BÖCEK OLSA YERİM
Aybaşı olmuş… Cebin biraz para görmüş… Fena mı? O zaman ne yapıyoruz, hemen güzel bir yemek yiyerek bu durumu kutluyoruz. Konu elbise, ıncık cıncık olunca kılı kırk yaran pazarlamacı yanımız iş gırtlağa gelince birden süt kuzusu kesiliyor. Özellikle Ankara’da yaşadığım dönemde bu bir alışkanlık haline gelmişti. Sağlam bir restoranın, yaratıcı bir ürününü gözüme kestirip maaşın yarısını harcayabiliyordum. Şimdiye kadar harcadığım bir kuruşa pişman olmadım… Ama tabii bunda benim obur bir insan olmamın payı büyük.
Genel zevkimizi oluşturan tüm etmenler her ne kadar birbirinden bağımsız gibi gözükse de yaş ilerledikçe hepsinin bir zincir ile bağlı olduğunu görüyorsunuz. Aslında sizden çok dostlarınızın, yakınlarınızın konuşmaları ve tepkilerinden anlıyorsunuz bunu. Keyif aldığım şeyleri şöyle bir gözden geçirdiğimde anladım ki ben ucuzcu bir insanım. Ucuz filmler, ucuz kitaplar, kenarda köşede kalmış albümler, ucuz hayatlar… Bu ucuzluk neredeyse çöplüğe girecek bir hayatı kapsıyor. Ama o çöplük sonuçta benim çöplüğüm ve içinde yaşamaktan mutluyum.
Maksimal hayatların tercihleri, konformist yaklaşımları beni asla rahatsız etmedi. Altmışlar sonu yetmişler başı yerli sinemanın “pis zenginler, zavallı fakirler” muhabbetine pek prim vermemeye çalışırım. Zaten nasıl vereyim ki, sonuçta ben de burjuva bir aileden gelen bir insanım. Ağlaklık yapmak gibi lüksüm olmadığını düşünüyorum.
Ama işte ucuz kültürde devreye o ağlaklığın karikatürize hali geliyor. İstismar filmleri gözünüze soka soka sizi sömürüyor, üstelik bağıra çağıra tek kaygısının ticaret olduğunu da utanmadan söyleyebiliyor. Bu samimiyet nasıl çekmesin insanı. Ucuzluğun sadece maddiyatla sınırlı olmayan bir yaşam formuna dönüşünü böylece kutlayabiliyoruz.
Her neyse biz başa, esas konumuza dönelim. Tüm bu yeraltı hayatına bulaşmış ucuzcu hayatımın en güzel dönemlerinden birini doksanlarda Eminönü’nde çalıştığım zaman yaşadım. Küçükpazar’da gıda işi ile uğraşırken kendimle ilgili bir şeyleri de keşfettim. Evet, yemek yemeye bayılıyorum ve mümkünse arada bir lükse kaçmaktan keyif alıyorum ama esas keyif aldığım şey pis, dar, biçimsiz ve bakımsız yerlerden çıkan yemekler.
Zaten yağ havuzundan çıkmış gibi gözüken bir pidenin üzerine tekrar fırça ile yağ attırmak, sadece tavuk suyu ve tavuk parçalarından yapılmış bir çorbayı rutubetten tabağınıza tavan boyaları dökülen bir restoranda içmek. Döner tezgahının yanında oturup bir sosisli istediğiniz büfede karşı rafta dolaşan böceği görüp daha bir iştahla yemek. Bunlar belki de lüzumsuz ve itici beklentiler. Ama işte ben de bundan keyif alıyorum. Kendi çalıştığım veya işlettiğim yerlerde temizlik ve hijyen manyaklığını elden bırakmazken, özel hayatıma kapandığım anda nerede pis bir mutfak varsa orada akşam yemeği yemek için inanılmaz bir arzu ile yanıp tutuşuyorum.
Tarantino sağ olsun; sayesinde insanlar düşük bütçeli (ve genelde istismarcı) yapımlara daha dikkat kesilir oldular. Çünkü bugün izlediğimiz birçok filmden daha yaratıcı fikirlerle karşılaşma şansımız var. Sadece doğru casting ve sanat yönetmenliği için yeterince para harcanmadığı (ya da harcanamadığı) için dalga geçme ve alay etme hakkımız olduğunu düşünmemiz çok saçma. İşte benim kafamdaki şey de biraz buna benziyor. Minimal mutfak, maksimal mutfak, fastfood, slowfood, bunların hepsi bir gün özündeki o esnaf lokantasını tekrar görmek zorunda kalacak.
Ucuza, basite alışmak zorundayız, çünkü bir gün tüm kaynaklarımızı tükettiğimizde biz de belgesellerde “ıyy” diyerek baktığımız yerlilere özeneceğiz. Her şeyin tadı yapaylaştığında -ki zaten son yirmi yılda bunda yeterince yol aldık- ortada doğallığını koruyan bir besin maddesi kalmadığında, dünyanın varoluşu kadar eski ve kendini koruyan tek besine yöneleceğiz. Onlar da böcekler olacak. O yüzden size tavsiyem şimdiden bir iki deneme yapın. Eğer tüccar kafalı biriyseniz hemen stok ayarlayın. Çünkü gün gelecek onu da tüketeceğiz.
İdeal tüketim toplumu açgözlülük ile kendini büyütür. Asla yetmez, daima daha kalitelisi daha güzeli istenecektir. Ucuz hayata alışırsanız o tüketim toplumuna arada sırada uğrayan bir misafir olur rahatlarsınız. O yüzdendir ki ucuzu kalitesiz diye kafamıza kakarlar. Yemeğin baharatı yurtdışından geldi diye on altı katı para vermek, yeterince efekt yok diye filmi aşağılamak klişeler içinde boğulduğumuzun resmidir. Zevk almak için alışkanlıklar edinin, çoğunluğun onayını almak için değil… Sevgili reislerimiz krizi yenmek için harcayın diyorlar… Alışveriş merkezlerinde sıkı pazarlıklarla tüketime yönlendiriyorlar. Tekstil atölyelerinde, fabrikalarda üç kuruşa üretip çalışanına hak ettiğinin onda birini bir nimetmiş gibi sunan, sonra da üretimini beş bin katına satan, yatırımına vatan millet devlet rozetleri takanların ideolojik tüketimini değil, ucuzun insani olanın, ihtiyacın tüketimini desteklesek… Değil mi… Öyle değil mi?
murt111@hotmail.com