Farkına Varıyorsun Havadaki Gerilimin... II
Röp: Utkan Çınar
Geçen sayıda kaldığımız yerden devam ediyoruz Metin Yeğin röportajına. Ki geçen sayı bir girizgah ise, esas kulak kesilmek gereken kısım budur bizce.
Gittiğiniz yerde bir tarafsınız ama onun içinden eleştirisini de yapıyorsunuzdur.
Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum. Bunu istemek de faşizan bir durum bence. Mutlaka sorunlar olacaktır. Önemli olan bu sorunları çözme biçimi. Mesela Topraksız İşçi Hareketi işine başladığımda, ilk olarak Arjantin’de 14 yıllık bir komünün yanına gitmiştim. Bir hafta sonra her şeyin inanılmaz düzgün işlediğini gördüm. Herkes 8 saat çalışıyor, aynı parayı alıyor. Kadınlar 4 saat çalışıp aynı parayı alıyorlar. Kadınların evde yaptıkları işler nedeniyle pozitif bir eşitsizlik yaratmışlar. Bir hafta sonra ben filmi yapmaktan, kitabı yazmaktan neredeyse vazgeçiyordum. Rahatsız ediyordu insanı.
Bu düzgünlüğe de isyan etmek gerekiyor…
İnsanlar içiçe yaşadıkları zaman farkına varmıyorlar. Bir Türkiyeli olarak bunlara farklı bakıyorum. Latin Amerikalı kendi müziğiyle zaten dans eder. “Niye bu beni filme alıyor,” der. Mısır’da mesela insanlar geceleri farlar kapalı gidiyor otomobilleriyle. Sorunca şaşırıyorlar… (gülüyor) Mutlaka eleştirel bakıyorum. Ayrıca belgeselin senaryosu olduğuna da inanmam. Oraya gider bakarım, sonra kendisi çıkartır sonucu. Özellikle provokatif sorular sorarım, öyle yapmak zorundasın. Topraksızlar’ı yazıp tekrar gittiğimde de soruyorum bundan bürokrasi çıkmaz mı diye. Yeni, kendi sorularımla gidiyorum..
Michael Moore var mesela popüler, onu nasıl görüyorsunuz?
O tartışılır tabi; o başka türlü yapıyor. Biri ABD’liyse o iş kötüdür demek istemiyorum. Ama yaptığı şeyin çok içeriğine girmediğine, yüzeysel olduğuna inanıyorum; temel meseleyi vermediğine. Biraz Can Dündar belgeseli gibi… İşin kremasından… Radikal bakılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela ben yolsuzlukla ilgili bir şey yapmam. Çünkü buna karşı bir şey yapmak aslında normal olmayan bir şeyi meşru kılmak. Banka kurmak zaten soymaktan daha beter, yoksa bir banka yolsuzluğu beni bir bankanın kuruluşu kadar enterese ediyor. Bu öyle bir duruma geliyor ki, kenar mahalledeki bir lahmacuncunun masasının kiriyle, sağlık meselesini içiçe koyuyorsun ama öte yanda da sağlığın ve hastanenin özelleştirilmesine hiç sesine çıkarmadığın bir dünya oluyor. Bu meşrulaştırma. Esas şeyi anlatmadan kenardan köşeden... Bu neoliberalizmden sonra artık muhalefeti tek bir açıdan yapmamamız lazım. Belgesel demek soru sormaktır. Koy resmi, altına müziği döşe, tok da bir ses koy; al sana film. Sen onu yaptığın zaman karşındakini salak addediyorsun. Aslında film yapmak, yazı yazmak bu lanet dünyayı daha çekilebilir kıldığı için bir suçluluk var tabii. (gülüyor)
Bir de 12 eylül filmleri furyası ortaya çıktı…
Birden bir furya başladı. Ama esas içeriğine dokunmuyor tabii demin söylediğim gibi. Bazen geç kalıyoruz, aradan geçmiş 29 yıl. Ben Kore’deki bir direnişi anlattığım zaman insanlar şaşırıyor “Nasıl böyle direniyorlar,” diye… Polis geliyor, çiftçiler sabahın beşinde çatışıyorlar, meydanı tekrar ele geçiyorlar ve polis şefine özür diletiyorlar. Çünkü Korelliler orada cuntayı kovdular. Neden bugün Yunanistan’da bu isyan var? Orada cuntayı kovdular. Ve orada cuntanın kovulması Politeknik Üniversite’deki öğrenci direnişinden başladı. Bu yüzden de Yunanistan dünyada halen üniversite sisteminin özelleşmediği ender ülkelerden. O yüzden hâlâ öğrenci direnişleri üzerinden yürüyor orada. Bir öğrenci direnişi her katmana seslenir. Hem zengin hem yoksul aynı yerde okur. Bizde kalmadı bu. ‘80’den önce vardı. O yüzden siyasal hareket içerisinde hem zengin hem de yoksul çocuğu aynı siyasi harekette yeralırdı. Şimdi varoş hareketi, orta sınıf hareketi diye ayrıldı. Yunanistan aykırı bir durum. Polis hâlâ giremedi üniversitelere orada. 8 miyonluk bir ülkede 3 milyon kişi katılıyorsa bu inanılmaz bir şey. Ama bunun arkasında da Yunan iç savaşı var. Bir toplumsal direniş, bellek var. Bizde cunta gitti mi acaba? Hâlâ 82 Anayasası’nın olduğu yerde?

Bizde son zamanlarda onlarla ifade edilmesine karşın orada tek bir polis şiddeti olayı oldu ve hükümet dağılma noktasına geldi…
Bir daha yapabilir mi polis şimdi? Esas mesele bu zaten. Aynı şekilde bir hesap sormak ve unutmamak. Arjantin mesela bizim toplumsal belleğe çok yakın bir ülkedir, çok ızdırap çekmiştir. Orada da anneler bu belleğin içini oydular. 30 bin çocuğu arayarak, bir heykelin etrafında dolaşarak… Bir işkenceci adam, emekli bir tonton amca. Kayıp çocukları bunu tespit edip o adamın evinin önünde gösteri yapıyorlar. Böylece sokağa çıkacak yüzü kalmıyor. Bir vicdanı sorumluluk. Biz 12 Eylül’de kimseyi yargılamadık. Bir onbaşı, bir başçavuş bile yargılamadık.
Her ülkede bir hesaplaşma varken biz de neden yok bu?
Bugünlerde de yargılıyor gibi yapıyoruz. Ergenekon falan kendi aralarındaki çekişmeleri sivil toplumda bir alan yaratarak da bunu sağlamaya çalışıyor. İçerisine bir sürü kirli olayları da atıyorlar. Ama kimin ne olduğu, arkasından ne çıkacağı belli değil. Eğer yargılayacaksak bunu “bizim” yapmamız gerekiyor. Bizim adımıza başkaları değil. Arjantin’de sadece işkenceciler değil, cunta döneminin maliye bakanlarını da yargılamak istiyorlar. Bugünün ekonomik durumundan sorumlu oldukları için. Bir de bizde cunta kendi keyfiyle gitti. Bir toplumsal muhalefetle gitmedi. Farkına bile varmadık. Şöyle bir şey anlatayım, Arjantin’de Barikatçıların hareketinin lideriyle yürüyoruz. İki polis geldi bisikletle. Kimlik sordular adama. O da “Beni tanımıyor musun? Sana kimlik falan göstermem, faşist cunta zamanı mı bu?” dedi. Sonra bize geldi sordu. Benim de kuralımdır; kimin yanındaysam ona göre hareket ederim. O göstermiyorsa, göstermem. Biz de “İspanyolca bilmiyoruz,” dedik. Bu sefer 6-7 kişi geldiler, kimlik sordular gene aynen. Yanında olduğumuz da çok büyük bir hareket yirmibin kişilik kentte en son mitingde onbeşbin kişi yürümüş. En son gözaltına alındıklarında halk karakolu yakmış. Terk edimiş bir tren yolundan geçerken iki kamyon polis geldi. Tabii liderleri de diğerlerine haber salmış “Toplanın, bunlar bize bir pislik yapacak,” diye. Bizi aldılar dokunmadılar onlara. Bu da “Sen merak etme, başına yıkacağım onların,” dedi. Karakola geldik. 20 saniye tuttular; pasaporta baktılar ve “Özür dileriz; birisi kayıptı ona bakıyoruz,” dediler karakolun namusunu kurtarmak için. Tüm süremiz 20 saniye. Biz yürüyerek döndük. Bir futbol sahası işgal edilmiş hareketin merkezi olarak. Herkes de toplanmaya başlamış. Orada koka yaprağı çiğniyorlar. Herkesin yanağı şiş. 400-500 kişi. Anlattım, hepsi dinlediler. Sonra bütün Arjantin televizyonları, radyoları bize bağlandılar. “Nasıl gözaltına alırlar sizi?” diye soruyolar. Diyorum önemli değil. Hepsi de “Faşist cunta zamanı mı?” diye soruyorlar. Biz Türkiye’de bile 12 Eylül’e 12 Eylül diyoruz. Askeri faşist cunta zamanı demiyoruz. Masum bir günün adıyla anıyoruz. Bu açıkça askeri faşist cunta zamanıdır. Bunun daha ötesi var mı? Başka bir açıklaması yok. Hangi açıdan bakarsan. Arjantin 30 bin kayıp da verse yirmi saniye gözaltına alınmayı eleştiren bir ülke. Bize hâlâ normal geliyor. Hâlâ polise kimlik sormak bize sorun geliyor.
Yine tek kelime. Neden?
Geçen yıl 100’den fazla yerde konuşma yaptım; bazıları bunu müslümanlığa bağlıyor. Bununla alakası yok. 12 tane Mısır filmi yaptım ki; orada insanlar neler yapıyorlar, işte bizde Osmanlı vardı falan. Ama işte Osmanlı’da tebaa dediğin şey, yani Osmanlı Rumları, Kıbrıs Komünist Partisi’nde iç savaşın en önemli unsurları. Yine ‘80’den önce Artvin’de falan vergi almaya gittiğinde artık vermeyeceğim diyebiliyor insanlar. Bir toplumsal eşiktir bu. Bu eşik aşıldığı zaman o eşiğin öbür tarafında durulamaz. Ben Uruguay’da Eski Politik Mahkumlar Sendikası’nda konuşuyordum. 15 bin tane eski politik mahkum vardı ki Uruguay gibi küçük bir ülke için çok önemli bir rakam. Bu sendikaya üye olanların sayısı ise 13.500’dü. Benim de eski bir mahkum olduğumu bilen eski bir şair olan liderleri gelip “Sizde ne kadar politik mahkum var?” diye sorduğunda “70 bin kadar,” dedim. “Kaç sendika var?” deyince, e yok tabi. (gülüyor) Gerçekte 1 milyon insan olduğu söyleniyor. Sadece eski politik mahkumlardan bir sendika kursan Türkiye’nin en önemli siyasi hareketini oluşturabilirsin… Bir yerden başlamak gerekiyor. Latin Amerika’da her şey bir anda olmadı ki. Burada ne kadar dönek ve hain insan varsa orada da o kadar var. Bazen tek başına durmak zorundasın. Tek başına başlamak zorundasın. Meksika Oaka’da Rosario diye bir öğretmen vardı. O diyor ki; “Bir barikatın başına gittim, 70 tane öğretmen gelecekti oraya.” Kimse gelmemiş. Tek başına elinde bir bıçağı ve radyoyla orada durmuş. Sadece polis değil siviller de saldırıyor ve o 12 saat orada durmuş. Mahalleden gelip sormuşlar “Neden yalnız duruyorsun?” diye. O da “durmam lazım,” diyor. Sonra onlar da katılıyorlar. 50 kişi falan oluyorlar, kafalarının üzerinden uçaklar pike yapıyor ama gitmiyorlar oradan. “Sen burada yalnız durdun, biz neden kaçalım,” diye. Tek başına durmak gerekiyor bazen. Çok da umutsuz değilim. Yoksa zaten niye yaşıyoruz burda, kaçıp gitmemiz lazım. Tabii biz neden kaçıyoruz ki, onlar kaçsınlar.

Şimdi de krizimiz var elimizde. Nasıl görüyorsunuz vaziyeti dünyada?
Bütün finans uzmanları bu bankaların nasıl battığına şaşırıyorlar. Ben de onların bu şaşırmasına şaşırıyorum. Şöyle anlatayım. Şimdi Amerika’da Muslukçu John diye bir adam var. Buna geliyorlar, diyorlar ki “Gel Muslukçu John, sana bir tane ev verelim.” Çünkü ellerinde büyük para var büyük bankaların ve bunu satmaları lazım. Tabii tüm orta sınıfın istekleri gibi, ev almak onlar için çok önemli bir şey. “Tamam,” diyor; 15 yıl borçlanıyor, ayda 1200 dolara buna ev veriyorlar. Tabii böyle borçlanıp da ev aldığında evlerin fiyatı normalde 100 bin dolarsa 200 bin dolara çıkıyor, çünkü kolay satılır hale geliyorlar. Ortaya 100 bin dolarlık bir köpük çıkıyor. Ama Muslukçu John bu parayı ödeyemiyor. Çünkü onların işlerini artık Carrefour, Migros gibi büyük şirketler yapmaya başlamış. Bankaların, bunların ellerinde hâlâ para var. Diyorlar ki “Muslukçu John sen bu parayı ödeyemiyorsun. Gel bu 15 yılı 25 yıla çıkaralım sen de ayda 800 dolar öde.” Muslukçu John da bakıyor ev elden gidecek; kabul edince, kâr bu sefer kağıt üzerinde anormal artıyor. Bir tane de fon kuruyorlar; Japonlar, Çinliler, Ruslar alsın diye. Ne oldu? Gene köpük. Dünyanın en büyük bankası olmuşsun. Herkes bu adamlara güvenip parasını verince oluşan da türev piyasa. Yeni yeni köpükler… Bu böyle devam ettikçe gerçek rakam veriyorum; Muslukçu Johnların borcu 6.4 trilyon dolarken, bütün bu köpüklerle 64 trilyon dolar oluyor. John bunu nasıl ödesin? Sonra batınca çok şaşırdılar.
Arjantin’de, kriz zamanlarında, ne zaman bir trafik ışığında dursak arabayla, önüne hemen atlayan 3 kişi cam siliyor, 2 kişi mendil satıyor, 5 kişi börek satıyor, 2 kişi ateş yutuyor. Öbür lambaya gidiyorsun yine aynı. Arkadaşım Miguel de dedi ki “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare bulmuş; trafik lambalarını arttıracakmış.” İşte neoliberal politika tamamen böyle bir şeydir. Aslında hiç üretmezsin. Türkiye’de de aynen sokakları satmaya başladılar. Park, İstoç diye. İş yarattım diyor ama ortada üretilen hiçbir şey yok. Yine bir gün Brezilya’da büyük bir kalabalık vardı. Miting var zannettim hemen koştum kamerayla. Miting değil, sadece bir metro çıkışındaki ayaklı ilanlarmış. Bizde daha başlamadı bu. En az 150 kişi kadar. Bir yaşam biçimi olmuş. İnternet şu kadar diyen reklamla, sosisli şu kadar diyen ayaklı reklam arasında aşk başlıyor. Hiç bir mantığı olmayan bu olayların olduğu yerde kriz çıktı diye şaşırmak bana çok garip geliyor. Dünyada dakikada 3 kişi açlıktan ölürken, 1 milyar kişi temiz su bulamazken, bugüne kadar bunlar varken kimse krizden bahsetmiyordu. Şimdi bir anda finans krize girdi ve herkes bahsetmeye başladı. Diyorum ki ya örgütlenip güzel günler göreceğiz ya da her birlikte cehenneme gideceğiz.
Latin Amerika’nın son dönemdeki değişiminden sonra buna tepkisi nasıl olur?
Latin Amerika bu krizden etkilenecek tabii ki ama çok da değil. Bizdeki kadar değil. Buraya güzel havada her 3 dakikada bir dilenci gelir. E, ayaklı ilan olmasa da ne kadar çok ilan dağıtan var. 230 bin kişi işsiz daha ne olsun? Latin Amerika’da ise daha önce yaşanmış olduğu için bütün bunlar, kendi kaynaklarıyla atlatabilir. Bizim şansımız ise daha bizde Mortgage falan tam oturmadığı ve çiftçileri daha tam tasfiye edemedikleri için tam olarak etkilenmeyebiliriz. Biz kendi yaşantılarımızı sürdürecek alternatifler üretmeliyiz. Kent tarımı, balkon tarımı yapacağız. Köyle ilişkiler halinde olacağız. Migroslara gitmeyeceğiz. Öyle aşarız.
khgv@hotmail.com