John'la Balığa Çıkmak


Tayfun Polat
Ne bir televizyon programı kritiği yazarı kadar çok TV izlemek zorundayım ne de televizyonkoliğim. Ama bir televizyon programından bahsedeceksek, hemen herkesin aklında bir fikir oluşur. En basiti, konusuna göre belli formatları vardır tüm programların. Bu yazıda bahsi geçecek olan program ise, iddia ediyorum, gelmiş geçmiş en tuhaf ve alışılmadık olanı; John Lurie'nin Fishing with John'undan bahsedeceğim sizlere. Çünkü geçtiğimiz ay 1991-92 arasında çekilen ve 6 bölümden oluşan bu gerçeküstü programın DVD'si çıktı. Velhasıl, sadece albümünü dinleyebildiğimiz bu acayip televizyon serisi ile ilgili iki kelam etmek için de bize gün doğdu. John Lurie gibi zaten hastası olduğumuz cool bir müzisyen, yine hastası olduğumz bilimum filmin aktörü sözkonusu olunca hem kendisini şöyle bir analım ve geçmiş olsun diyelim hem de onun akıllara ziyan TV programını tanıtalım dedik.
 
John Lurie'nin Indepent Film Channel için çektiği bu programın bölümleri arasında kahkahalara boğulurken sürekli aklıma ayın soru geldi, bu programa yapımcılar nasıl para yatırdı? Sonuçta televizyonda yayınlanacak bir programdan bahsediyoruz. Her biri aşağı yukarı 24 dakikadan oluşan 6 bölümde fikir aynıdır, John Lurie bir arkadaşıyla birlikte her seferinde başka bir tür balık yakalamak için bir yere gider. Ama esas sorun şudur ki, ne John Lurie ne de arkadaşı balık tutmakla ilgili hiçbir şey bilmemektedir. Ama bu, onların maceraya atılmasına engel değildir. İşte programın anafikri bu. İlk bölümde pek çok filminde rol aldığı ya da müziklerini yaptığı kült yönetmen Jim Jarmusch ile Long Island'da köpek balığı avlamaya gider. İkinci bölümde Tom Waits'i red snapper adı verilen bir kayalık balığı avlamak için Jamaika'ya. Üçüncü bölümde Mat Dillon'ı iskarmoz yakalamak için Kosta Rika ormanlarının derinliklerine götürür. Dördüncü bölümün konuğu bahtsız Willem Dafoe, ABD'nin en kuzey ucunda donmuş bir gölde avlanacaktır. Son iki bölümün konuğu Dennis Hopper ise Tayland'da dev mürekkep balığı peşindedir. Konuklar harika. Mekânlar mükemmel. Ama şunu baştan söyleyeyim, 6 bölüm sonunda tutulan toplam balık sayısı 6'yı geçmiyor. Bir tür belgesel tadında çekilen bölümlerin esas kahramanlarından birisinin de anlatıcı Robb Webb olduğunu ekleyeyim. Bölümlere teker teker değineceğim. Şimdi fırsat bu fırsat biraz John Lurie'den bahsedeyim.
Müzisyen (saksofon), aktör, prodüktör, kompozitör ve ressam John Lurie, 1978'de kardeşi Evan ile birlikte Lounge Lizards'ı kurduklarında olayların nasıl gelişeceğini bilemiyorlardı herhalde. Ama kurdukları essemble fake jazz adını verdikleri türle 20 yıl boyunca Arto Lindsay ve Marc Ribbot başta olmak üzere, Curtis Fawlkes, Billy Martin, Oren Bloedow, Roy Nathanson ve John Medeski gibi New York avangard caz sahnesinin önemli isimlerinin çaldığı bir topluluk oldu. Fake jazz janrını onlardan başka kullanan duymadım ama müzikleri no wave akımı, avangard caz ve hatta tavır olarak punk'ın bir karışımı. Lounge Lizards adı altında 9, solo çalıştığı 4, aralarında Get Shorty, Blue in the Face ve Jim Jarmusch filmleri Down By Law, Mystery Train, Stranger Than Paradise gibi filmleri müzikleriyle de hatırlayacağınız 7 soundtrack albüm dışında, basılmayanları da hesaba katarsak 20'den fazla filme müzik yaptı. Hiçbir kaydını dinlemediyseniz Queen of All Ears ya da Voice of Chunk benim favorilerimdir. Hele bahsi geçen ilk albümden “Yak” isimli bir şarkısı vardır ki duyduğuuzda kayıtsız kalamazsınız o üflemelilerin ve basın yürüyüşüne. Şarkı da üzerinize doğru koşan bir yakı anlatır zaten. Yerinizde duramazsınız. Bir de yarattığı çakma müzisyen Marvin Pontiac için yaptığı The Legendary Marvin Pontiac – The Greatest Hits albümü var tabii. Biyografisi allmusic.com'da yer alan bu Afro-Yahudi müzisyen tamamen John Lurie'nin hayal ürünüdür. Dolayısıyla da Marvin Pontiac’ın en iyi çalışmalarının derlendiği bu albümdeki tüm besteler de kendisine aittir. John Lurie'nin nasıl bir adam olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamışsınızdır belki.
Aktör John Lurie ise kelimenin tam anlamıyla cool'dur. Özellikle Jim Jarmusch filmlerinde. Yukarıda müziklerini de yaptığını yazdığım filmler haricinde, Jarmusch'un ilk filmi Permanent Vacation'da da rolünü kapmıştır. Scorsese'nin The Last Temptation of Christ, Wim Wenders'in Paris, Texas, yine müziklerini de yaptığı Wayne Wang'in Blue in the Face ve bir göründüğü Smoke filmleri, rol aldığı diğer önemli filmlerdir.
 
John Lurie ve özellikle müziği düşünüldüğünde, artık bir hüzün kaplıyor içimizi. Çünkü müzik üretemiyor son birkaç yıldır. Lyme adı verilen bir hastalıktan muzdarip. Keneden bulaşan bir cins sıtma rahatsızlığı. Ama onu müzik yapmaktan alıkoydu. Albüm kapaklarından da bildiğimiz gibi, resim ile de ilgiliydi her zaman. Son yıllarda ise sadece resim yapıyor. Peş peşe açtığı sergilerle pek çok müzenin koleksiyonuna girdi. Özellikle onun garip mizahı Rusların hoşuna gittiğinden midir nedir, Rusya'da çok popüler bir ressam. Benim gibiler müziğini özlese de son sürat resim yapıyor Lurie. On parmağında kalan tek marifetiyle.
 
Fishing with John'a geri dönelim. Bulup da izlersiniz diye (hmm, yoksa KargART'da mı göstersek önümüzdeki sezon?) burada uzun uzun anlatacak değilim. Ama bölümlere kısaca bir değinmeden de edemeyeceğim.
Birinci bölüm Manhattan'da başlar. Lurie gidip Jarmusch'u alır arabayla. Long Island'a, kiraladıkları tekneye giderler. Açılırlar okyanusa falan, Robb Webb, balık tutmanın erdemleriyle ilgili bir şeyler anlatır sahneler arası. Jim Jarmusch'un kafa sesini duyarız sık sık; “Ben burada n'apıyorum?”. Adamların balık tutmakla ilgili en ufak bir fikri yoktur. Saçma sapan geyikler döner bölüm boyunca. Ama zaten izlenmesi gereken de budur. Bölümün sansasyonel sahnesi; Jim eline kalınca bir dilim peynir alır ve teknenin kenarından denize uzatır. Beklenen köpek balığı peynir için sudan kafayı uzattığında John elindeki silahla onu vuracaktır.
 
İkinci bölümde niyeyse uzuuunca bir süre kanoyla yol aldıktan sonra Jamaika'nın bir balıkçı kasabasına gelir Tom Waits ve John. Dinlenip gün ışığıyla beraber balığa çıkarlar. Öğlen Tom artık çok sıkıldığını söyler ve geri dönerler. Ardından Jamaikalılarla pokere otururlar. Aradaki geyikleri anlatmam mümkün değil. Zaten Tom'un ve Jamaikalıların konuşmalarını anlamak da gayet zor. Ki Tom Jamaikalıların ne dediğini anlamıyor, Jamaikalılar Tom’un. İzleyenler ise John’un arada yaptığı çevirilerden bir iki söz kapıyor. Tabii John’un Jamaikalıların hile yaptığını düşünmesi ve silahını araması (ama iyi ki de bulamaması, Jamaika yahu orası) gibi sahneler de var aralarda. İkinci gün ilk balığı Tom tutar ve serinlemek için donundan içeri sokar. Robb Webb “Tanrım,” diyerek yorumlar olayı.
Üçüncü bölümde Kosta Rika'ya varınca Matt Dillon ve John, niyeyse atla günlerce ormanın derinliklerine doğru yol alırlar. Bir kasabaya ulaşıp oradaki bir bilgeden balık tutmak için şans getiren bir dans öğrenirler. Yola devam ederek konaklayacakları yere geldiklerinde ve en sonunda bir kanoya atlayarak balığa çıktıklarında bölümün bitmesine dakikalar kalmıştır. Bu bölümün en zayıf bölüm olduğunu ve Matt Dillon'un diğer oyuncuların yanında sakil kaldığını da ekleyeyim. Diğerleri hepsi Lurie kafasında ama o pek değil. Ama Robb Webb döktürüyor yine. Şöyle ki, atlara ulaştıklarında tam bir belgesel anlatıcısı edasıyla “Bunlar atlar,” diyerek açıklıyor. Tabii metinleri yazan Lurie. Bilgeden varolduğunu öğrendikleri dansı doğaçlamaları ve o sırada fonda çalan müzik ise…
 
Dördüncü bölüm benim favorim. Willem Defoe ve John'un -27 derecede 11 gün süren macerasını izliyoruz. Göl delinir ve bolca geyik muhabbeti eşliğinde balık beklenmeye başlar. İlk tutulan balık ölçüleri tutmayan bir yavru olduğu için salınır. Günler geçmektedir ama iki avcı tek bir balık tutamayarak açlık sınırına girmeye başlar. Soğukla birlikte tam bir hezeyana sürüklenmektedirler. Acaba kurtulabilecekler midir? En yarıcı geyikler bu bölümde ama birini anlatmadan edemeyeceğim. İlk gece, kulübeyi inşa ettikten sonra uyku tulumlarının içine girerler ve Willem “Eğer gerçekten çok üşürsen, nasıl ısınmayı...” derken John “Gerisini duymak istemiyorum,” diyerek keser cümleyi. Ama Willem devam eder. Tamam tamam, anlatmayacağım.
 
Son iki bölümde Dennis Hopper ve John, Tayland'ın efsane dev mürekkep balığının peşindedir. Robb Webb John'un açlık ve soğuktan ölmediğini müjdeler girişte. Birinci bölüm bolca geyik ve dev mürekkep balığının görüldüğü sulara ulaşmakla geçer. Esas av ikinci bölümdedir. Ama kim kimi avlayacaktır acaba? Dünyanın en şanssız vatozunu yakaladıklarında kuyruğundan nasıl tırstıkları, John'un misina açmaya çalışırken yaptığı dizayn, Dennis'in ülke ulusal marşlarına yaptığı yorumlar, mütemadiyen alakasız sohbetler. Derken... Sadece bir saptama aktarayım, tabii ki John'dan: “Neden insanlar tatile giderken hiçbir zaman giymeyecekleri kıyafetleri yanlarına alırlar?”
Tamamı saçmasapan diyaloglar, balık tutarken duyulan sıkıntı, anlatıcının balık tutmanın erdemleri ve maceraperestlik üzerine yorumlarıyla, ama eşşiz manzaralar ve Jarmusch filmlerini andıran çekimler, mükemmel bir soundtrack'le süregiden 3 saatlik, ne idiğü belirsiz ve amaçsız bir televizyon programını nasıl anlatabilirim ki? İzlemeniz lazım. Yani adamın biri sandviç yiyor ve anlatıcı anlatıyor, “bir ısırık aldı”. E görüyoruz zaten. John Lurie bu işten para kazanmıştır, o ayrı. Ama eminim çok eğlenmemişlerdir. İlk iki bölümü izledikten sonra yeni bölümlere katılmayı kabul eden diğerleri başlarına neler geleceğini kesinlikle biliyorlarmış. Ama mesela Tom Waits çekimlerden sonra iki yıl konuşmamış Lurie ile. Gerçekten cefa çektikleri ve zaman zaman çok sıkıldıkları o kadar belli ki. Bütün doğallık da burada zaten. O kadar sıkılmadan bu kadar saçmalanmaz ki.
 
Gelmiş geçmiş en acayip televizyon prgoramını yaparak, yaptığı onca şeye, eserlerine rağmen bu işle kült mertebesine erişen biri John Lurie. Dünya gözüyle iki kere gördüm kendisini. Biri CRR sahnesinde, diğeri Babylon'un açılış konserinde. Ama o zamanlar bunları izlememiştim. Yoksa kesin yanına gider ve Boğaz'da balığa çıkmak için kandırmaya çalışırdım. Geçen yaz oltayla yaşlı bir teyzeyi eteğinden yakalayan biri olarak (hem de kadıncağız karada otururken), balık tutma konusunda onun kadar “iyi” olduğum için çok keyifli olurdu, eminim.
tayfunpolat@hotmail.com