Kuşaklar Buluşması 2

Sohbetimize geçen sayıda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hatırlatmak gerekirse, kuşak sırasıyla Nigar Rona, Özer Bal, Raife Polat, Tayfun Polat, Oya Yalçın, Utkan Çınar, Seçil Kalenderoğlu ve Yiğit Yüksel, yani 4 kuşaktan 8 kişi oturup saatlerce kuşakları konuştuk. İlk bölümde daha çok cinsiyet, evlilik, hız, kapitalizm gibi konular dillendi.

Tayfun Polat: Biraz dili konuşmak istiyorum ben. Dilde çok sorunlar, değişiklikler olduğunu görüyorum. Sadece konuşmak anlamında değil, yazmak anlamında da bizden sonraki kuşağın fecaat durumda olduğunu görüyorum. Bir tek bize mi Türkçe öğrettiler merak ediyorum.
Yiğit Yüksel: Şu anda çok kötü olmasının en önemli sebeplerinden biri bence SMS ve işte ne kadar fazla, ne kadar düzgün yazacaksan o kadar tuşa basman gerekmesi. Hız ve mesaj kapasitesi. Ondan sonra internet, chat, MSN. Hep böyle yazmaya çalışan insanlar buna alışıyorlar.
Raife Polat: Bir de yabancı dillerin hücumu var.
TP: Ben yabancı diller gelmesin manasında demiyorum. Yaşayan dil böyledir zaten; yeni kelimeler girer, yabancı dilden de girer. Bu değil bahsettiğim.
Özer Bal: Bence sorun yazının azalması. Belki siz son kuşaksınız.
RP: Defter, kalem kullanmak.
ÖB: Test usülüne geçildi. Ondan evvel soru sorulurdu, sen ona cevap verirdin. Yazardın.
TP: Coğrafya ve fizik dersinde de sen yazarken hocaların puan kırardı.
ÖB: O zaman kendini ifade etme de daraldı, insanın kendini yazarak ifade etmesi de azaldı.
Oya Yalçın: Yazabilmek, okuyabilmekle de alakalıdır ya zaten. Okumuyorlar.
Nigar Rona: Metinle uğraşmıyorlar. Hızlı hareket ediyorlar, işin aslını anlat bana diyorlar. Gençlerin dilinde çok büyük bir hız var.
RP: Gençler, yeni jenerasyon diyoruz ama aslında yaşam çok hızlı. Sadece biz bir adaptasyon sorunu yaşıyoruz, yeni jenerasyon yaşamıyor.
Utkan Çınar: Seçim olarak da o hızla yaşamayı reddetme var.
RP: Ben de reddediyorum, olmayıversin bu kadarı da, istemiyorum diyorum. Ama onun öyle bir algısı da yok, başkasını bilmiyor ki. Dolayısıyla gençlerin yaşamı hızlı değil, yaşam çok hızlı. Şimdi bir sürü animasyon film var ya, ben çok seviyorum. Mesela benim kuşağımdan bir arkadaşım -onunda benimkinden daha büyük bir kızı var- şöyle dedi bana “Anlıyor musun sen bu filmleri? Çok hızlı takip edemiyorum.” O söyledikten sonra bir daha izledim ve gerçekten hızlı animasyon filmler. Çocuklar bunu yakalıyor ama anne babaları yakalayamıyor.
TP: ‘60’larda ‘70’lerde bir cut otuz saniye sürüyorsa ikibinlerde üç saniyeye, iki saniye düşmüş.
ÖB: Herkes bu hıza ayak uyduruyor.
OY: Kimsenin uzun bir plan izlemeye sabrı yok.
TP: Konuşurken dinlemeye bile sabrı yok.
RP: O zaman hem anlatımsal, hem ifadesel, hem de görsel bir hızdan bahsediyoruz.
OY: Ya aslında başka bir dil konuşmak da şu içinde yaşadığımız. Dil illa konuştuğumuz değil, kodlamalar, her şey. Hep bir sürecin içinden geçeriz ya, öyle bir süreç .
ÖB: Bir de şöyle bir şey var, toplum genelde okur-yazarlar ve cahiller diye ayrılıyor. Bizde kullanılmayan bir kavram daha var aslında, üçe ayırmak lazım diyorlar. Entellektüel, okur-yazar ve cahil olmak üzere. Okur-yazar yazmayan aslında. Okuduğunu biliyor ama yazması şu veya bu şekilde kendini ifade edecek kadar. Ama şikâyet ettiğimiz yazarak kendini ifade etme, aslında dar bir kesimin uğraş alanına giriyor.
Seçil Kalenderoğlu: Mesela üniversitede biz bunu çok yaşıyoruz. Dersler bol tartışmalı, çok güzel geçiyor ama notlar çok kötü. Çünkü yazılı olarak ifade edemiyorsun bunu. Hocalar da bizden birkaç kuşak üst olduğu için; yazımı olsun, noktalaması, anlatımına çok dikkat ediyorlar ve notlar çok kötü. Bir şekilde hocayla sözlü bir yakınlık kurman gerekiyor, seni tanıması gerekiyor, ismini bilmesi gerekiyor. Yoksa gelecek not mutlaka kötü oluyor. Hocalar arasında çok konuşuldu, çok tartışıldı bu konu iki senedir. “Buna inanamıyoruz, siz nasıl liselerde okudunuz, nerden geldiniz?” diyorlar.
NR: Mesela benim kuzenimde üniversitede eğitim görevlisi ve nerden yakalayacağımı bilmiyorum diyor. Öğrencinin neden geldiği belli değil bir de, seçmeli ders. Seçerek geliyorsun.
SK: Aslında onu alması gerekiyordur. Bilinçli, şunu söyle yapacağım, bunu böyle yapacağımm, Erasmus’a da gidersem tamam. Kariyer çizimi. Onları aslında isteyerek yapmadığı için katlanamıyor.
RP: Gerçek bir seçici değil aslında ya da gerçek bir isteyen.
NR: Mesela deniyor ya bundan iki yüz yıl sonra insanın anatomik gelişimi de değişecek, joystick şeklinde parmak yapısı, dil küçülüyor, değişik formlar…
TP: Serçe parmakların düşeceğine, baş parmakların uzayacağına, üç parmaklı alien modeli olacağına dair evrim teorileri var.
UÇ: Film konuşunca aklıma geldi, yolda da kafama takılmıştı, mesela ikibinlerde sinemaya baktığımda çok fazla sürreal konular yoğun. Matrix mesela, son zamanlarda Avatar, hep gerçek dışı ve realizmden tamamen koptu sinema diye ve herkes çok fazla başka bir dünyada yaşamaya başladı diye düşünüyorum. Bilmiyorum siz ne düşünürsünüz?
RP: Oyunlar var, yetişkinler de oynuyor. Bütün zamanlarını orda geçiriyorlar mesela.
ÖB: Bunların alt metinlerinin çok değiştiğini düşünmüyorum. Görsel değişiyor ama alt metinde iyi adam-kötü adam, hep var.
RP: Biz Star Wars’la büyüdük. Televizyonda Uzay Yolu vardı, Uzay1999 vardı. 1999 geçtik gittik. Hani, ne uzayı? Şimdi başka evrenlerden söz ediliyor, hani? Bir de bizim zamanımızda bilim kurgu diye bir şey vardı, şimdi baktığın zaman fantastik öğeler daha fazla. Bilim kurgu da başka bir evren vardı. Şimdi inanılmaz fantastik dünyalar var; oyunlar, kitaplar, filmler.
SK: O biraz da şundan kaynaklanıyor, bilim kurgu artık kurguluktan çıktı. Geldi işte. 2001 oldu, 1999 oldu ve artık ulaşılabilirlik o kadar arttı ki hayat varsa da keşfederiz durumu oldu. Fantastikse tamamen yaratı. Mesela vampirler, yok işte vampirler.
TP: Ejderha var ama.
 

UÇ: Ya şey aklıma geldi, uzaylılar gelse, bizi kurtarsalar.
OY: Geçen gün ben de şöyle uyandım, evet uzaylılar var. Biz uzaylı değil miyiz? Uzaylıyız işte. Ben de bu tartışmaya son veriyorum.
TP: Fantastiğe geri dönüşün bu kadar artmasının bir sebebi, içinde yaşadığın dünyada kendini ifade edemeyiş. Başka bir karakter yaratıp, başka bir evrende istediğini yapabiliyorsun.
UÇ: Genç bir insanın kendi karakteri gelişmeden başka bir karakteri yaratıyor olması rahatsızlık verici bir durum.
NR: Gerçek dünya hakikaten çok zor. Çok karmaşık, çok yorucu. Bilgi bombardımanı, hız. Nerden tutsan yakalayamıyorsun.
SK: Hem o var hem de o dünyada istediğini yapıyorsun ve artık bu dünyada yaşayamıyorsun, istediğin kişisin.
UÇ: Facebook falan da öyle bence. Herkes bir kişi oluyor ya orda beğendikleri, seçimleri, oraya koyuyor profilini. Gerçek hayatta öyle gözükmese de orada daha güçlü olabiliyor.
YY: Avatar yaratıp sanal bir hayat yaşamak işte. Yaşamak istediğin gibi, kendi olmak istediğin gibi yaşıyorsun.
UÇ: On yıl sonra falan, bizim jenarasyon hiç konuşamayacağız gibi geliyor.
RP: Şimdi  bende onu düşünmeye başladım. Tayfun dil dedi, çocuklar dedik, öğretmenlerin kuramadığı ilişkiden bahsettik. İletişimsiz bir yere gidiyoruz gibi.
OY: Bence hayır. Yani bizim anladığımız anlamda bir iletişim azalmış olabilir ama başka bir iletişim şekli var. Ona göre başka bir ahlak, başka bir ekonomi-politik, başka şeyler olacak. Bu iyi mi kötü mü bilemiyoruz. Rahatsız ediyor tabii ki ama rahatsız ediyor olması sanırım bir şey değiştirmeyecek.
YY: Yüz yüze ilişkiler azalıyor.
ÖB: Birebir muhabetler azalabilir ama değerinin kaybolmayacağını düşünüyorum.
TP: Bence geri dönülecek hatta.
SK: Bir arkadaşım erkek arkadaşı ile sürekli mesajlaşıyor, sürekli  internetten görüşüyor ama yüz yüze çok az görüşüyor. Geçen gün geldi, ben galiba sıkıldım dedi. Neden ama, daha görüşemeden nasıl sıkılabiliyorsun? Sürekli her şeyi konuşuyoruz, sürekli birlikte gibiyiz, yüz yüze geldiğimizde konuşacak bir şeyimiz kalmıyor. Nasıl bir şey bu anlayamıyorum. Zırt pırt bigidink bigidink mesaj sesi.
NR: Aslında bir taraftan da çok enteresan diller gelişiyor. Mesela ben hatırlıyorum Almancılardan Feridun Zaimoğlu diye bir adam var. Bu adam Almanya’da yaşayan Türk kolonisi içinde farklı farklı kesimlerle röportaj  yapıyor. Çok farklı farklı konuşma şekilleri var ve edebi. Kısaltmalardan farklı bir şekil ortaya çıkıyor. Apayrı bir duyguyla karşılaşıyorsun.
SK: Ablam Almanya’da metroda görüyormuş, oradaki Türkler Almanca konuşup Türkçe küfrediyorlarmış. Türkçe  konuşamıyorlar ama tüm küfürleri biliyorlar.
NR: Tarzanca konuşuyorlar işte. Ben bile kardeşimin yanına gittiğimde 3 kelime Almanca beş kelime Türkçe karıştırıyorum.
SK: Ama  benim bahsettiğim sanki biraz bilerek yapılan bir şey.
YY: Ben beş ay Almanya’da kaldım bundan 1 yıl önce. Mesela tramvayda gidiyorsun, iki kız Almanca konuşuyor, sonra birden “Öpüştünüz mü?” diyor. Ve Almanca konuşmaya devam ediyor. Duyulmasını istemedikleri şeyler için öyle konuşuyorlar.
TP: Romanların böyle kendi aralarında bir dili var. Biz de oradan bazı kelimeler alıyoruz. Mesela dini cemaatlerin de kendi aralarında bir dilleri var.
UÇ: Jargon.
TP: Bu jargonlardan da yaşayan dile bir çok şey aktarılıyor. Bozulmayı bu anlamda değil de, Özer’in dediği gibi, yazarak ifade etme anlamında bir sorun olarak, kuşaklar arası bir sorun olarak görüyorum.
ÖB: Ben bir şey söylemek istiyorum seksen sonrası ve öncesi hakkında. Aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasından da alınabilir, dünyadaki kırılmalar üzerinden. Mesela 68 Kuşağı dünyada değişim, dönüşüm kuşağı. Bundan sonraki kuşakta -izmler olarak, kitlesel ve yığın olarak bir akım var mı? Sanki onlar parçalandı aynı zamanda. Genel felsefik ve ideolojik akımlarda kitlesellik yok sanki artık.
TP: Zaten sonrası kayıp kuşak, adı üstünde. O kuşak kaybolduktan sonra…
UÇ: Sistem aslında biraz da herkesi birbirine benzetmeye çalıştı.
ÖB: Ama çeşitlilik arttı aslında. Gruplar küçük gruplar haline dönüştü, sonra enternasyonel hale geldi.
RP: Körler, sağırlar birbirini ağırlar, içsel bir yapı oluştu. O yapı kendini tatmin ettiği ve beslediği için dışa açılma ihtiyacını kapadı. Ben biraz tehlikeli buluyorum. Çünkü hep benzer şekilde düşünen insanların, gerçekten kendini iyi hissettiği için, artık başka bir yere bakma ihtiyacı hissetmediği için, kabul gördüğü, sözünü sakınmadığı ve ürettiği bir yer olduğu için orada adam. Ve azıcık azıcık çoğalıyorlar.
ÖB: Ama şöyle bir şey de yok mu, sen aslında üç gruba da dahil olamaz mısın?
RP: Olabilirsin ama benzer gruplardır, çok aşırı uçlar olamaz. Yine birbirine paraleldir, komşu ya da kardeş gruplardır.
TP: Ama internet üzerinden, atıyorum doğada bisikleti sevenler grubu, bütün dünyadan örneklerini bulup yazışabiliyorsun onunla başka bir sosyallik kurup. Bu -izm değil tabii ki.
SK: Bir de bundan önceki kadar bir fikri savunmak yok. Uğruna ölecek kadar bir fikri savunmak yok. Böyle katı ayrılıklar yok. Mesela eskiden okulda daha farklıymış, şimdi hepimiz aynı kantinde yiyoruz ve biri ben TKP’nin mitingine gidiyorum diyebiliyor, diğeri milliyetçi başka bir şeye.
ÖB: Bu enteresan işte.
NR: Marjinal hareketler haline geldi.
TP: Sistem kazandı işte.
UÇ: Hazin.
RP: Böyle böyle ideolojiyi öldürdüler, idealistleri. Dedin ya, ölümüne hiçbir şey yok. Doksanlarda hâlâ o idealistler vardı. Belki biz onların devamlarıyız, onun için şimdi bu kadar ideolojiden yoksun, biraz orda, biraz burada, her yere savrulabilen kuşaklar tuhaf geliyor. Doğru, sistem kazandı.
ÖB: Sistem kazandı mı, sistem dönüşüyor mu?
OY: Dönüşüyor tabii.
TP: Kayıp kuşağa o kadar çok antidepresan verildi ki ondan sonra zaten kendine gelmesi mümkün değil.
ÖB: Prozac kuşağı.
TP: Bir tek ortak payda var, dünyanın sonunun elli yıl sonraya tekabül etmesi. Çünkü herkesi etkileyecek.
RP: O bilinç de yine dar bir kesimde var.
TP: Ama bir de bilim adamlarının kimsenin kabul etmiyorum diyemeyeceği somut dayanakları var. Küresel ısınması, kutupların yer değiştirmesi… Bir tek o şemsiyenin altında en kalabalık grubu görüyorum. Yoksa yani ne Marksizm, ne Komünizm kaldı. Sistem kazanıyor, evinde otur bilgisayarın başında, tüket, tüket, tüket. Kapitalizm de bir açmazda olduğu için, şu an bir şeyden geçiyoruz, bir şeye evriliyoruz.
OY: Aksi mümkün değil ki, bir yere gidecek işte.
ÖB: Sistemin kullandığı aletler mevcut toplumu kontrol edebilme cihazlarına sahipler ama bunu kusursuz, her an mükemmel yapma şansları var mı?
NR: Elbette mükemmel olmayacaktır. Her zaman açmazlar, birtakım delikler olacaktır. Bence burada önemli olan şey; aslında bu seni çok rahatsız etmiyor, etse ayaklanırsın. Kürtler nasıl ortaya koyuyorlarsa kendilerini ya da kadınlar… Yani demek istediğim herkes ne derdi varsa, angaje olursa, hakikaten sorunu olucak ama canı acıyacak, canın acıdığında ortaya koyacaksın, rahatsızlık duyacak senin gibi insanlar arayacaksın, mesela kanser oldun, senin gibi deneyimini paylaşan insanlar arayacaksın; bunlar yaratılırsa eğer, bu yelpaze genişleyebilir. Sistem tarafından unutulmuş bir yeşil hareket var Almanya da ‘70’li yıllarda, sistemin içinde ve iç dinamikleri ile gelişti. Ve o hareket sayesinde toplumsal yapılanmalar ciddi derecede oluştu.
ÖB: Tam onu demeye çalışıyordum, sistem içselleştiriyor ama içselleştirdiği her şey ona bir şey katıyor.
NR: Taviz vermek zorunda, çünkü orada ciddi bir talep var ve bir şekilde kaale almamazlık edemez. Almazsa başına dert olur.
TP: İki tane kutup vardı. Amerika ya da kapitalizm şimdi yeni bir kutup yaratmaya çalışıyor. İkibinlerin başında uzaylılar bizi istila edecek deyip “Yıldız Kalkanı” projesine bütün parayı yatıyorken, düşman 9/11’den sonra birden bire İslam’a dönüştü. Çünkü komünizmden sonra, Rusya dağıldıktan sonra bir kutup kalmadı. Şu anda terazisi yok dünyanın.
NR: Paranoyak bir gelişmeden bahsediyoruz. İnsanlar antidepresanlar kullanıyorlar, şizofrenik bölünmeler yaşıyorlar, hayal dünyalarında kalıyorlar. Gelişime hakikaten bakmak lazım, belki de bu bir geçiş evresidir. Türkiye’de mesela cumhuriyet kurulduktan sonra her şey kamu yararına düşünülmüş, bireysellikten uzak. Kitlesel bazda bir şeyler düşünmek, kişisel çıkardan çok önplanda. Bu seksenden sonra tersine bir gelişme gösterdi. İnsanlar kendilerine odaklanmaya başladılar. Yani bu geçirilmiş olan bir süreç, çok da kötü bir şey değil.
RP: Ama o küçük grupçuklar daha genişlemeyi hedef almayacaklarsa, kendi mutlu korunaklı dünyalarında yaşamak onları sonsuza kadar tatmin edecekse -ki şimdi böyle bir durum var-, o zaman ordan bir medet umulamaycak ve o yayılmacı bir politika izleyemeyecek.

ÖB: Doğru ama sadece grupçuklar olarak değil, geçişken grupçuklar olarak. Hani şimdi sen bizle bir anını paylaşıyorsan buradan çıkıp atıyorum lösemi çocuklarla ilgili bir şeye gideceksin, o gidecek top oynamaya, o gidecek başka bir şeye… Böylelikle bir ağ gibi, sadece tek bir grup değil, grupçuklar, herkesin dahil olduğu.
RP: O zaman kişilerin şöyle bir görev edinmeleri lazım, hepsi edinemez belki ama, ben öbür grubu ondan haberdar edeyim, bak bunlar birbirleri ile temas edebilir…
ÖB: Şimdi o olmuyor sanırım. Ama bu paranoyaya kapılmamak gerekiyor. Ben demin Seçil’in dediğini diyeceğim, sistem de ölümüne bir şey savunmuyor. Bu noktada bunu çok küçük bir grubun savunuyor olmasının sisteme hiçbir faydası yok. Yaygınlaşması gerekiyor. En basitinden bu cep telefonu ne kadar çok adamda olursa işte bu sistem içinde o kadar değer üretecek. Bilgisayar da öyle. Yeni çıkan her şey kitleselleştikçe sisteme bir değer katacak. Ama sosyal gelişme ile teknolojik gelişme arasında bir ters orantı olduğu kesin. Sosyal eşitlik ve dengeli dağılımın teknolojik sıçramaya göre daha az olması, sistemin burada bir es vermesine -ki isteyerek vermiyor, kullanılmasının gereği olarak es veriyor- neden oluyor. Varılan nokta biraz yerleşmeli ki ikinci bir sıçrama noktasında bir şey biriktirsin. Yoksa kimsenin kullanmayacağı buluşlarımız var ve insanlar bunu kullanmadıkça işe yaramayacak. Şu an sanırım öyle de bir geçiş süreci var.
SK: Hani o bireyselleşmeyi görüyorum ama bir yandan da Yeni Zelanda’daki adamla konuşma içerisine girmeye başladın, dünyadaki birçok insana ulaşıyorsun, hani aslında bunlar bir şekilde bir araya gelirse çok büyük bir grup olur. Mesela iklim faaliyetleri için 350.org diye bir şey var ve dünyanın her yerinde bunu savunuyor. Bu bir grup bir anda dünya çapında adres olmaya başladı. Ve bu tamamen internet sayesinde oldu.
ÖB: Cep telefonu ve internet. Çin’de en basitinden interneti denetlemek için kırk milyon Çinli çalışıyor. Yani kırk milyon Çinli sisteme zarar vermesin diye bunu sürekli denetliyor. En son işte Sincan’da olan olaylar hemen duyuldu mesela. Sistem ne kadar çok eleman çalıştırsa, iyi çalışsa da o akışın önüne geçemiyor. Kredi kartından, kullandığı telefondan nasıl hareket ettiğini görüyor ama içsel olarak ne yaptığını tam olarak çözemiyor. Odaklandığı vakit ancak anlayabiliyor.
SK: Mesela kameralı telefonu olan birini nasıl kontrol edebilirsin? Hemen Youtube’a koyuyor, hemen birileri görüyor. Sen o videoyu istediğin kadar yasakla, bir insan kitlesi görmüş oluyor.
RP: Ama bu kontrol manyaklığı da insanlarda tuhaf bir şüphecilik ve paranoyaya sebep oluyor. Aslında bizim çok bilmediğimiz o güvende olma ya da güvenlik, artık git gide bütün toplumlarda -bizim toplumumuz da dahil- tuhaf, gerçekten paranoyak bir duruma geldi.
ÖB: Bu da bir şeffaflığı dayatmıyor mu sence de?
RP: Dayatıyormuş gibi gelmiyor, her şeyi bilmek istemekle ilgili.
ÖB: Bir şeyler çeviriyorsan saklamak zorunda kalmazsın, o yüzden çevirme. Dayatmayı o anlamda diyorum.
YY: Neye, kime göre yapmaman gerekiyor peki? Devlete göre mi?
ÖB: O sentez.
OY: Belki biraz değiştireceğim ama, bizi mesela ailelerimiz yetiştirirken ne diye değiştiriyor, seni niye üniversiteye gönderdiler, Seçil’i niye gönderiyorlar, beni neden gönderdiler? Şunun için; iyi bir eğitim al, bununla git hayatını iyi bir şekilde geçir. Bu hâlâ değişmedi ve asıl bence bu değişmeli.
RP: Orada değişen bir şey var aslında, eski kuşaklarda sen kendi hayatını kur, başarılı ol değil; daha çok, iyi ol, topluma faydan olsun durumu vardı. Şimdi topluma fayda durumunu ben pek fazla göremiyorum. Daha bireysel bir başarıdan, bireysel bir mutluluktan söz ediliyor artık.
TP: Demin Nigar’ın söylediği gibi, o cumhuriyet kuşağı zaten öyle ya, devletçi, devlete faydalı olacak, topluma faydalı olacak. O kırıldıktan sonra, seksen sonrasında artık onun bir anlamı kalmadı.
RP: Evet, aileler de artık çocuğum vatana millete hayırlı olsundan ziyade kendini kurtarsın, mutlu olsun, iyi bir işi olsun, çok para kazansın istiyor. Çocuğuna da ona göre yatırım yapıyor, ona göre okutuyor.
ÖB: Kendisine faydası olmayanın vatana millete faydası olmaz zaten.
RP: Doğru. Çocukların da amacı o oluyor. Başarılı olayım, çok para kazanayım, onu hedefliyor.
NR: Ben yine meraktan sorayım, şu sıralar mesela gençlerin favori konuları nedir?
SK: Referandum.
NR: Ne diyorsun? Sahi mi?
SK: Biz refarandumla yatıp kalkıyoruz. Ki okulda yoktu bu yani. Bildiğin sokağın gündemini tutuyor gibi bir durumdayız şu an. Ama onun dışında hep günlük şeyler, okul zamanı zaten dersler, hayat.
NR: Ama siyaset de konuşuluyor, ne olucak bu memleketin hali gibisinden?
YY: Tabii ki yapılıyor onlar ama bir şeye sinirlendiğinde, başına bir şey geldiğinde, polis üzerini aradığında, o an, geçici.
SK: Ben lisedeyken mesela hiç siyasi konular konuşmazdık.
UÇ: Lise de bence konuşmamak da lazım.
TP: Siz konuşuyormuşsunuz falan da bizde, işte tam 80 sonrası, politika hiç yoktu.
ÖB: Ama o özellikle tercih edilen bir şeydi.
RP: Apolitik durumlar vardı.
UÇ: Benim politika konuşabileceğim kimse yoktu ki etrafımda. Sabahtan akşama kadar Matrix, Yüzüklerin Efendisi muhabeti dönüyordu.
YY: Tartışılacak çok yoğun bir siyaset de yok eskisi gibi. Tayyip çıkıp bunu dedi, Kemal Kılıçdaroğlu bunu dedi. İdeolojiden çok sempati şeklinde.
SK: Mesela şu benim dikkatimi çok çekiyor, biz birbirimize karşı daha anlayışlıyız. Annemler bir şey olduğunda alınıyorlar, kırılıyorlar. Biz mesela sert bir şekilde karşıt görüşleri savunuyoruz ama sonra ertesi gün “Ne haber?” diyoruz.
TP: Zaten aynı masadan kalkıp biri TKP’ye öteki başka bir yere gidiyorsa…
RP: Ama bu mesela sizde olan bir şey. Ben İstanbul Üniversitesi’nde okuduğumda biz gerçekten oturup politika konuşmazdık ama sanat konuşurduk. Sanatsal üretimi konuşurduk. Belki okuduğum bölüm gereği de olabilir. Ama sonuç itibari ile solcular vardı, sağcılar vardı, kantinde küçük küçük de olsa ciddi çatışmalar olurdu, yetmişli yıllardaki gibi değil elbette. Ama o taraflar asla bir araya gelip de birbiri ile konuşmaz, tartışmaz, temas etmezdi. Bizimle de temas etmezdi yani. Kapalı kutular vardı, kutuplar vardı. Şimdi dedin ya o oraya gidiyor, o oraya gidiyor, birbiri ile tartışıyor, öyle bir tartışma ortamı asla yoktu.
SK: İstanbul Üniversitesi’nde hâlâ öyle, biliyorum. Hâlâ çok uç gruplar arasında çatışmalar çıkıyor. Kanlı çatışmalar da çıkabiliyor, birbirlerini yaralıyorlar.
UÇ: Ölene kadar her şey gelişiyor ve değişiyor, sürekli kendinle de çelişmen lazım zaten. Yirmi beş yaşında tamam budur denecek bir durum yok bence.
RP: Yok ama şöyle bir hikâye var, biz yaşamın içine atıldığımızda daha politik olmaya başladık. Yani lisede ya da üniversitede böyle bir durum yoktu. Kendi halimizdeydik, ne olacak, ne edecek ilgilenmiyorduk. Nerede duracağımızı biliyorduk, bunu tartışıyorduk. Sonra hayatın içine girdiğimizde, daha politik olanla, daha gerçekle, daha taraf olmakla ilgili bir yerlere gittiğimizi  gördük. Şimdi daha farklı, bizden evvel de farklıydı elbette ama biz iyice tuhaf, böyle aradaki kuşağız.
UÇ: Bir de hafıza da var. Bizim kuşaktaki herkes çok güzel şeyler hatırlamıyor. İşte savaşı, işkencesi. O insanları biraz korkuttu da. Sistem kazandı demesek de sistem korkuttu. Bayağı bir sertti ya o dönemde, kimseye acımadı. Seksenler öyle, özellikle tüm dünyada kimseye acımadılar.

TP: Toparlarsak, kaldı mı bir şey?
UÇ: Ben çok kısaca bir kendi kuşağımın yakarışını yaparsam…
TP: O zaman herkes bir kendi kuşağının tespitini yapsın öyle bitirelim.
UÇ: Etrafımdaki lise arkadaşlarım olsun, üniversite arkadaşlarım olsun, bir kere herkeste inanılmaz bir mutsuzluk var. Ben çok mutluyum mesela, şaşırıyorlar. Çoğu alkole, antidepresanlara bağımlı olmuş. Acayip bir nostalji, geçmiş romantizmi var herkeste. Ve daha otuz yaşındayız yani. Sanki hayat bitmiş gibi. Bir hız var. Bizim doğduğumuz dönem ve içinde büyüdüğümüz dönem bu teknoloji, gelişim… her şey. Kimse mutlu değil. Elli sene sonra, kırk sene sonra küresel ısınma falan, nereyi okusan, hangi bilim adamını okusan, adam cehennemden bahsediyor. O zaman da çalışayım, bir hayat gayesi -yaşlılığında rahat edebil diye çalışırsın- böyle bir şey yok. Ya böyle dağıtıp kafayı yiyeceksin, öbür türlü bir anlam bulamıyorum. Uçurum kenarında gibi hissediyorum kendimi, bir gelecek hissiyatı yok.
RP: Doksanların başında peki bir gelecek hissiyatın var mıydı? Daha umutlu bir algın var mıydı?
UÇ: Yaş itibariyle belki. Vardı tabii canım. Müzik yaptığım için rock star oluruz kafası falan vardı. Kişisel olarak ben hâlâ yapıyorum bir şeyler ama çocukken top oynadığımız adamların yarısının alkolik, yarısının kötü, boşanmış olduğunu görünce de insan üzülüyor.
OY: Ben Utkan’a katılıyorum çoğunlukla. Benim yakın hissettiğim, konuşabileceğim insanlar da değil illa. Mesela benimle yaşıt kuzenimin çok daha farklı bir algısı var hayata karşı ama o da mutlu değil. Çok para kazananı da mutlu değil, çok gezeni de mutlu değil, şunu yapacağım diye önüne bir şey koyup onu yaptığında da mutlu değil. Böyle büyük bir boşluk hissi ve tatminsizlik kesinlikle var. Hatta kendi çapında bir şey yaratıp, ordan devam etmeye çalışsan da senin hayatını etkilediği kesin.
UÇ: Ya içki içmeden konuşabildiğim insan kalmadı etrafımda.
OY: O ekstrem bir durumda olabilir. Ama böyle bir durum var gerçekten.
ÖB: Bizim kuşak için -şu an direksiyonu elinde tutan üç aşağı beş yukarı bizim kuşak- bir durum tespiti yaptığınızda bizim kuşağın sıkıntıları ortaya çıkar. Fakat burada biz kuşaklar arası farktan ziyade geçen kuşakları konuştuk. Yani her biri faklı olabilir ama kuşaklar arası fark daha önemli. Mesela İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşananlar, seksen sonrası yaşananlar her kuşağı bir şekilde etkilemiş ama bunlar kuşaklar arası farktan, toplum düzeyinden çok, birey düzeyinde daha etkili. Bunun etkilerini her kuşak kendince yaşıyor. Şu an ortaya çıkan bir olayın etkileri yeni kuşağı algısal olarak farklı etkilese de aynı bombardımana maruz bırakıyor. Belki onlar adaptasyon içinde olduğu için daha farklı yaşıyorlar, biz daha fazla kırılma yaşıyoruz ama aynı şeye maruz kalıyoruz. Geçmişe baktığımda aynı sözler sarf ediliyor “Bizim zamanımızda…” ile başlayan. Şu anda da bilgi mi iletişimsizlik mi, böyle bir şey var. Sistem yarattığı kuşaklar ve onların yönlendirmesiyle veya ortaya çıkardığı olgularla ilerliyor. Bütün kuşaklar için bir değerler sisteminden bahsetmek mümkün değil.
NR: Bu bahsedilen depresyon hali geçmiş bütün kuşaklarda vardı sanırım. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok insan patır patır intihar etti. Yani evet, bu var ama bu kuşağa, size özel bir durum değil. Hayat başlı başına boktan bir iş, sürekli tırmanmak, mücadele etmekten geçiyor. Buna rağmen direnmeye çalışmak… Yoksa her yerde intihar edecek köprü var. Çok çok zor ama bize her şeye rağmen güç veren şey ne onu düşünüyorum, bizim gibi düşünen insanların yanımızda olduğunu hissetmek. Hani çok küçük bir birim içinde olsa dahi dayanışma içinde olma hissiyatı. Hani bu sevgi paylaşımını hissetmek, bunlar bir şekilde bizi ayakta tutuyor. Antidepresanlar da bir yere kadar, ondan sonra hormon falan pompalamıyor, bitiyor. Yani ister istemez bunu hatırlatmak zorundasın kendine. Bence bu gayet iyi. “Niye şikâyet ediyoruz anlamıyorum,” durumu olsaydı o zaman endişelenebilirdim. Mutsuzsun işte, mutsuz olmak için yeterince sebep var. Yalnızlığımızı paylaşıyoruz.
ÖB: İşte doğal afetlerde falan hatırlarsın ya. Doğal afet olduğundaki o çaresizlik, bizim bizden başka bir şeyimiz yok diyerek insanların birbirine tutunması. En bariz orada ortaya çıkıyor. ‘99 depremi binlerce cana maal olmasına rağmen şöyle bir şey oldu; ilk defa merkezi olmayan bireylerin bir araya gelip bir şeyler yapabileceğini gösterdi. Ve bunun sonuçları alındı. İnsanlar kendiliklerinden bir araya geldiler, o an için bir örgütlenmeye gittiler ve STK dediğimiz kavram da ondan sonra hayatımıza yoğun olarak girdi. Annem bile STK’nın ne olduğunu bilir hale geldi. Bu bağımsız bireysel örgütlenmenin neler becerebileceğinin soyut bir örneği oldu belki. Bu bilince doğal afetlere gerek kalmadan da varılabilir, yapılabileceği idrak edilebilir, belki sürdürülebilir hale dönüşebilir gibi geliyor bana.
OY: Üniversitedeyken bir hocam söylemişti; bir süre sonra belki siyaset biliminde zaten tartışılan, avam bir şekilde halk arasında tartışılan, medyada tartışılan devletlerin, belki de hükümetlerin de bir anlamı kalmayacak. Atıyorum şundan dolayı bir mahallede şuna mı ihtiyaç var, onu yapan şirket mi var, ona sen kendin ulaşacaksın. Dönüşebilir gibi, böyle bir tartışma yaratılmıştı ama zaten örnekleri de var dünyada. Keşke ona dönüşse ama dönüşemiyor.
ÖB: 68’lilerin faydacı dedikleri, belli bir amaç doğrultusunda insanların bir araya gelip onu gerçekleştirip sonra dağılmalarını sağlayan yapılanmaları ortaya çıkarabilme ihtimali…
TP: Bizim kuşak, genellikle yeni çocukları olduğu için, ailesini, çoluğunun çocuğunun geleceğini düşünüyor. Anne baba olma yaşı otuzların üstüne çıktığı için, kırklarındaki bizim kuşakta bir çocuk yetiştirme durumu var. Daha pozitif bakmaya çalışıyor. Daha sorumlu hissediyor, bir şeyleri sadece kendini kurtarmak adına değil, geleceği düşünerek yapıyor diye bir tespitim var. Ama bir tane daha tespitim var, özellikle benim çevremdeki hemen hemen herkesin kendi bile fark etmeden ne kadar milliyetçi hale dönüştüğünü kaygı ile izliyorum.
RP: Bu çok doğru. Aslında hani kırkına merdiven dayamış ya da kırkını azıcık aşmış insanlar, yaşamın o olgun evresinde gerçekten bıdır bıdır o veletleri hayata hazırlarken kendi hayatlarını da sorguluyorlar bir yandan. Ama ben çok fazla bir kaygı dozu görüyorum çocuk yetiştirirken, özellikle bu dünyaya çocuk yetiştirme durumu aslında çok çılgın bir fikir. Bir anne olarak bunu çok rahatlıkla söylüyorum ama bu bana özel bir fikir değil. Gelecek yok gerçekten. Bunu hepimiz onayladık, bizim kuşağa has bir şey değil sanırım.
TP: Ama yinede çocuk yapmak ve bu şeyi devam ettirmek istiyoruz.
RP: Evet, çünkü bir umut taşıyorsun, bir sorumluluk hissediyorsun ama o sorumluluğu aslında -en azından kendim için söyleyebilirim- kendi çocuğuma yüklemiyorum. Ben şu anda böyle bir durumdayım, çevremde çocuk sahibi olan insanlar bu durumdalar. Biz bu çocuklar için hiçbir şey yapmadık, şimdi yapalım durumu var. Bence bu iyi bir şey. Hani hayatın bir yerinden tutmak, dahil olmak…
TP: Ve değiştirmeye çalışmak aslında…
RP: Evet. Belki bu bizim kuşakta ve bizden biraz önceki kuşakta böyle bir gücü de kendilerinde hissetme durumu var. Bu da kötü bir şey değil. Şimdi sen söyleyince bu milliyetçi olma durumunu birden “dink” etti kafamda. Benim çevremde de var. Belki bu apolitik olmaktan olabilir. Yani biz çok geç girdik oralara, geç keşfettik falan. Yani onun doğurduğu, getirdiği bir süreç olabilir mi veya hani politikanın bütün bu garip açmazları, işte hani futbol takımı tutar gibi bir taraf tutma durumu, güven hissinin kalmaması mı olabilir? Ama var böyle bir durum.
UÇ: En kolay şey belki de ırkçı ve milliyetçi olmak.
RP: Olabilir, doğru. Bir de daha milliyetçi olarak bir yere ait olma durumunu hissedip, kendini daha güvende hissedebilir, mümkün. Çok da yadırgamamak lazım belki.
ÖB: Buna şöyle bir itirazım var, buradaki vahim olan şey yükselen milliyetçiliğin diğer milliyetçiliklere olan tahammülsüzlüğü.
TP: Benim de altını çizmek istediğim oydu.
ÖB: Şu olsa olabilir, tamam, ben bir aidiyet duygusu hissediyorum, o yüzden milliyetçilik iyi bir şey. Ama ötekiside bir aidiyet duygusu hissediyor. Yoo, ona karşıyız. Milliyetçiliğin savunulcak tarafı olmaması buradan.
RP: Ki biz gerçekten çok kozmopolit topraklarda yaşıyoruz. Biraz bu hissiyatımızın olması lazım. Ama mutsuzluk hali herkeste var ve ben bunun arttığını görüyorum. Bütün kuşaklarda var mutsuzluk. Bence çocuklarda bile -çok küçük çocuklardan bahsetmiyorum ama okul çağı çocukları- bir tatminsizlik, bir mutsuzluk hali garip bir şekilde var. Bütün bu kaygılar ve umutsuzluk hali, geleceği görmemek, çocuk yetiştiren kuşakta biraz daha bir umut da taşıyor, bir çaba harcama durumu da var.
TP: Belki 20 yaşında, 30 yaşında biri demiyor ama artık çocuk sahibi olduktan sonra benim çevremdeki herkes “şimdi değilse ne zaman?” diyor. Ve bir şeyleri değiştirmek için bir motivasyon oluyor bu.
NR: Yani antidepresan almayın, çocuk yapın arkadaşlar.
UÇ: O zaman ben şimdi telefon açmaya başlayayım birilerine.
YY: Benim kuşağımda biraz gelecek kaygısı var aslında. Yani bu yaşta herkeste olduğu gibi ama bu gelecek kaygısı Türkiye’nin hali ne olacak, dünyanın hali ne olacak şeklinde değil. En azından genelinde. İşte nerde işe gireceğim, acaba evleneceğim bir kadın, bir erkek bulabilecek miyim, okulumu bitirebilecek miyim, doktoraya yurtdışına gidebilicek miyim gibi düşünceler üzerine kurulu daha çok. Zaten yani çok apolitik bir kuşak.
RP: Bizden daha apolitik.
YY: Evet, evet. Hele ben bir de Sabancı Üniveristesi’nde okuyorum, okuyordum daha doğrusu. Bu kadar apolitik bir ortam daha yok herhalde. Yani bu dönemin genel davranış hallerini belirleyen şey gelecekte ulaşmak istediği noktalar, yapmak istediği şeyler, mesleğim olsun, mühendis olayım…
UÇ: Gelecek kaygısı var ama?
YY: Evet var. Ama bireysel bir gelecek, kolektif değil.
SK: Çünkü hep ne olacağı”m”, olacak “mıyım”. Hep kendi adına, kendini düşünerek bir şeyler yapıyorsun. Bir de ben kendi açımdan bakıyorum, hayır benim bunu düşünmeye zamanım yok ki zaten. Şimdi mesela buraya geliyorum işte, oraya gidince bunu yapacağım, ordan şuraya gidip şunu yapacağım, arada zamanım kalırsa bir dizi izlerim. Oturup ben ne olacağım diye düşünmeye vaktim yok. Mesela şimdi bir arkadaşım iki senelik bir okulda okudu ve mezun oluyor ve ne yapacağım diye düşünüyor. Öyle bir noktada düşünüyorsun anca.
YY: Sistem müsaade etmiyor.
TP: Son söz bu olmasın.
ÖB: Dalgana bak diyelim.
UÇ: Radiohead’in bir şarkısı vardı OK Computer’da. Onun nakaratında “Hey adam yavaşla,” diye  bağırır. Bence en güzeli o.
OY: Evet, evet, bi dur. Dur.