Gece
Emrah Özkan
- Acun bey, kutuma gerçekten çok güveniyorum.
- Küçük açacağım diyorsun yani…
- Evet, ayrıca Emel benim çok yakın arkadaşım, ona asla kötülük yapmak istemem. Zaten yarışmanın başından beri ben hep küçük açıyorum. Bu sefer de..
“Yani şu hayatta kimsenin aklında yer etmemiş silik bir adamım ama yarışma bitince Emel’i nasıl yalayacağımın hesabını şimdiden yapacak kadar da yavşağım diyorsun.”
Uzandığı yerde birkaç kez ofladı. Televizyonu kapatıp ayağa kalktı. Çürümüş lastiği yüzünden belinden düşen eşofman altını yukarı çekti. Yeni boyanmış duvarları ve özenle seçilmiş eşyalarıyla lüks görünen salonda kendi etrafında bir tur attı. Sararmış perdeler, ağzına kadar dolu kül tablaları, üzeri battaniye ve yastıklarla dolu, kaplaması yırtılmış koltukların üzerinde şöyle bir göz gezdirdi. Aradığı şeyi annesinin ev hediyesi olarak gönderdiği zigon sehpanın üzerinde buldu. Gözü telefonunda, alarmı kurarak odasına doğru ilerledi.
Mutfaktaki ısıtıcıya kahve için koyduğu suyu unutalı çok olmuştu. Geri dönüp tekrar düğmeye bastı. Soğumuş su yeniden ısınırken “olsun iki kez kaynasın, mikroplar kırılır,” diyerek unutkanlığına kılıf buldu.
Tek başına yaşamaya başlayalı iki buçuk yıl olmuştu ancak halen bu hayat tarzının gerekliliklerini yerine getirmiyordu. Özellikle dalgınlığı başına dert oluyordu. Zaman zaman kombiyi kapatmadığı için yüklü faturalar ödüyor, ütüyü fişte bırakıp bırakmadığı düşüncesi kafasını kemirdiğinden gün ortasında eve dönmek zorunda kalıyor, iş yerinde bıraktığı anahtar yüzünden gece yarısı evine çilingir yardımıyla girebiliyordu. Aslında bu duruma alıştığından çok da rahatsız değildi, ayrıca aşağı yukarı bir yıl sonra yemek yaptığı ocağın vanasını kapatmadığı için sızan gazdan zehirleneceğini ve kokudan şüphelenen komşularca çağırılan polislerin kendisini evinde ölü bulacağını nasıl tahmin edebilirdi?
Odasına gidip bilgisayarının başına geçti. Evin içinde uğradığı her odanın ışığını açıp ardında dikili bir ağaç bırakırcasına kapatmadan bir diğerine geçiyordu. Yaşadığı yer dışarıdan, yakın dostlarını ağırladığı bir partiye ev sahipliği yapıyormuşçasına hareketli görünüyordu. Oysa içeride tek kişilik ve tek perdelik sıkıcı bir oyun oynanmaktaydı.
Bilgisayarında özenle gizlediği klasörlerden birine ulaştı. Masasının üzerinde duran tuvalet kâğıdı rulosundan bir miktar kopardı. Neyi istediğinden emin olana kadar bir süre önündeki listeyi inceledi. Seçtiği dosyaya iki kez tıklamasıyla beraber bütün ev sessiz bir karanlığa gömüldü.
Küfrederek sandalyesinden kalktı. Her eşyanın yerini ezberlediği odada karanlıkta da rahatça hareket edebilirdi. Telefonuyla aydınlattığı masanın üzerinde yeni açılmış bir paket sigara buldu. Baskın tandanslı aile ziyaretleri azaldığından beri evin her köşesine bu paketlerden bırakmakta bir sakınca görmüyordu. Paketin hemen yanındaki çakmağı da alıp dışarıdan gelen loş ışıkla aydınlanan pencereye doğru yürüdü. Perdeyi aralayıp camı açtı. Paketten çıkarıp ağzına yerleştirdiği sigarayı ikinci denemesinde yaktı. Yüz metre öteden sigara ateşini fark edip bulunduğu apartmana bakan kadınla farkında olmadan göz göze geldi. Mahalleye şöyle bir baktıktan sonra kendisi gibi karanlıktan kaçıp camda huzur arayan otuz küsür yaşındaki banka çalışanıyla aynı anda “herhalde genel kesinti var,” dedi.
Şehrin bu ilkel görüntüsünün tadını çıkarmak istiyordu. Birkaç dakika boyunca birkaç araba dışında hareketsizliğin bozulmadığı sokakları ve mumlarla içeriden aydınlatılmış evleri izledi. Sıkıldı. “Ne lan bu bok varmış gibi her tarafı betonla doldurmuşsunuz,” diye söylenerek sigarasını aşağı fırlatıp camı kapadı. İçinde bir şeyleri yarım bırakmış olmanın verdiği o tanıdık sıkıntı vardı. Öğrencilik yıllarından kalma alışkanlıkla “yarın kalkar devam ederim,” diyip üzerindeki kıyafet yığınıyla küçük bir tepeyi andıran yorganın altına ustalıkla girdi. Ertesi günkü yoğun mesaisini düşünüp canını sıkmaya fırsat bulamadan uyuyakaldı.
Rüyasında; uyumadan önce televizyonda gördüğü yarışma programına katılmıştı. Esas yarışmacıyı merkezde bırakan katılımcıların oluşturduğu yarım çemberde, önündeki kutunun numarasının söylenmesini bekliyordu. Yine Emel’in, bu çemberin ortasında, yanındaki sunucuyla beraber karar verme çalışmaları uzun sürmedi. Bir anda dönüp ona güvendiğini, kutusunu açmasını istediğini söyledi. O ise kutusunda büyük hissettiğini söylüyor, Emel’i başka bir seçeneğe zorluyordu. Ancak güzel yarışmacı, “inadım inat götüm iki kanat,” diyip ona kutusunu açtırdı.
Mavi kapağın alt tarafına yapıştırılmış beyaz kağıttaki pi kök üç bölü iki sayısının görünmesinin ardından bütün yarışmacılar ve stüdyodaki seyirciler sevinçten çılgına döndü. Kargaşa içinde Emel ona koşup, ödülden pay alacaklarmışçasına sevinen kalabalığı kaale almayarak dudaklarına yapıştı. Yapımcıların coşkuyu körüklemek için halaya durmuş ahalinin üzerine yağdırdıkları konfetilerin altında şehvetle sevişmeye başladılar.
Programın sunucusu patlayan ratinglerin düşüncesiyle memnun, yanlarına gidip eline aldığı spotlardan birini yüzlerine tutuyordu. Bu coşkunun başlamasına sebep olan adam çıplak halde yüzüne vuran ışığın etkisiyle önce gözlerini kıstı, sonra tamamen kapadı. Tekrar açtığında ise odasının tavanından sarkan lambanın yüz wattlık ampülü aracılığıyla varını yoğunu suratına gönderdiğini fark etti. Gözlerini ovuşturarak yatağından doğruldu. Telefonunu alıp saate baktı: Altıyı yirmi geçiyordu. On dakika sonra zaten alarm çalacaktı.
Mutfaktan gelen fokurtu sesiyle beraber geceden planladığı başarısız kahve girişimlerini hatırladı. Işıkları birer birer kapatarak elinde hâlâ dumanı tütmekte olan bir bardak kahveyle salona ilerledi. Televizyonu açtı; sabah haberleri önceki akşam izlenme rekorları kıran yarışmada büyük ödülü kazanan Emel’den bahsediyordu. Kendi kendine “zengin ama berbat öpüşüyor yea,” diye söylenerek güldü. Camın önünde gidip bir sigara yaktı. Dışarıda hava yavaş yavaş aydınlanıyordu.
emrahozk@gmail.com