Pulp Bitti
Karga Kolektifi
Kanı kesti. Masanın tam ortasında toplanmış, biraz dikkatli bakınca pencerenin yansıdığı, kahverengi bir gömlekteki gibi değil de bir paletin üzerindeki kadar kıpkırmızı olan kanı, kesti. Ne yazık ki sevgilisinin en çok ‘dalağını’ seviyordu. Yürüdükçe, fizik kurallarının zorunlu sonucu olarak –bel kalçalardan belirgin şekilde ince olunca bu kural hep işler, bir sağa bir sola sallanan kalçalarını ya da bir kasanın şifresini çözer gibi baş ve işaret parmağıyla oynadığı göğüslerinin uçlarını falan değil de en çok ‘dalağını’ seviyordu. Aslında birini öldürmek için çok da uygun olmayan ucuz bir sustalıyla çıkarmıştı ‘dalağını’. Sonra masaya koydu. Uzun süre sevgilisinin ‘dalağını’ seyretti. Sonra mutfağa gidip kahve yaptı. Bir sigara yaktı. Kafasındaki tek soru “ ‘Katil’in ‘okur’ olduğu bir polisiye romanın giriş cümlesi ne olmalı”ydı.
Güneş ışığı, kepenkli pencerelerden çizgi çizgi vuruyordu mutfağa. Yüzünün yarısını çiğ bir aydınlığa, yarısını da gölgelere mahkum eden bu ışık, Mickey’ye esrarengiz bir hava veriyordu. Mickey, ince, uzun bir vücuda, kemikli bir yüze ve etkileyici gözlere sahipti. Mickey şimdi gözlerini parmaklarının üzerindeki pıhtılaşmış kana doğru çevirmişti. Barbara’nın kanı… Sevgilisinin kurumuş kanını parmaklarıyla minik bir topak haline getirdi, sonra bu topağı diline değdirdi, tadını beğenmişçesine gülümsedi ve yuttu. Kan topağı yavaşça midesine indi, midesinde acı bir özlem duygusuna dönüştü. Ani bir hareketle kalkarak yatak odasına yürüdü. Cebindeki anahtarla odadaki başka bir kapıyı açtı. Burası küf kokulu ufak bir depo odasıydı. Odada sadece bir derin dondurucu ve birkaç süpürge vardı. Derin dondurucunun kapağını açtı. İçeride Barbara’nın iki büklüm olmuş, dalağı oyulmuş, donmuş ama Mickey’ye son derece seksi gelen vücudu vardı. Mickey vücudu kaldırıp yatağın üstüne yatırdı. Cebinden sekiz megapiksellik Nokia cep telefonunu çıkararak Barbara’nın fotoğraflarını çekmeye başladı. Bir yandan da ‘Evet hayatım. Biraz daha sürtük bir bakış lütfen.’ diye mırıldanıyordu. Bir anda zilin çalmasıyla irkildi.
Bir kadını ilk defa ölesiye, her şeyiyle arzuluyordu. Önceki ilişkileri daha çok seks odaklı, duygusal yönü güdük ve kısa ömürlü olmuştu. Zile bastı. Hem o, tanıdığı kadınlardan farklıydı. Ailesi tutucu olmasaydı da onunla evlenirdi. Sonuçta onun için hayatını değiştirmişti. Barmenlikten oldukça iyi kazanırken bugün burdaydı. İş bulamayınca “başkalarının bokunu asla!” yeminini bozmuş ve bir kocaya daha uygun -en azından Rose’unkiler böyle düşünüyordu- baba mesleğine dönmüştü. Tesisatçı ya da çöpçü, hiçbir şey umrunda değildi. Bir anda eğlencenin gırla olduğu, onunla yatmaya can atan kadınların cirit attığı gece ortamından gündüze transfer! Tom, yakışıklı bir adamdı. Tekrar zile bastı. Onun saçlarının kokusu, yumuşak ayaklarını vücudunda gezdirmesi, şefkatli elleri... Ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı, o aptal kareli gömleklerden bile giyerdi. Gözü birden kapı numarasına takıldı.

“Yok yok, Barbara’nın doğduğu ay değildi 4; yani nisan… Yoksa Rose’un doğduğu gün müydü?” Bu rakamı çok iyi hatırlıyordu ama zihni o an için biraz bulanıktı. Kimisi rakamlardan ilham aldığı için bu sefer Mickey de rakamlara takmıştı. İşte buldu: R-O-S-E. Dört harfliydi. Kulak, burun, göz, gırtlak diye düşündü. Dört etti. Biliyordu ki ne yaparsa yapsın Rose’un kaltak annesi bu evliliğe hep karşı çıkacaktı. Hele babası Mickey’nin ciğerlerini sökmek için can atıyor olmalıydı. Rose’a layık olmak için onu herkesten farklı görmeliydi. Barbara’dan, Emily’den, Kimberly’den daha farklı. O halde önce o fındık gözlerden başlayacaktı. Sonra o Cleopatra burun, hafif kepçe kulaklar ve o mezzo-soprano sesin geldiği gırtlak. İşte şimdi Barbara’dan da farklıydı, Emily’den de. Rose kapıda belirdiğinde iyice tahrik olmuştu. O taptığı kadının gözlerinde hafif sürme, kulaklarında Kızılderili küpeleri, burnunda hızma ve boynunda kıpkırmızı bir fular vardı. Mickey Rose’un annesine ve babasına büyük bir sürpriz yapacaktı.
“Allah kahretsin!” diyerek okuduğum kitabı kapattım. Rose’du, Barbara’ydı Mickey’di falan derken iyice aklım karışmıştı. Bir de hikayeye yakışıklı Tom girmişti. Kim ne istiyor, neden o fotoğrafları çekiyor bir türlü anlamadım. Mickey kapıyı açacak mı, Tom’la yüzleşecekler mi, hangisi hangisini götürecek, bir merak uyandıramadı bende. Dışarıdan çocuk çığlıkları geliyordu. Mahalledeki emekli Albay öldürüldüğünden beridir çocuklara ben kılçık oluyordum. “İbrahim lan!” dedim, nereye taş atıyonuz? “Fare can çekişiyordu, onu öldürmeye çalışıyoruz” dediler. İşte sana gerçek şiddet. Dalak delen Mike mı daha vahşiydi, yoksa fareyi öldürmek için kafasına taşla vuran sıradan ilkokul çocukları mı? Çocukları bırakıp Tom’un ve Mike’in naif dünyasına dönmek istedim. Tam o sırada çalan kapı ile irkildim. Evde yokmuş gibi yapacaktım ama şeytan dürttü. Kalkıp kapıyı açtım. Emekli Albay Nurettin, kesilmiş kulaklarından akan ve sonrasında kurumuş kanla kaplı boynu ve çıplak üst bedeni ile karşımda duruyordu. ALBAY AMCA! NURETTİN AMCA! Diye bağırdıysam da beni duymadı. Gerçeği fark etmem uzun zaman almadı. Nurettin Amca bir zombi olmuştu. Anasını s.kim ben böyle işin!
Katya İstanbul’a dahası, Kadıköy’e taşınalı 5 sene olmuştu. Buraya alışmış hatta tuhaf bir şekilde sevmeye bile başlamıştı. Türkçesi de ilerliyordu. Kadıköy’ün işlek caddelerinden birinde eski bir Rum evi satın almış, alt katını ikinci el eşyalar, kitaplar ve plaklar sattığı küçük bir cafe’ye dönüştürmüştü. Binanın en üst katında da kendi oturuyordu. Yavaş yavaş müdavimler edinmeye başladı hatta bunların bir kısmı arkadaşı oldu. Kadıköy’de kendi gibi yabancı olan çok insan yaşıyordu. Onlardan da cafe’ye gidip gelenler vardı. Bu müdavimlerden biri de fantastik ve polisiye romanlara dalmaktan artık dünyasını değiştirmeye ramak kalmış yan komşusuydu. Tamam kendisi de severdi ve küçük oyunlar oynamaya da meraklıydı hayatı renklendirmek için ama Kerem biraz abartmıştı. Az önce sokakta sesi yankılanıyordu: “İbrahim lan, nereye taş atıyonuz?” Kerem’in tuttuğu bir günlük vardı ama ona okuduğu herhangi bir polisiye roman muamelesi yapıyordu. Biraz ilerideki hostel’de kalan Mickey, Rose ve -Rose’un kimle evlenmek üzere olduğunu bilmiyoruz bu arada- Tom’a iyice kafayı takmıştı. Tamam buralar küçük yerlerdi, Katya da merak etmiyor değildi ne olup bittiğini ama tuhaf şeyler dönüyordu bir yandan da….
Katya.. Güzel Katusha… Ukrayna’dan kaçıp İstanbul’a sığınalı beri dingin bir yaşam sürüyordu Anadolu yakasının o en güzel sokağında. Eski kitap kokuları kahve aroması ile karışırken gün içinde, babadan kalma gramofonu ile Edith Piaf dinliyordu yalnızca. Saatlerce, yeni çekilmiş kahve kokusunun sarhoşluğunda bavulunda getirdiği günlükleri okuyordu. Onun için önemliydi bu yıpranmış sayfalar. Babasının ellerini hayal ediyordu mürekkep izlerinde. Ona hiç dokunmamış elleri… Sessizce okuduğu birkaç satırın ardından kontrolünü yitirip ağlaması, iç üşümesi bundandı. Kızgındı geride bıraktığı o yaşlı adama. Gece şehrin üstünü örttüğünde en büyük zevki siyah beyaz fotoğraflardan babasını kesip çıkarmaktı. Acemi makas hareketleri nefretini dindirmiyor, amacına hizmet etmiyordu. Aksine, hayatından tamamen çıkarmak, anılarında uzaklaştırmak istedikçe daha da yakınlaşıyordu babasına. “Hay aksi!” Titreyen elinden kayan makas parmağını kesmişti.. Siyah beyaz fotoğraf üzerine düşen bir damla kan, “Sen benim kanımdan değilsin” diyen babasının yüzünü kırmızıya boyayıvermişti. Genç kadının yüzünde buruk bir gülümseme belirmişti. Akan kanı durdurmadan öylece fotoğrafa baktı ve yılların öfkesini kustu: “Ben senin kanındanım baba! Şimdi de sen benim kanımdasın. Kanımda boğul baba!”… Öfkesi bedenine ağır gelmiş, yorgun düşmüştü. Uykuya dalmaya yakın bir ses duyuldu odanın dışından. Kitap-kafesinde çalışan Behiç’ti bu. “Katya! Dışarıda biri seni görmek istiyor…”

Bu mahallede garip şeyler döndüğü kesin. Buraya taşınmak çok doğru bir kararmış. Kesin iyi iş çıkacak bana bu muhitten. Benden, Zehir Hafiye Bulut’tan hiçbir şey kaçmaz. Mesela şu üst komşu emekli Albay Nurettin. Adamı hiç gözüm tutmadı. Geceleri garip seslerle uyandım kaç kez. Sanki adamın evinde birileri ayin yapıyor. Aslında mahalleyi geçtim, sırf bu apartman yeter tırlatmaya. Gelenin gidenin haddi hesabı yok. Giriş katında oturmak da ayrı dert. Daha demin, Rus mudur Sovyet midir, yanlışlıkla benim kapımı çalan tekinsiz suratlı bir herifi sokağın karşısındaki kafeye gönderdim. Orayı işleten fıstığın da bir takım dolaplar çevirdiğinden eminim. Kokusu çıkar yakında. Koku demişken, sabahtan beri burnuma bir yerlerden ceset kokusu geliyor. Yanılıyor olamam. Çürüyen et kokusunu nerede olursa tanırım. Ortada bir ceset varsa, çözülmeyi bekleyen bir dava da var demektir. Birden zil sesiyle irkildim. Yine kapı mı çalıyor? Hayır. Çalan kapılardan usandım. Çalsa bile bakmam artık. Bu çalan telefon herhalde. Ahizeyi kaldırdım. “Alo?” Yanılmışım. Çevir sesi. Ne oluyoruz? Birisi dalga mı geçiyor benle? Tam elimi çekmeceye atıp tabancamı alacaktım ki duruma uyandım. Karnım zil çalıyordu. “Yine unuttum yemeyi,” diye söylene söylene mutfağın yolunu tutmuşken, yukarıdan kanımı kesen bir çığlık peydahlandı. Doğruca çekmeceye koştum.
Çekmecenin yanındaki perdeyi havalandıran, asfalttan yansıyan cehennemi sıcak hava, elime tabancayı almamla aynı anda çürümüş leş kokusunu da burnuma taşıdı. Birkaç gündür ne kapı çalıyor ne de ben dışarı çıkıyordum. Barbara “Ben Mickey’nin kadınıyım. O’nu seviyorum” diyerek beni elinin tersiyle ittiğinden beri dünyadan bi haber evimin içinde sürünüyorum. Keşke arkasını döndüğünde Mickey’nin gözlerinde yakaladığım sapıkça ışığı ona anlatabilseydim. Mickey’e hiç güvenmediğimi.. Zaten kankası Tom’u da hiç gözüm tutmuyor. Rose da Barbara da saftirik kızlar. Ama Barbara başka. O kadar seviyorum ki; gözleri, dudakları, sesi… neredeyse dalağını bile seviyorum. Çok mu arabesk oldu? Bu aşk beni iyice mal yaptı. Çığlıklar duyuyorum ama hala aklımdan çıkaramıyorum bu kadını. Artık ne bok yerse yesin Mickey’le.
Asayiş berkemal mi bir kolaçan etmeliyim dedim. Merdiveni tırmanırken yanımdan sakince geçen herifi Nurettin amcaya benzettim ama o bana bakmadı bile. Değildi herhalde dedim. Üçüncü katın açık kapısından gelen radyo sesi, haberler. Ciddi mi bunlar ? “Sabiha Gökçen Havalimanı’nda görülen şüphelilerden sonra Anadolu yakasında beş kişi zombi saldırısına uğradığı gerekçesiyle göz altına alındı.” Kerem’in yerde yattığını sandım ama sadece bir bacaktı. Kerem’in bacağı. Keremse içeride paramparça bir halde. Nurettin amca duymadı mı sesleri? Olayı çözmekte işime yarayabilir diye alışkanlıktan, masanın üstündeki açık bırakılmış günlüğü kaptığım gibi dışarı fırladım. Evlerden yükselen koku öğlen sıcağında abartmıştı iyice. Zombi Nurettin kanlı elinde garip bir iç organı sallaya sallaya yürüyordu. Her ne kadar hala inanamasam da, radyodan duyduklarımdan sonra parçalar yerine oturmuş gibiydi. Koruma içgüdülerim istemsizce Barbara’nın hosteline doğru yöneltti beni. Aklımın bir köşesinde Rus kılıklı adamın yüzü, “Hepimiz Bir Gün Öleceğiz!” diye geçirdim içimden.
Caddeye çıkınca attığım ilk beş adımdan sonra koşmaya başladım. Onbeşinci adımıma doğru belimdeki silaha uzandım, yirminci adımı bulmadan şarjörü bitirmiştim bile. Gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Isırılmış boyunlar, sarkan bağırsaklar, kopuk kollar, bacaklar, fırlamış kaburga kemikleri, hepsinin iğrençlikleri çeşit çeşitti ama gözlerindeki ifadesiz bakışlar, çıkarttıkları hırıltılı boğuk sesler aynıydı. Bir tanesinin ısırdığı komşularım saniyeler içinde onlardan birine dönüşüyordu, bir köşede onlarcası mahalle manavını dişleriyle tırnaklarıyla parçalıyor, adamdan geriye kendi kurbanını arayarak sürünen, kanlar içinde bir gövdeye bir iki parça etle bağlı bır kafa bırakıyordu. Sürünen bu nesne bile önüne çıkan şeyi ısırmak için ağzını geniş geniş açıp kapatıyor ve beni dehşet içinde bırakıyordu. Elindeki fareyi dişleriyle parçalayan 5-6 yaşlarındaki bir çocukla göz göze geldiğimi hatırlıyorum. Hayatım boyunca bu kadar korkmamıştım. Barbara’nın hosteline daha elli metrem ve iki yedek şarjörümde toplam 28 mermim vardı.
Tek bacağıyla peşimden zıplayarak gelen Kerem’i gördüm. Alt çenesi kırılmış sallanıyordu. Bu bana nasıl yetişti diye düşünürken cevabı bulmam zor olmadı. Zombileşen insanlar bilinçsizce binalardan atlıyorlardı. Düşüşten sakınmayı bir an için düşünmeksizin kendilerini pencerelerden, balkonlardan bırakıyor, kolları bacakları, kafaları kırılıyordu. Kerem de böyle yapmış olmalıydı. Aslında durmamalıydım, ama yeni taşındığım muhitte beni sıcak bir merhabayla karşılamış, mesleğimi öğrendikten sonra her fırsatta bana hayranlığını göstermek için atmadık takla bırakmamış bu genci o halde görmeye dayanamadım. Ona dönüp iki derin nefes aldıktan sonra tam alnına nişan alıp silahımı ateşledim. Hayat böyle berbat bir şeydi işte, bazen tek arkadaşınızın kafasını uçurmak zorunda kalırdınız. Yere düşüşünü seyredecek zamanım yoktu, tekrar hostele doğru koşmaya başladım. Göz ucuyla Katya’nın kitapçısına baktım, o güzel kadın elinde tuttuğu bir resim çerçevesinin üzerine gırtlağından kan kusuyordu. Başını mermer masaya öyle şiddetli vuruyordu ki benim Kerem’e yaptığımı o az sonra kendi kendine başaracaktı.
Gündüz saatleri olduğu için hostel boş ve sessizdi. Zombileri oraya çekecek canlı et kokusu yoktu, en azından ben içeri girinceye kadar. Adımlarımı yavaşlattım, sırtımı duvara vererek Barbara’nın odasına doğru ilerledim. Kapı kapalıydı, iyi bir şey, ama kilitli değildi, bu kötü. İçeriden gelen hırıltılı sesler kanımı dondurdu. Ama konuşma da vardı bu seslerin içinde, bir erkek “ye bebeğim” diyordu, “artık ondan hiçbir eksiğin yok, dünyanın en güzel kadını sen olacaksın, ye bebeğim… Ye”. Kafamı duvarın arkasından içeri uzattığımda…
En az sekiz yıldır korkunç kâbusumun tam burasında uyanıyorum. Belki de on-oniki yıldır, bir süre sonra bıraktım zaman hesabı yapmayı. Beynim bu sahneyi tekrar tekrar görmeyi reddediyor sanki. Ama asıl kâbus uyandığımda başlıyor çünkü o paspal hostel odasında gördüklerim bir an bile gözümün önünden gitmiyor. Bir ceset ve iki insan. Kanlar içindeki cansız bedeni yerde yatan benim güzel Barbara’m ve çırılçıplak Mickey ve elindeki koyu kırmızı eti, Barabara’mın etini kemiren Rose. Ağzımdan çıkan sese hakim olamadım, sonra da kusmuğuma. İkisi birden dönüp bana baktılar. Gerçeği o anda fark ettim, gözlerindeki ışık sönmemişti daha. Kalpleri atıyor, damarlarında sıcak kan geziniyordu. Zombi değillerdi, onlar da benim kadar insandı. Ama bir zombiden milyon kat daha canavarlardı. Üzerlerine şarjörümü boşaltırken “canavarlaaaar!” diye bağırıyor, yerlere midemdekilerle birlikte nefretimi de saçıyordum. İkisi de en az Barbara kadar ölü olunca ateş etmeyi bıraktım. Artık kendimle ilgilenmenin zamanı gelmişti, ben nasıl hayatta kalacaktım. Tekrar aşağı inip hostelin kapısını kilitledim ve arkasına bulduğum her ağır eşyayı yığdım. Pencereler parmaklıklıydı neyse ki. Hostelin kendi mutfağında bana aylarca yetecek erzak vardı. Burası benim kalem olacaktı belirsiz bir süre için. Cesetlerin evde durmasını, orda kokup çürümelerini istemiyordum Üçünü de terasa taşıdım. İki sapkının bedenini terastan aşağıya, zombilerin arasına attım, layık oldukları yere. Barbara’nın cesedine de aynı şeyi yapmak zorundaydım ama onun da bir zombiye dönüştüğünü görmek istemiyordum. Tek çarem vardı. Güzel başını omuzlarından ayırırken gözlerimden süzülen yaşlara izin verdim. Sarı uzun saçlarından aşağı sarkıtırken kudurmuş bir kalabalık çoktan birikmiş, sanki ribaunt için hakemin topu atışını bekliyorlardı. Son mermilerimi kullanmayı düşündüysem de bunu yapmadım. Parmaklarımı aralarken gözlerimi kapatıp beni doğru düzgün tanımayan aşkıma veda ettim.
Evet, en az sekiz yıl. Altıncı aydan sonra zombiler birbirlerini parçalamaya başladılar. Bir yılı bulmadan kendi soylarını kendileri tüketmişlerdi. Ara sıra tek tük gördüklerimi de ben kendim yok ettim. Sekiz yıl önce bu mevsimde tüm dünyada vahşet vardı. Sekiz yıl önce bu şehirde insanlar parçalandı. Ama tek bir cinayet vardı. Çözülmesi gereken tek bir vaka. Zavallı Kerem’in şizofren günlüğü bulmacanın kayıp parçalarını sağladı bana. Ve ben, Zehir Hafiye Bulut, o davayı çözmüştüm, suçluları yakalamış, adaleti sağlamıştım. Şimdi ise birinci köprüde yalnız başıma yürüyorum. Köprü boyunca dizdiğim saksılarla ilgileniyorum, petunyalar, sardunyalar, Afrika menekşeleri… Sadece gül yetiştirmiyorum, aşkın simgesi kan kırmızısı gülleri sekiz yıldır hiç ama hiç sevmiyorum…
Cengiz Alkan, Uran Apak, Deniz Koloğlu, Burak Bayülgen, Kerem Oğuz, Oya Yalçın, Deniz Akyüz, yenal yergün, Lale Altunel, Kerem Erol
info@kargamecmua.org