SANKİ İLE BELKİ
Sarp Keskiner
Ne buddy, ne chap, ne de dude arkadaşım;
Merhaba, benim eski dostum…
İçerlek bir ton vardı bu kez yazdıklarında ve çağla bademi acıpayam tadında algılamak burdu beni. İnsan, yaşlandıkça buruluyor ve buruldukça eskilere sarılıyor ya da eskilere sarıldıkça yaşlanıyor. Döngü bu ise git gide sincaplaşıyoruz sanırım…
O kara suratın ile bana bir heyecan Rare Earth, Rolling Stones, Aretha Franklin dinletmeye her kalkışında yüzünde harelenen o coşkuyu anımsadım şimdi… Çünkü galiba tası tarağı toplayıp da buralara geliş sebebimin, sonra da hayat memat derken senin kinayeli deyiminle “Smyrnian Türk” olmaya dönüşmemin tek sebebi, benim o gençlikte herhangi bir dalda öylesine parlak bir elmayı hiç bulamamış olmamdı… Şimdi Black Crowes çalıyor; çekme kahve yoksa nohuttan kavuralım bari diyerek senin o zamanki deyiminle “çakma Stones’a sinek siklet bir Joe Cocker solist olmuş” durumu ile iktifa edeceğiz artık.
Komik bir yer burası, Ortadoğuluların dediği gibi “Amriha” işte… Burada yıllarca kalsan da insanın kökü, kapari bitkisi gibi en güçlü kök dalını yine yurduna doğru uzandırıyor. Teşbihimi kaparinin toprak üstündeki karpuz benzeri cazibeli meyvesinden yola çıkıp yapacak olsursam, hayat bir şekilde “karpuz şekeri tadında” buralarda… Ama oradan çekiyor can suyunu kök. Kafamda bere yok, senin Erkin’in dediği gibi ama elimde sarı madenden boru, aklımda her sabah yepyeni bir soru; gittikçe doughnut yavanlığı kazanan bir hayatın üstüne bardak bardak kahve içerek idare ediyorum ruh aygınlığı durumunu.
Eh; ilim adamı olmayı ve üstelik Ankara’da sosyoloji okumayı falan hayal ederken hayat kayığımın burnunu, burnumun dikine dikine giderek buralara çeviren de benim. O zaman, hamburger beyinliler arasında çeyrek ekmek arası köfte olmaya gocunmak da hakkım değil…
Çok geziyor, çok okuyor, yıllar akıp gittikçe gözlük numarama tavan yaptırıyor, dökülen saçlarıma pek akademik bir savruk biçim veriyor olsam da gün be gün o zamanlar kasten terk ettiğim herşey, aslında ülkem ülkem arkamdan geliyor. Böyle de olunca dikkatle takip ediyorum oralarda olan biteni.
Neye kızıyorsunuz ki? Yetmiş milyonda en az dört milyon kişi, ta kendisini izlemeye gidiyor ivedik ivedik… Bir o kadar dişi, aynı sabah birileri televizyonda evlenir mi, evlenmez mi diye kendi benzerlerinin durumunu gözlüyor. Evlence bile eğlence olmuş. Bir o kadarı akşamına çay demleyip, izlediği dizileri izledikçe içine içine sorular sorup divanda yanına yayılmış adamdan veya kadından ne kadar bıktığına gizli gizli arşın biçiyor. Ya da her yemekteyiz diyen, enginarı sapı ile yiyip; salt düğün salonunda kasede rastladığı için pilavın üstündeki bademe kusur buluyor. Bunlar varken, yek delikli tuvalet düzenine hâlâ içerlemek niye? Üstüne üstlük; gıybet ve nobranlık, öz inananlar için bir tür kendini ifade etme biçimi olmuşken, siz neye bozuluyorsunuz ki?
İşte halet-i ruhiye böyle olunca ve düzen erk kukasını her sabah bir kez daha ufalttıkça arabaların boyu büyüyor, memur işini gittikçe daha iyi bildikçe bir zamanlar politikasını ağzımı aça aça savunduğum o şişman farenin küçük Amerika hayalleri gün be gün gerçek oluyor… Issız adamlar plakçı plakçı gezerken beyaz yakalı kadınlar da onlara hiç göndermeyecekleri mektuplar yazıp Beady Belle eşliğinde ağlayarak uykuya dalmaya devam ediyor… Neye ve niye ve neyi umarak bu kadar şaşırıyorsunuz ki? Her boku, yarım yamalak yaptık biz. Biz dediğim, hepimiz. Kusur pastası öylesine büyük ki, ne kadar kalın dilimlesek hepimiz tıka basa doyarız.
Ülkeler de tıpkı insanoğlu gibidir; son bulmayacağı varsayılan bir ömür süresini sonsuza kadar yaşatmak için koşulsuzca ve haklı olarak çaba sarfeder. Kuruluş - kurtuluşu takip eden erken dönemde alelacele ve bencilce bir çocukluk yaşayıp ardından hızla ergenlik çağına avdet eder. Kanımca ergenlik çağından çıkış, işte en sancılı dönemdir bir ülke için: Durduk yerde ona buna parlamak, sonra aniden ama bir yandan da duygusal ve hakikaten samimi arabulucu – uzlaşmacı roller üstlenmek, ansızın benlik – birliği oluşturan konsensüsü yerle bir etmek, enerjisini ve oncacık parasını gerzekçe işler için harcamak, başkalarının hakkını gözetmeden yaşamayı kendi varoluşunu kuvvetlendirmek adına bir yaşam biçimi olarak seçmek, sırf ona birebir benzemiyor diye aynı mahalledeki arkadaşlarını ötekileştirmek, benzerleşmeye direnenlere de inanç veya yaşam düsturu açısından aklı baliğ olmayan dayatmalarda bulunmak… Veya daha da patolojik bir varoluşla ötekileşmeye karşı görünürken kendini üstünleyerek ötekileştirecek kimi entellektüel tanımlamalarla ortaya çıkmak…
İşte bu yüzden şu kırılmaya hiç şaşırmadım: Geçen gece % 90 fiyat indirimi yapacağını ilan eden bir tekstil şirketinin dükkânının talan edildiğine, kasa sırasının arkasına düşenlerin para ödememek için giysilerin barkodlarını sökmesine veya en azından, dükkândaki dekorasyon bitkilerini iğrenç bir bedavacılık güdüsü ile kazaklarının içine sokmasına… Sürü, ona muktedir olanı rol model alır.
Tüm bunlar, ne çok sivilcemiz olduğunu göstermiyor mu? Ya da her fırsatta, her karanlık köşede mastürbasyon yapmaya ne kadar meraklı olduğumuzu? “Ne ka mastürbasyon, o ka az sivilce” diye bir şey yokmuş demek ki… Ortaçağ Avrupası’ndakilerin zannettiği gibi bunca mastürbasyondan sonra beyin de bel bel akıp gidiyor belki. Yani, o “belki”; gerçek belki.
İktidar olmak önemsizdir bence. Aslolan, iktidarı koruyabilmektir… Bunun sihirli formülü, her kendine benzemeyenle didişmek ve onu kendine benzetmeye çalışmak yerine onunla sohbet etmektir. Kerevet sohbeti; evet… Aksi hali; tipik bir taşra görgüsüzlüğü içinde “oyun alanındaki bütün oyuncaklar benim”, “onu da alacağız”, “kusura bakma”, “beğenmiyorsan git buradan” deyip durarak biteviye toraman takılmak ve böylece hâlâ ergenlikte mahsur kalıp biteviye kaybetmeye mahkûm etmektir kendini. Bugün anasını alıp giden, yarın anan hakkında bahis etmeye başlar ve bunlar nahoş hallerdir.
Bir diğer nahoş ise gitmediğin ve görmediğin yerlerde yaşayan insanlar hakkında kendi megapolünde otururken ağız ameli olmuş gibi bilgi jonglörlüğü yaptıktan sonra, ilan başlığında Anadolu adı geçen bir yere turla gidip, başına poşu dolayıp, köy pazarlarından alışveriş yapıp, bardağına da kaçak çay doldurup oralar sanki Uberaba kasabasıymış da sen oraya turist gelmişsin gibi sırıtkan bir iyi niyetle kendi ülkende “duyarlı turist” rolü oynamak. İstanbullu, bir cicoz olarak misketler camiasında böylece, alabildiğine sevimsiz bir rolü gönüllü olarak üstlenmekte olup üstelik entellektüalite adına bu cüppeyle striptiz yapmayı marifet saymakta görünüyor bana, ekranlara baktıkça. Yıllar aktıkça, korkarım ki “İstanbullu”, perdede bir tür gölge oyunu karakteri olmaya aday görünüyor ve bakiye millet, o perde viran eylendikçe tahta sandalyelerden yükselip gazozunu bacak arasında sallayıp ona püskürtmeye meyledecek gibi düşünür oluyorum.
Kentli, öyle veya böyle bir yanı ile zaten taşralıdır ama megapollüden kork birader… Kemiğini yadsıya yadsıya en sonunda omurgasızlık illeti başgösteriyor megapollü bireyde.
Bir de yargısız ve ezberci yaklaşımlarla taraf olandan, tiyneti ve iddiası ne olursa olsun, herhangi birilerine eniklik edenlerden korkmak lazım bence. Zira ne güzel söylemişler: “Taraf olan her kim ise gün gelir, bertaraf olur”.
Gelecek iyi olacak… Bırakmak lazım herkesi, ki herkes o onyıllarca bastırılmış köylülüğünü sonuna kadar ve doyasıya yaşasın. Bir gün ivedik ivedik gülsün, ertesi gün düm tek oynasın; nikâhlarını televizyonda kıysın ve bu ferah fezalık içinde mum yassıyana kadar o bunca yıldır “uncool” olarak nitelendirilmiş taşralılığının dibine vursun. Yarışmalar tertip edilsin, Roman’ın en kıyağı ile Rapstar’ın en diline vakıf olanı yarışsın ve sms ile iletişim kurabildiği için konuşmayı neredeyse tamamen unutan bir nesil, akabinde gelece yıllarda hayatın sillesini yanakları kızarana kadar sağlı sollu yesin… Sonra, herşey özüne avdet edecek bence ve son kertede, neye benziyorsak onunla mutlu olmayı öğreneceğiz.
What goes around, comes around: Karma.
Ak kuzu, kara kuzu tüm bu delirium sona erdiğinde belirecek ama söz ver; sonuca bozulmak yok…
Eğlencen Orhan Kemal kadar saf; Primal Scream kadar şiddetli olsun…
Birgün, yine görüşmek dileğiyle…
www.myspace.com/leomalandro