Blur: Asla Asla Deme
Utkan Çınar
Son yıllarda eskinin kral gruplarının bir araya gelmeleri, konserler yapmaları bazen albüm çıkarmaları artık alışıldık bir durum. Download çağında müzisyenlerin ekmek parası (çok ekmek ama) canlı çalmadan geçiyor. Tabii bu geri dönüşler tamamen cukka hesabı oluyorsa, Sex Pistols’un 1996’da ettiği gibi, çok verimli olamayabiliyor. Ama samimiyet varsa her zaman güzel haberler. Zaten genelde grupların ara verme yan projelerle uğraşma gibi çabalarının önemli olduğunu düşünürüm. Özellikle yazının konusu olan Blur gibi gruplardaki yüksek tansiyon insanı yorar.
Senenin başında haberler ilk duyulduğunda heyecan vericiydi. Ne kadar zamanında çok büyük hayranları olmasam da hep iyi müzik yaptıklarını düşündüm. Ki zaten Gorillaz, The Good, The Bad and The Queen gibi işlerle artık müzisyenliğin en üst liginde kendini kabul ettirebilmiş bir Damon Albarn ile alkolü azaltıp Drake, Jansch ekolünden güzel sololar yapan ve kanımca günümüzde Telecaster’ıyla indie konusunda efsane gitarist Graham Coxon’ın yeniden beraber müzik yapacak olmaları kesinlikle güzel haberdir. Ve düşünüyorum ki şu günlerde Blur dinlemek gayet cool bir şey olmalı.
Aslında grup hiçbir zaman resmen dağılmadı. Sadece 10 sene gibi kağıt üzerindekinden çok daha uzun gelen bir ara verdiler. Tabi 2003’teki Think Tank albümünü saymıyorum. Coxon’ın olmadığı Blur başka bir gruptur. Bunun farkında olan Albarn da o yüzden diğer projelere yelken açmıştır. Şimdi biraz geçmişi deşelim.
Geçtiğimiz 13 Haziran’da, Blur 9 yıl aradan sonra 21 yıl önce ilk konserlerine çıktıkları Colcehster bölgesindeki East Anglian Tren Müzesi’nde konser verdi. (İnternete düşen görüntülerde formlarından hiçbir şey kaybetmedikleri hissediliyor) O yıllarda Ada’nın müzikal başkentinin Manchester olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Londralı bu okumuş entellektüellerden pek bir beklenti olduğunu söyleyemeyiz. (Albarn’ın babası zamanında Soft Machine’in menejerliğini yapmışken annesi de set tasarımcısı.) 12 yaşında tanışan Coxon ve Albarn 80’lerde büyürken ortalıkta harika müzikler olduğunu da söyleyemeyiz. Ama akıllıca hareket edip shoegazing sahnesini takibe almışlar. Ki zaten bence gelmiş geçmiş en iyi ilk 45liklerden biri olan She’s so High ve gene en iyi ilk albümlerden Leisure 1991’de yayınlandığında bu etkileri hissetmemek olası değil. Haliyle müziklerinde madchester etkisi olmadığı da söylenemez. Ama işte farklılardı. Damon Albarn’ın o pek “İngiliz”, aksanlı Syd Barrett’tan miras sesi ve John Squire ve Johnny Marr’ın stillerine biraz Kevin Shields tınılarıyla boyayan Coxon’ın yaşından çok daha olgun gitarları… Şimdi dinlerken bile ne kadar zamanlardışı bir başyapıt olduğunu anlayabiliyorsunuz Leisure’un. Tabii unutmadan bu albümde ve sonraki dört Blur albümünde de prodüksiyon koltuğunda oturan Stephen Street’e de hakkını vermek lazım. The Smiths’le çalışırken iyi yaptığı her şeyi Blur’le de aynı kalitede yaptı.

1993’te 2. Albüm Modern Life is Rubbish (öyle hakkaten) Amerikan müziğinin grunge’ın önayak olmasıyla dünyayı yönettiği sıralarda yayınlandı. 1992’de çıktıkları Amerika turnesinden ağzı yanan grup, tepkiselleşerek İngilizliklerine abanır. Albümün ilk 45liği For Tomorrow Bowiesel hazzıyla albümü açarken gerisi beni açmaz. Ne kadar Blur’ün evrilmesinde önemli bir yeri olduğu savunulsa ve Parklife ’a gden yolu açtığı söylense de Leisure ’un L’si olamaz kanımca. Yine de o “yol açtığı” Parklife ise İngiltere’nin tarihini değiştirir. Albüme adını veren şarkı sinemada Trainspotting ne ise müzikte odur. This is a Low ise nedense güzelliği oranında ilgi görmez ki kanımca Blur külliyatının en iyilerindendrir. 1994’te Kurt Cobain’in intiharından yalnızca birkaç hafta sonra Blur Parklife ’ı, Oasis de Definitely Maybe ’yi yayınlar. Grunge öldü, yaşasın Brit-Pop’tur artık İngiltere’de dünyadaki elçiliklerinde slogan. Elektronikanın da gemi azıya almasıyla Amerika’dan İngiltere’ye göçer popüler müzik. Orta sınıf işçi çocukları Oasis tayfasıyla eğitimli entellektüel geçmişli Blur’ün savaşı bir yıl sonra ise aynı gün 45lik yayınlama hamlesiyle tavana vurur ki o dönem Noel Gallagher’in Damon Albarn için “Aids olup ölsün” demesi ise işin holiganizmin her ortamda yeri olduğunu kanıtlar.
3 yılda 3 İngiliz albüm serisi 1995’te The Great Escape ile sona erer. Parklife gibi The Great Escape de panayır müziğinden punka, synth-pop’tan noise’a her tarzı barınıdırır içinde. Albarn’ın vokali daha da özgünlük kazanmakta Coxon ise sessiz sedasız gitarını bu kulvarların hepsinde ziyadesiyle konuşturur. Tabii kaçınılmaz gerçeği de görmek gerekiyor. Bir grup ne zaman bu kadar ünlü olsa hit albüm yapma baskısı, madde kullanımıyla birleşince tatsızlıkların çıkmaması mümkün değil. Kanımca Blur külliyatının en kötü albümüdür The Great Escape. Bütün iyi işçiliğine rağmen.
1997’de Ok Computer vardır bi tarafta, diğer yanda Song 2. Blur’ü kurtaran albüm oldu Blur. Beetlebum gibi devasa bir şarkıyla başlayan albüm bir yanda da BritPop’un ölüm fermanını imzalayan işlerden bir tanesidir. Oasis ile aralarındaki en büyük fark da bu albümde yatar. Blur evrim geçirebiliyordur. Oasis 15 senedir bir öncekinden daha iyi bir albüm yapamıyor.
Evrimin en iyi kanıtı ise ’99’da çıkan 13’ tür. Kariyerlerinin başından beri ilk kez Stephen Street dışında bir prodüktörle çalışırlar bu albümde: William Orbit. Blur 13’le zatialiniz gözünde de sınıf atlamıştır. Tabii bu kaotik deneysellik Graham Coxon’un alkol problemi ve inadıyla çarpışınca kopuşun ilk sinyalleri de alınır. Tender gibi harika bir 45liğin açtığı albüm Coffee & TV -ki tamamen Coxon’un söylediği ilk Blur 45liğidir. Zaten albüm üzerine konuşulanlardan biri de Orbit ve Albarn’ın ona çok fazla alan sağladıkları ve ne isterse yapabilmesidir. Bu grubu ayrılığa götüren yolken arkasında bıraktığı iş ise gözalıcıdır.- Trailerpark’ta trip-hop, Bugman’de Beck-vari noise tadlarına kadar tatmin edici bir cürettir.
Kapanışa doğru karşımıza çıkn No Distance Left to Run;’da Coxon/Albarn ikilisinin birbirlerine güle güle hediyesidir neredeyse.
Grup üyelerinin başka işlere bakmasının yeridir. Damon Albarn beklenmedik bir biçimde Blur’den çok daha popüler olacak Gorillaz’ı Jamie Hewlett ile yaratır. 2003’te ise şu ana kadarki son Blur albümü Think Tank yayınlanır. Prodüktör olarak başlarda Fatboy Slim’in ortalıkta dolaşması Coxon’ı iyice kıllandırır. Kayıtlara gelmez ve sonunda rehabilitasyona girer. Albümün son şarkısı katkı yaptığı tek iştir. Albümün gerisi 2000’lerin yeni Manchester soundunun önemli grupları Elbow ve Doves’a prodüksiyon yapmış Ben Hillier ile kaydedilir. Damon Albarn’ın hem düzgün politizasyonu, belki biraz Brian Jones’luğu ve Groupe Reginal du Marrakech’in de katkısıyla gene bir altın vardır albümde: Out Of Time.
Şimdi 3 temmuz’da Hyde Park’talar son konserlerinden 10 yıl sonra. Sonra Glastonbury. Haberlere göre yeni albüm vaziyetleri de oldukça pozitif gözüküyor. Böyle kariyerlerden sonra da insan merak ediyor. Blur hiçbir zaman bir türün grubu olmadı hem dürüst işler yaptı. Her türlü şansı kendi elleriyle hakediyorlar.
khgv@hotmail.com