giden yolun uzun olmasına mı şükür etmeliyiz bunu kestirmek kolay değil.
 
İnsanoğlunun iki tane şeytanı var. Farklıya önyargı ve alışkanlık. Son 15 yılda ulus-devletin yıkılma süreci bu iki şeytanı da hortlattı. Günümüzde Avrupa’nın her yerinde faşizmin, toleranssızlığın tavan yapması boşuna değil. Türkiye’de ise girişteki paragrafın çok değişmediğini söylemek hiç zor değil. Yılların getirdiği saflar değişirken alışkanlık baş gösterdi. Herkes yeni yerini belli etmeye çalışırken bunu hangi ideoloji üzerinden yapacağını çok da sağlıklı düşünemiyor. Oysa ki bazı evrensel gerçekleri ve hümanizmi başa koyduğumuzda çok da zor olmasa gerek.

“YDH (Yeni Demokrasi Hareketi e.n.), ilk bakışta çelişkili gibi görünen çıkışlarının da yardımıyla bu kesimleri merkeze yerleştirebilirse, ki avantajları da handikapları da var, gerçekten iktidara yürüyebilir. Odalar Birliği’ni aşıp TÜSİAD’a ulaşamamış Anadolu sermayesiyle TÜSİAD’ı, muhafazakâr yapamayıp, biraz muhafazakar, biraz ‘liberal’ düşünenlerle muhafazakâr yaşayıp aynı biçimde düşünenleri, yerleşik kentlilerin merkez sağıyla kente yeni yeni ısınanların merkez sağını birleştirebilirse… Bu gövdeye hangi sınıftan olurlarsa olsunlar, Cumhuriyet’in yetmiş küsur yıllık işleyişinden rahatsızlık duyup gerçek bir değişim değil revizyona yönelik törpülemeleri talep edenleri de ekleyebilirse… YDH’nin niye şansı olmasın?”
 
Nasıl? Tanıdık geldi mi? Zamanlamada ufak bir şaşma olsa da…
 
“…Türkiye’de zaman zaman ‘entelektüel şiddet’ de yaşanıyor ve bu şiddet türünün en vahim örnekleri Kemalizm tartışmalarında sergileniyor. ‘İki taraf’ da öylesine bir asabiyetle, öylesine bir hoşgörüsüzlükle davranıyor ki… Bu nedenle korktum işte. İki taraftan da korktum. Oysa yazdıklarım, korkmaya, ürkmeye değecek şeyler de değil. Ağırlıklı bir hissiyatın ifadesi: 1963 doğumlu, kendisini sosyalist olarak gören bir insanın, bu tür tartışmalardan duyduğu bıkkınlığın ifadesi…”
 
Bu şiddet ve bu korkuyu şimdi de olanca yüküyle üstümüzde hissediyoruz. Son zamanlarda, ki bu konuda hiç de yalnız olduğumu düşünmüyorum, hiçbir konuda restleşme yaşanmadan, “asabiyet” vaziyetine girilmeden yapılan bir tartışma rastlayamıyoruz. Sadece eski ve sevdiğim arkadaşlarımla aramın bozulmaması için herhangi bir tartışmaya girmekten korkuyorum. Bu da “mahalle baskı”sının ayrı bir tonu.
 
Bu takım tutma gibi. Tartışılan konular diyalektiğin parçaları olduğundan kelli FB-GS muhabbeti gibi ak-kara kapsamında yapılmamalı. Eskiden apolitiklikle suçlananlar şimdi de aşırı politize olmuş durumda. Medeni bir ülkede siyasetin bu kadar yer kaplaması ne kadar sağlıklı?
 
Ve “entelektüel şiddet”e maalesef  bir de kuşak şiddetini de eklemek gerekiyor zamanımızda. “Büyük Abi”ler genç olanın kendi algısına hiç bir zaman saygı göstermiyor. Kendi tecrübelerini edinme sürecini küçümsüyor. Gençlerin çekingenliği ise vazgeçilmez olan şüpheciliği ve soru sorma yeteneklerin baltalıyor.    
 
Sonuçta hiç bir şey kötüye veyahut iyiye gitmez. Sadece değişir. Görece. Bakınız bir atışta neler akla geliyor iki 10 yıldan:
‘90’lardan hatırlananlar; Aziz Nesin’in yakılmaya çalışılması ve hükümetin kılını bile kıpırdatmaması, Orhan Doğan’ın polis arabasına bindirilişi, Şeyhlerin lüks arabalarla meclise gelişi, CHP’nin meclis dışı kalışı, Sedat Bucak’ın HBB’de yaptığı açıklamaları bir gün sonra hatırlamaması, Doğan Güreş’in “tak-şak” lafı…
2000’lerden hatırlananlar: Anayasa kitapçığı ve kriz, Hrant’ın ardındaki yüzbinler, Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol, DTP’nin (BDP) mecliste olması, “One Minute”, AB adaylığı, Onur Öymen’in Sri Lanka benzetmesi…
 
Bunları herhangi bir siyasi görüş parantezinde yazmıyorum. Tek derdim hafızayı diri tutmak, Can Yücel’in o güzel sözüyle “Göte, göt deme”yi öğrenmek artık. Hümanizmi öğrenmek. Demokrasi, eşitlik, barış gibi kavramların arkasına “ama” getirmemek. Her kuşağın, her çağın acısını artık sonrakilere yüklememek.
 
“…hiçbir ateşin ve hiçbir çağın ulaşamayacağı kaleleri var sevginin. Bir insanı, birçok insanı, bir meyveyi, bir yemeği, bir çiçeğin rengini, bir takımı, bir futbolcuyu, bir şehri, üçü, beşi, altıyı... Açıklanmayan, açıklanmasına da gerek duyulmayan biçimde sevebilmek…
 
…hayatın ve mutluluğun garantisi bu sevgi işte. Hangi çağda, hangi ülkede olursa olsun, böyle sevgiler yaşandıkça, insanlar mutluluk denen şeyi de yaşayacaklar, umutlar besleyecekler, hayattan kopmayacaklar…
Bir de sorusu var: Bu garantiyle yetinecek misiniz?”
 
Ya yetinilecek ya da daha fazlası istenecek. Duvarlara karşı özgürlük, piramitlere karşı eşitlik, şiddete karşı muhabbet, linç hukukuna karşı adalet… Evet, ya daha fazlası istenecek ya da yetinilecek.”

khgv@hotmail.com