GELECEK NEREYE GELECEK?


Tuba Çakır
Karakış dedikleri bu olsa gerek. Havaların soğumasıyla kendini iyice belli eden, kronik faranjit hastalığım gribal enfeksiyonla karışınca yatağa düşürdü beni. Hazırlıksız yakalandım. Günlerce evden ve daha da kötüsü yatağımdan çıkamadım. Bu hâlsizliğin tek sebebi, hastalığın bünyede yarattığı zayıflık değildi elbette. Mevcut duruma bir de kısacık gün yüzüne hakim zifiri karanlıklar eklenince iyice düştü enerjim. Hem içim karardı, hem dışım. Beni bekleyen, yapılması gereken, ertelediğim işleri düşündükçe biraz daha çektim yorganımı başıma...
Kaçıyordum köşe bucak, sanki saklanıyordum sorumluluklarımdan. Ben harekete geçmedikçe “di’li geçmiş zamanda pasif hâle geçmiş edimler” hanesine adını yazdıramayacağımı bildiğim “gelecek zamanda biriktirilmiş aktif hâldeki mesuliyetler” dağ gibi büyüyor, üstüme çullanıyordu. Peki, neyi bekliyordum? Geleceğin gelmiş ve hatta geçmiş olmasını mı? Buraya kadar depresif bir tablo çizen ifadelerim sizi yanıltmasın. İşin psikolojik boyutu bir yana, iyice anlamsızlaştığını hissettiğim kendimden bu sorunun cevabını beklerken düşündüm de; ben geleceği neden bekliyorum?
Ekim ’08 sayısında, dosya konusu olan “zamanaşımı” olgusunun dil-düşünce ilişkisinde nelere kadir olabileceği üzerine bir şeyler söylemeye çalışmıştım Beyaz Tavşan… başlıklı yazımla. “Dil düşünceleri değiştirebilir mi?”, yanıt aradığımız esas soru buydu. Söz konusu değiştirme gücüne iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum “gelecek” kavramının. Türkçe’de, henüz yaşanmamış zaman dilimine işaret eden “gelecek” kelimesi, bilinçaltımıza bizi eylemsiz kılan bir algı salık veriyor olabilir bence. Bilmiyorum, bu yazının sonunda bana katılır mısınız?
Biliyoruz ki; “gelecek” kelimesi, kökü itibariyle “gelmek” (gel-) fiilinden türetilmiştir ve zaman boyutunun henüz yaşanmamış, gelmekte olan kısmına işaret eder. Peki şimdi; (gündüz kuşağı kadın programlarındaki bir “‘şey” uzmanı konukların üslubuna benzeyecek ama) zihnimizde canlandıralım gel- nasıl bir eylemdir? Çok basit bir tarifle; bana gelmekte olan bir “şey”, sabit bir noktadan bana doğru hareket eder ve benim bulunduğum noktaya ulaştığında o “şey” artık bana gelmiştir. Ortalığı fazla bulandırmadan söylemek istiyorum ki burada dikkat kesilmemiz gereken nokta; gelmekte olan “şey” her ne ise onu algılayan zihnin sabit olduğu. Çünkü, bir “şey”in gelmekte olduğu zihnin algısı dahilindeyse, bir de “bekleme” eylemi söz konusudur kaçınılmaz olarak. Bekleme durumu da bir nevi hareketsizliğe işaret eder. Bu durumda ben, yani algılayan zihin, gelecekte olmasını ya da gerçekleşmesini umduğum herhangi bir şeye dair her bir cümle sarfettiğimde kendimi olduğum yere sabitliyorum. Gelecek zamanda olmasını beklediğim şeye gitmek yerine, o şeyin zaman içerisinde bana gelmesini bekliyorum. Elbette burada gitmekten kastettiğim zamanı durağan bir düzlem gibi algılayarak, şimdiki zamandan çıkıp gelecek zamana gitmek değil. Ancak yapıp-ettiklerimizi anlamlı kılan şeyin niyet ya da sonuç değil de; sürecin zihne ya da ruha kattığı zenginlik olduğu düşüncesini paylaşıyorsak eğer, “gelecek” kelimesinin yaratacağı çağrışımların, bilince nasıl edilgin bir elbise giydirebileceği konusunda da hemfikir olabileceğimizi düşünüyorum. Bir şeylerin gerçekleşmesini beklerken akıp giden zaman geleceği şimdi yapıyor ve yeni gelecekler yaratıyor ama bizim hayatımızdan çalıyor ve bu süreci farkındalıktan uzak yaşayan zihin şarap gibi durduğu yerde olgunlaşmıyor.
Geleceğin, ben sessiz sedasız burada beklerken dibime düşecek olduğu algısından çok da uzak olmayan bir zihniyetin hakim olduğu bir dönemi yaşıyor dünya. Çok alıştık bugünün işini yarına bırakmaya. Eylemsiz, hareketsiz, sürekli bir bekleme modundayız. Mesela, her an yanıbaşımızda olan savaşa dair gösterdiğimiz en büyük tepki, çoğumuzun sergilediği en insani eylem; haberleri izlerken cıkcıklamak. Genelde, içerisinde yürüyüp gitmekten kolay kolay vazgeçemediğimiz hayat, daha çok yolayrımlarıyla hissettiriyor kendini bize ve bu “karar an”ları tüm olasılıkları düşünmek zorunda olduğumuzu hissettiren bir dürtüyle de karışınca iyiden iyiye can sıkıyor. Biliyoruz ki hayat, sorumluluk aldığımız her noktada biraz daha ağırlaşıyor. İnsan onuruna yakışır bir yaşam sürmek zaten zor. Doğal olarak, böylesi bir zeminden sömürürcesine beslenen; her an, her yerde, gözlerimizi kapatıp açıncaya kadar karşımıza dikilen, hayal bile edemeyeceğimiz gelecek vaadlerine boğulmuş, aval aval bakınan bedenlerden ibaret kaldık. Acaba John Lennon haklı mıydı? Gerçekten de biz başka planlar yaparken başımıza gelenler olabilir mi hayat? Yani, yıllara yayılmış, koskoca bir eylemsizlik?
 
tuubacakir@yahoo.com